29.12.07

kar yok, çam yok, Noel Baba da olmaz tabi..



Bu sıra bizim illere pek kar düşmüyor. Ağaç mevcudumuz da az keza, elimizdekilerin de sayısı tam manasıyla bilinmemekle birlikte, 3 ağacımızdan biri kesinlikle çam değil.. Milletçe kırmızıya pek aşığız, orası kesin!

Bu sıralar, mahalle manavı, terzisi, bakkalı ve dahi kuruyemişçisinde Yılbaşı telaşı yaşanıyor. Ve bu telaş ısrarla Noel Baba, Kar tanesi ve Çam ağacı triosuyla göze çarpıyor..
Kırmızı mı?
Alayımız kıpkırmızıyız zaten, göz alabildiğine kızarmış durumdayız..!

Yeni yılı kutluyoruz. Bir ömür süresince bilmem kaçıncı kez, yeniden, yılmadan.. Saat 12 oldu mu zıvanadan çıkıp 12:15 sularında yerimize oturuyoruz.. Ne güzel.. Bizim o iptal olduğumuz 15 dakikada hayat yine akıyor, yine üzerinde yaşadığımız bu garip gezegen dönüyor bir yerlerde, bir şeylerin etrafında.. Israrla yaşlanıyor, yaşlandıkça merkezkaç'tan ödümüz daha mı patlar oluyor bilinmez, daha bir sıkı tutunur hale geliyoruz bu acayip küreye.. Her yılın başını daha bir şevkle, daha bir "helecanla", daha bir höykürmek ve yeri göğü hönkürdetmek suretiyle kutluyoruz..
Ne âlâ..

Fakat bu kadar debdebeli cümle kafi..

Klişelerin mümkün olduğunca göbeğinden ama samimi dileklerim var..
Ho Ho Ho(!)..


Geçirdiğimiz yıllardan daha bir güzel olsun bu gelen..
Tüm kaygılardan, sıkıntılardan ırak olsun..
Uzaklardaki, ne yaptığını bilmediğimiz fakat yanımızda olsun istediğimiz kadınlar/adamlar yamacımıza gelsin..
Yamacımızdakiler de, yaşlandıkça şu mavi-yeşil küreye tutunan amcalar/teyzeler gibi daha bi' sıkı sarılsınlar bize.. Bir ömür kalsınlar nefesimizin dibinde..
Sağlık, huzur, başarı perileri, ilk buldukları mutluluk'u taşısınlar, bıraksınlar kıyımıza.. Gidip gidip bir daha gelsin, yenilerini getirsinler sonra..

Sözcükler de susmasın.. Bildiğimiz tüm harfleri, yazabildiğimiz her sözcüğün içine özenle yerleştirelim.. Kocaman cümlelerimiz olsun, uzaktan bir noktadan ibaretmiş gibi görünen ama insanlar, hayatlar, koca koca mavi-yeşiller taşıyabilecek kuvvette olan..

Öz aslında dileğim..
İyi olun, iyi kalın..
Yeni bir seneyi de, sayılara takılmadan, kimseyi kırmadan, güzellikleri didiklemeden yaşayın..

27.12.07

\\Çoluk Çocuk//

ne söyledikleri anlaşılır, ne sualleri önemsenir..
bir kenarda ses edip dinlerler içlerini..
dertleriyse küçüktür, kendileri gibi..
bilirler sade konuşmayı; bir ağız, tek sesten diğerlerine bağırmayı.
bir şunu bilmezler ki, ne söyledikleri anlaşılır, ne sualleri önemsenir..

24.12.07

"yalan söylüyorsun!"

- onu ben var ya, ağaçların kuşları sevdiği kadar sevdim mithat. öyle ayakta öyle dimdik.. o karşıdan gelirken öyle pırpırlandı ki içim, içimi sökecektim. köklerimi alacaktım da elime, koşacaktım sanki yol boyu unutup ağaçlığımı.. dermansız dertler gibi dönecektim içime sonra, o yüzünü çevirince benden.. onu ben kimsesizlikten çürümüş, dokunsan kırılacak yanlarımın, bir nefese duyduğu hasret kadar sevdim mithat, öyle büyük..
+ yalansın ibrahim abi..
- yeminlen..

21.12.07

çek/git

zaman ilaç olmuyormuş bazı mevzularda.
"üzerine gitmek" ve "çekip gitmek" arasında ince bir çizgi varmış..
illa ki birini yapmak lazımmış..
fakat bana göre olan çekip gitmekmiş..

yeni öğrenmedim, bi daha gördüm..

17.12.07

terk

Yüzüme acını gömüp bakma
Yorgunsun biliyorum, ansızın gitme.
Ellerinle ateşe verdiğin ruhumu yüreğinle yakma.

En bildiğin sevmek buysa beni sevme.
Yolcu et rüyalarını uykuna.
Ne olur deme, düşünme, bilme.

Zamanı bırak gitsin kendi yoluna.
Sana sormadılar aşkı, aşklar sorgusuz.
Bırak girsin yeni bir âşık koluna.

Bilirim seni, yine her gecen uykusuz.
Aşk bu sevdiğim gelir başına korkma.
Sana sormadılar aşkı hiç, aşklar sorgusuz.

Aslı AKER
08.03.03/00:03

13.12.07

Bildiri-Yorum #2

İnsanlar yaşıyorlar. Bakıyorum da etrafıma, herkes bir yerlere koşuyor, yetişiyor, kaçırıyor bir şeyleri. Duruyorum ben de arada, izliyorum olanı biteni…

Gözde ve Oğuz, Biricik kuzenim.. Gülüşünde her mevsimin en güzel yanlarını taşıyan Gözde’cik evlendi geçtiğimiz hafta. Mutluluğunu okudum gözlerinde, nikahını izlemeye gelen pek çokları da gördü benim gördüğümün aynısını.. Bir ömre sığmayacak mutluluklar, sevinçler olsun sizinle..

Uğur, Öyle çok zamandır adam akıllı göremiyorum ki onu! Rıhtımda bira içmekle olmuyor ki yalnız.. Uzun uzun konuşmak istiyor gönül, saatlerce.. Oradan buradan “çılgın” geyikler yapıp dibe vurmak hatta bazen..

Serkan, Gittim gördüm. Özlemişim hem ne çok! Keyfi yerindeydi, aşıktı hem de nasıl! Evlilik sözcüğü dolanmıştı diline, pek de yakışmıştı hani.. Konuştuk biraz, oradan buradan, işten güçten.. Anladı beni, ben de onu anladım sanki.. Anlaştık.. Seviyorum ben onu çok.. “Abim!”

Ekin, bir gün ansızın kalk hadi koş sinemaya gidiyoruz diye evden çıkardı beni. Kutladık doğum günümü, o, ben, Jesse James.. Geç bulup çabuk kaybetmemek için sımsıkı sarıldığım..

Nihan, günler, haftalardır görüşmek için can atıyoruz. O bana laf atıyor durmadan, ben ona.. Telefonlar, sanal alemler yetmiyor artık, kesmiyor.. O kendini kurtaramıyor işten, okuldan, ben kendimi çekip çıkaramıyorum bir türlü.. Geçsin artık şu günler de, kavuşalım şu kahve kokusuna be kuzu.. Olmuyor..

Kubilay, mevzu çocukluğumdan açılmışsa, illa değer dokunur sözün bir köşesi bu adama. Pek çok şeyini bildiğimdir o. Zaman zaman uzaklara gitmiş, kaybolmuşsa da hep hissettiğimdir yanı başımda. Şimdi artık İstanbul’da, yine. Gitmemesi en büyük arzular listesinde zirveye oynuyor.. Kıymetli ve bilmeli ki ondan kıymetli başka bir şey de yok hayatta.. Yaşamalı ona göre.. Birlikte yapılacak çok tezahürat var daha, santrayla beraber omuz omuza.. Maç bitse de olur, bitmese de..

Beyza, nihayet İstanbul'da ve kavuştu kendi ofisine, şirketine.. Arzuladığı gibi.. Her şey istediği gider umarım şimdi.. İstanbul onu özledi..

Durdum baktım yine.. Zaman zaman kendi içime, dışıma zaman zaman..
Düz cümleler kurmaktan uzak ama tam da göbeğinden bu hadisenin..
Var'lar,
İyi ki..

11.12.07

21

Doğumumun yıl dönümü evvelinde bana bir şeyler olur.
Yazarım. Daha bir çok, daha bir sık...
Zannederim ki, "nasıl yazarsam öyle gidecek bu yıl.."
Öyle zannederim!

9.12.07

Nüfuz

aşk nüfuz ederken teninin altına, hiç çıkmamacasına,
uyanılmayacak uykulara yatılır mı!
çık git, sokaklara bi' bak, gecesine bi' bak yaşadığın şehrin,
koş caddelerinde..
nefes al, sömür gökyüzünü..
gül sonra, kahkahalarla!

8.12.07

soru?

bugünü kaçırmış olabilirsin.. soramamış olabilirsin bugün..
ama soruların varsa ve kemiriyorlarsa seni, bu onların baki olacağına işarettir.. sorularla yaşanmaz.. soracaksın onları, yanıtlarının saklandığını düşündüğün kimselere.. bu aslı'ysa aslı, ahmet'se ahmet.. önemsiz kim oldukları..
sorulacak o zaman, her kimse soruların muhatabı..

sıkmayacaksın kendini, tereddüt duymayacaksın, korkmayacaksın kaybederim, üzerim diye..
sen üzülürken, sen kalırken sorular içinde kimse duymaz seni, belki duysa da umursamaz..

seni umursayanları bilmek adına ya da ortaya çıkarmak için seni önemsemeyenleri..
soracaksın..

yaşanmaz yoksa soru işaretleriyle..

1.12.07

bitelge

Yepyeni bir atraksiyonun içindeyim..

Hayatın farklı köşelerinde takılı kalmalarım sebebiyle baş gösteren, biraz da ürkmeme sebebiyet vermiş "yazamama/yazmama" durumunu durdurmak maksadıyla çok sevdiğim ve kalemine hayranlık duyduğum bir dosta, bir sohbet esnasında "gel bir mekanımız olsun seninle, söyleşelim orada, sözcüklerimizi kavuşturalım, tokuşturalım" dedim..
Kırmadı beni..

Nosta ve Aslı'nın yeri efendim..
Ziyaret ediniz, izleyiniz..

http://bitelge.blogspot.com/

piş-di..

+ hayatımda pişman olacak hiçbir şey yapmadım.
- geçmiş zaman kullanman iyi oldu be cümlenin sonunda..

27.11.07

BaK!

Benden gördüğünü sandığın şeyi bana yapma..
Önce bir dur, sor, soluklan..
Bir bak bakalım olana bitene, bir de benden dinle..
Sandığın gibi miymiş yaşanan, bir gör evvela..
Sonra yap ne yapacaksan, ister benim gibi, ister..
Kim gelirse eline, yörene o sıra..

20.11.07

Bildiri-Yorum #1

Neler oluyor bir bakalım.. Yurt ve dünya genelindeki gelişmeler yine bizi dürtüklüyor.. Ama ben yörüngemi bilirim! Kim var kim yok etrafımda, onlar neler yapıyor bir göz atalım..

Berna.. Berna uzun zamandır yazıyor.. İyi de yazıyor, iyi'ler üzeri bazen. Sözcükleri alıyor insanı, savuruyor. Onu okumak güzel. Ama artık, onu pek çok insan renkli baskılardan, kağıtlardan okuyor.. Berna artık bir gazetede çalışıyor ve öykülerini seriyor gözlerine insanların; yüreklerini kıvırıyor, büküyor, rahatlatıyor bazen.. Sadece bu da değil yaptığı, becerikli olmayagörsün insan. Reklam senin, halkla kurulması muhtemel ilişki benim, koşturup duruyor. Emeğinin karşılığı bulsun onu, hak ediyor, çoktan..

Seda ve Onur.. Onlar evlendiler! Evet, benim geç işitmemle, kısa süreli yüksek şiddetli bir şoka uğramama yol açsa da bu haber, ayaklarımı yerden kesti ve "Vaay.. Evlilik var Aslı.." dedirtti bana.. Mutlu oldum.. Nikahlarında olamadım şehir dışında olduğum için, lakin kalbim onlarlaydı.. Onların kalpleri birbirlerine ait olsun ve bir ömür sürsünler baş başa..

Erdoğan.. Şimdilerde pek çalışkan! Mezun olmaya yüz tuttuğundan mıdır bilinmez, bırakmıyor kulağını kitapların, kütüphaneden çıkmıyor.. Kulağı bendeyse, aklı derste kalıyor hep.. Atölyelerde bir Efes Extra'ya teslim oluyor, güzelleşiyor.. Sazın teline değdi mi, "üstad" diyor duyanlar, gözlerini indiriyor.. Çok fena, kendine has çok.. Kendi gibi kalmayı becerebilen tek tük adamlardan, nadide..

Ecem.. Ondan doğru düzgün haber alınmıyor. Neden mi? Biz yapay "iletişken"lerle iletişemiyoruz sanırım. Araya telefon dahi girse, bırakın bilgisayarı falan, biz beceremiyoruz konuşmayı. Bizi el ele, göz göze, diz dize olmak paklıyor. Ben onun nefesini duymalıyım onu anlamak için.. Onu bilmek için kıyısında olmalıyım.. Yoksa içimde hep, çıkıştan en yoksun yerde.. Taşındı en son, onu biliyorum.. İyi de yaptı.. İzmir ona sevdalı..

Zeynel.. O sürekli konuşuyor.. Lafa gelince aslan mübarek! Özledim'ler, görüşelim'ler sözde.. Ben dürtmesem kalkıp geleceği yok.. Bu cumartesi Taksim civarında görünecek, biliyorum.. Ne saklayayım, özledim..

Mert.. Prodüktor oldu, çok fena! Radyo programıma bir jingle hazırladı ki dillere destan.. Benim yazdığım ve benim "bestelediğimi sandığım" o "cingıl"ı aldı bu adam, evirdi çevirdi, jazz halini sundu önüme, açık bıraktı ağzımı.. Ve bunların hepsini Bursa'dan yaptı.. Uzaklardan yani.. Ne kadar teşekkür edilse az, varlığı mutlu ediyor..

Aybars.. Aklım artık ona bir daha ulaşamayacağıma, hatta "buralardan çok uzaklarda" olduğuna hükmetmişken.. Ortaya çıktı.. Nefes aldım..

Bunu yapacağım sık sık.. çevreme bir bakacağım, ânı dondurup.. Seviyorum insanlarımı, etrafımda olan, kendi hayatlarını yaşayan, "kendi" gibi olan insanları..
Var'lar..
İyi ki..

17.11.07

Ara

Hayat, "Uyumak" ve "Uyanık kalmak" arasındaki zaman şimdi..
İçi boş..
Dolu ya da, değmiyor ama bana dolu yanı..
Gözüm boşlara alışık..

16.11.07

Sadece Avusturya’nın değil, sanatın da baş şehirlerinden biri… Viyana.



“Az sonra, siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım.” Tanıdık değil mi? O eski Türk filmlerinden fırlama replik.. Evet, siz birazdan bir yolculuğa çıkacaksınız, ben de gökyüzünden sizi izliyor olacağım. Şaka değil! Sizi tarihin ve sanatın kol kola gezindiği bir şehre götürüyorum; Viyana’ya!

Avusturya’nın başkenti Viyana, 9 fedaral eyaletin yüzölçümü bakımından en küçüğü fakat nüfus açısından en kalabalık olanı, yaklaşık 1.650.000 kişi yaşıyor bugün Viyana’da.
1922 yılından beri eyalet olan Viyana, bununla birlikte Avusturya’nın en önemli şehirlerinden biri. Hal böyle iken, Viyana belediye meclisi aynı zamanda eyalet meclisi oluyor, Viyana belediye başkanı da aynı zamanda eyalet başkanı görevini sürdürüyor. Dışarıdan bakıldığında bunun karmaşık bir yapı olduğu söylenebilir, ancak bu durum bile Viyana’nın ne denli yüksek önem arz ettiğinin bir göstergesi elbette.

Tarih boyunca pek çok göçe ve ihtişamlı yönetimlere sahip olmuş bu kentin milattan önce 1200 yılında bir Kelt yerleşim merkezi olduğu bilinmekte. Milattan sonra 2. yüzyılda ise Roma İmparatorluğu’nun sınırında önemli bir şehir haline gelmiş Viyana. O dönemden bugüne gelen pek çok kalıntı bugün birinci bölgedeki metro istasyonlarında görülebilir. Ortaçağın ilk dönemlerinde ise şehir eski ününü ve önemini kaybetmiştir.

Zaman içinde Viyana önemini yitirse de, sınırlarını genişletmiş ve daha da Batı’ya doğru genişlemeye devam etmek isteyen Osmanlı İmparatorluğu’nun hedefi olmuştur. Osmanlı orduları 1529 ve 1683 yıllarında olmak üzere, iki kez Viyana’yı kuşatmış fakat bu kuşatmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 1718 yılında ise iki ülke arasında geniş çaplı bir barış antlaşması imzalanmış ve böylelikle ekonomik ilişkiler de kurulmaya başlanmıştır. Gelecek zamanlardaysa Avrupa'nın Doğu ile ticaretinin büyük bölümü Viyana üzerinden yapılmıştır.


1995 yılından bu yana Avusturya Avrupa Birliği üyesi bir ülkedir. Viyana da elbette, bu büyük ekonomi topluluğunun bir parçasıdır. Avrupa’nın en fazla ziyaret edilen kentlerinden Viyana’nın en göze görünür yanına, o sanat kokan dünyasına gidelim şimdi..

Hepimizin kulaklarına işlemiş o melodiler.. Klasik müziğin en ünlü isimleri en bilinen eserlerini nerede yaptılar dersiniz? Ya da birbirinden ses getiren operalar nerelerde çıktı seyircinin karşısına? Tabi ki orada, Viyana’da!

Beethoven, Mozart, Johannes Brahms, Franz Schubert, Joseph Haydn, Strauss’lar.. İşte tüm bu büyük besteciler Viyana’nın havasını soludular ve o göğe bıraktılar melodilerini. O güzel sesler hem bugüne, hem de tüm dünyanın kulağına ulaştı.



Viyana’nın, Avusturya’nın sanat adına öne çıkan isimleri elbette bu büyük sanatçılarla sınırlı değil. 1791 yılında doğan ünlü tiyatro yazarı Franz Grillparzer, bir dönem Avusturya banknotlarında bile görünmüş aktör Ferdinand Raimund, opera sanatçısı ve oyun yazarı aynı zamanda “Avusturya’nın Shakespeare’i” olarak anılan Johann Nestroy Viyana ve sanatın kesiştiği noktada akla gelen diğer önemli isimler.


Çok büyük olmasa da bu şehir, hem tarihiyle, hem yetiştirdiği insanlarla, hem de bugünüyle hakikaten eşsiz. Ama bunlar karın doyuruyor mu? Tabi ki hayır! Şimdi işte, karnı acıkan okur için, Viyana menüsü..

Wiener Schnitzel..
Viyana’nın en meşhur yemeklerinden biri. Öyle ki sadece schnitzel yemek için, akşam yemeklerinde farklı Avrupa ülkelerinden, Viyana’ya giden damak tadına fazlaca düşkün kimseler olduğu söylenir. Peki bu schnitzel’in özelliği ne? Ağırlıklı olarak dana etinin un, yumurta ve sonunda galeta ununa batırılıp kızgın yağda kızartılması ile yapılıyor. Kimi yerlerde domuz, tavuk ya da hindi etinden yapılsa da, makbulünün dana etinden yapılanı olduğu biliniyor. Sıklıkla patatesle servis edilen bu leziz yemeğin yanına şarap çok yakışıyor!



Mmmm.. Kahve!
Kokusuyla bir anda her yanı kaplayan o sımsıcak içecek. Kahve.. Türk kahvesi gibi hani köpüklü, yoğun, leziz; hatırladınız mı? Viyana’nın dünya çapında tanınıp bilinen o kahve kültüründen bahsetmeden olmaz menüyü açmışken.. Osmanlı’nın II. Viyana Kuşatması’nda bozguna uğramasının ardından, geri çekilirken ardında bıraktığı bir şey vardı. Rivayet o ki, içinde kahve çekirdekleri bulunan bir çuval, Osmanlı’nın Viyana’ya bıraktığı miras olmuş. Çuvaldaki kahveyi deve yemi zannederek yakmak isteyenler olsa da Kral Jan III. Sobieski bu çuvalı subayı Georg Franz Kolschitzky'e vermiş. Kolschitzky de böylelikle ilk Viyana kahvesini kurmuş. Pek çok denemenin ardından, süt ve şeker ekleyerek Viyana'nın sembollerinden biri olan bir kahve çeşidi, Melange icat edilmiş.

Ve kahveyle birlikte, belki kahveden sonra.. Viyana’nın pek çok kafesinde rastlanacak birbirinden güzel kekler.
Imperial Torte: Çikolatalı, acıbadem ve fındıklı bir kek. İçi krema dolu! Hem göze hem de damağa fazlasıyla hitap ederken, bolca kalori vaat ediyor..
Linzertorte: Çilek marmeladı ve fındıkla birlikte sunulan bir tatlı. Tereyağı sosu da cabası!
Apfelstrudel: Elmanın baş köşesine oturduğu, bol şekerli ve sıcak servis edilen bir tatlı. Genellikle dondurma ya da kremayla servis ediliyor..

Yedikleriniz, içtikleriniz, gördükleriniz dahi sizin olsun. Ama Viyana’nın keyfini Viyana’da çıkarın. Schönbrunn Sarayı’nın ihtişamının arasından, Belvedere Sarayı’nın buram buram sanat kokan köşelerine sızın. Ya da belki, Karl Kilisesi’nde ruhunuzu dinlendirdikten sonra biraz, Raimund Tiyatrosu’nda alırsınız soluğu; farklı hayatlar izleyebilmek ve kendi hayatınıza kaçamak bakışlar atabilmek için.

Her ne olursa olsun Viyana’nın damağınızda bırakacağı o tattan memnun kalacaksınız.. Hem de çok! Hatta kim bilir, belki seslenirsiz bana doğru, “Hey, şimdi sen uzaklara giderken biz nerede olacağız?”.. Emin olun, bu kez ben sizin yerinize Figlmüller’de enfes schnitzel’imle baş başa olacağım. Tabi ki Viyana’da!

Not: Avrupa Dergisi'nin ilk sayısında yayımlanmıştır.

7.11.07

yar/ım

Bu ara adet edindim bir işe başlayıp bitirememeyi.. Ne konuştuğum sözü bitiriyorum, yarım kalıyor cümleler ağzımda; ne yazdığım yazıyı.. Utanmasam kendimden, ki hâlâ utanıyorum, yürüdüğüm yolu bile yarım bırakacağım.. Belirtmem gerek, kendimden kaçarak bunu dahi yapıyorum bazen..

Havalar soğudu. Kara, kışa dönecek yüzünü artık sabahın altısıyla, akşamın sekizi. Ben de bu saatler arasında titriyor olacağım; kanım çekiliyor, dişlerim birbirini dövüyor olacak. Yaşayacağım. Biraz düşürerek ritmimi ya da aksine ısınmak için artırarak.. Tüm bunları yaparken, yine yarım kalacak bir şeyler; bu yarım olma hâli, bir süre daha devam edecek. Biliyorum..

Bu sabah karanlığa uyandım ve şimdi de bu sabahın gecesinde, karanlığın ortasında oturuyorum. Yine yazmaya başladım ve yine yarımlığından bahsediyorum içimdekilerin, çevremdekilerin, içinde bulunduklarımın. Bu yazı, tamamlanacak, hissediyorum. Ama biliyorum ki yardım etmeyecek tamamlanmasına bir şeylerin. Hayat kaldığı yerden, bir gecenin kör yerlerinden ya da bir sabahın ayazından akacak yine, tüm eksikliğiyle. Ben de karışacağım giden zamana.

Yarımlıklar arasında, tamlamaya çalıştıklarım var. Onlar için biraz da direnişim. Yoksa bırakırım, gider hayat natamam bir vaziyette. Ama yok, halen uğruna çabaladıklarım var, bazen beni bile şaşırtan bir biçimde asıldıklarım, bırakmamacasına. Ne kadarı gerçekleşir bilinmez ama ben ediyorum duamı. Teslim oluyor, teslim olurken de tamlamaya çalışıyorum arzuladıklarımı.

Çok konuşuyorum. Şimdilerde, yine eksikliğinden midir bir şeylerin bilmiyorum, açığı kendimle kapatıyorum. En tehlikelisi bu olur bazen, biliyorum, insanın en sarmal haliyle kendine dönüşü en sürprizlisi olur. Ama ben bunu yapıyorum, ne olacağını pek de kestiremeden. Rahatım yalnız, enteresandır; belki de tüm bu belirsizlik, yarımlık hâli güç veriyor bana, olabilecekleri düşünüp tehlikenin boyutlarını ölçüp tasalanmıyorum bir de. Rahatım. Huzurlu değilim ama asla..

Aklımı kurcalıyor gözümün gördüğü insanların fikirleri. Benim hakkımda biraz, biraz ne gördükleri, düşündükleri.. Hayata dair kendi içlerinde besledikleri, olsun diye bekledikleri ya da yürekten olmasın diye diledikleri.. Hepsini bilmek istiyorum içten içe. İçim içime yem oluyor. Çıkıp sormuyorum ama, “Sen nesin, neyim ben” diye. Çünkü farkındayım, konuşuyorum çok. Ve biliyorum, bugüne değin pek de bir şey getirmedi bana konuşmak insanlarla “ben” hakkında, “sen” hakkında, “biz” hakkında; konuşup da varamadık bir yerlere, suskulardan başka. O yüzden biraz da, susuyorum şimdi. Suskulara varmazdan evvel, daha yola bile çıkmadan.. Ama dedim ya, yem oluyor içim içime..

“Öyleyse ne yapıyorsun?” diye soracak aranızdan biri, tüm susma çabalarıma karşın benim haykırışıma davetiye çıkaracak. Bir iki kıvranıp gürleyeceğim ben de, çünkü serde konuşmak var! İnsan olduğumu en çok hissettiren şeyi yapmak, birbiri ardına dizmek sözcükleri, bazen ustaca, acemice bazen.. Sonra vurgulamak hepsini bir bir; havaya, âna mıhlamak. Kulağına değip de ermek işitenin içine, eritmek; eriyerek karışmak kanına işitenin, “bir” olmak.

Tutamayacağım kendimi yine diye korktum şimdi. Şimdi kalkıp ayağa, çıkıp dışarı, karanlıktı soğuktu, aldırmadan.. Bağıra bağıra anlatmak şimdi, konuşmak içimden geldiği gibi. Yarım bırakmadan bu kez.. Yapabilir miyim ki? Yanıtı bende, aleni hem de; hayır. Korktum çünkü bir kez, çünkü bir defa karar verdim susmaya. Bilirim uzun sürmez belki ama kendimle şimdi savaşım, her daim olduğu gibi yine benimle. Farklıca ama bu kez. Ne kadar çekse de canım şimdi sokakta bağırarak, belki fısıldayarak, ama illâ ki anlatmayı içimden geçeni, yapmayacağım. Korktum bir kez, bir kez karar verdim ve kaçıncı kez yarım bıraktım yine bir şeyi..

Aklımı kurcalıyor ne çok şey, bazen başını alıp gidecek aklım sanıyorum, kurcalanmaktan. Sıkılacak, tahammülünün sınırlarında turlayacak, basıp gidecek sonra.. Yapmıyor. Aklım seviyor da biraz kurcalanmayı, ondan belki. Ama fark ediyorum, en çok da yazarken. Ne kadar dağıtsam da kendimi, ilgimi, istiyor canım konuşmak. Dilim açık etmek istiyor her şeyi, herkese bir bir anlatmak. Yarım kalmamak bu kez, tamamlayıp her şeyi, gitmek istiyor içim. Biraz yalnız, biraz uzağa, biraz içinde sevdiğimin..

Yarım kalıyorum sonra ben yine, bitmiyor başladığım cümle, yürüdüğüm sokak.. Susup kalıyorum kendi içimde, yarım..

08112007
0403

Reklam Yazarı Olmak ya da Olmamak..

Şimdilerde sık sık, dönüp dönüp okuduğum bir blog sitesi var.
Zaten bugün itibariyle de takip ettiklerim arasında, görmüş olduğunuz sayfanın solunda bir yerlerde ikamet etmeye başlayacak adresi.

Yazmak'sız yapamayanların, reklam yazarı olmayı hedefleyenlerin ve dahi olmuşların ısrarla kapısını çalması gereken bir site;

http://reklamyazmak.blogspot.com

Eline kalem bulaşan herkes göz atsın, gözü orada kalsın..

1.11.07

S(y)ormaca..

Nedir yaşadığın?
Sana sorulan soruya "Bana bunu ne cüretle sorarsın?" diyecek kadar cesaretin yok. Çünkü zaten sen, hak vermişsin herkese; seni herkes sorgulayabilir türlü sıfatla.. Yaptıklarını açıklamaya tenezzül dahi etmezsin; çünkü saygı duymazsın hiçbir söylediğine, duyduğuna, yaşadığına.. Bir yalanın içinde ancak kendini kandırırsın, diğerlerinin de inandığını varsayarak sana.. Hepsinin sebebi içindeki o güçsüz sen midir yoksa.. Kenarda kalmış zamanlarca, itilmiş biraz da ezilmiş sen..

Kendini yeni öğrenmiş, daha ana yavrusu bir yaban hayvanı edasıyla marifetmiş gibi saldırmak, dişlersin orayı, burayı, beni.. Kanatırsın da.. İstediğini alırsın yani. Ama aldığınla kalırsın ancak. Daha fazlasını bulamazsın istesen de. Çünkü canı yanan bir can'ın verecek hiçbir şeyi kalmaz, tükenmiştir verecekleri, gücü kalmamıştır ya da vermek istese bile fazlasını.. En yaban halinle devam edersin sen yoluna; yine diş geçirerek sağa sola, yine kanatarak birilerinin bir yerlerini..

Nedir yaşadığın?
Sen anlamlandıramadın henüz, eminim. Çünkü biliyorum içindeki o güçsüz seni. Nasıl da yalpalar zaman zaman, nasıl da çırpınır kanıtlamak için olmayan kudretini.. Acırım sana.. İçinden geçenleri bildirmenin acizlik sayıldığı bir bedenin hükmünde olduğum zamanlara da bakar, bakar bakar acırım. Acımalarımın kıyısından da kendime göz atarım, yanarım. Kimse bilmez. Kimse görmez. Kimse duymaz.

Bilirim, duysa da kulaklar bunu, gözler görse de, bilse de zihinler, mühürlü yürekler anlamaz. Zifte bulanmış elleriyle gözlerini kapatan adamlar, susar bakar ancak uzaktan tüm körlükleriyle..


Nedir yaşadığım?
Sustuğum zamanların içinde, çığlık çığlık büyürken yırtıldı ciğerlerim, aktı yatağıma. Kan yoktu, ter yoktu, saf acı.. Elimde kalanın aslında "kalmasa da olurmuş"luk dahi bir değeri yoktu.

Gözlerimin kırmızılığında, tüm tanıklarıyla güç zamanlarımın bir kere daha baktım maviye, dönerken martılar. Kediler etrafımda dolaşırken ve zannederken beni onları ısıtacak bir soba, çoktan soğumuştum ben, buz kesilmiştim çoktan. Etkisiyle damarlarımda gezinen o her yerimi uyuşturanın, sırtımı verdim demir gövdesine ağacın.. Bir şarkıya başladı dilim, belli belirsiz.. Üşüdüm, üşüdükçe söyledim, söyledikçe ağladım. Mavinin tuzundandı gözümden akan, tadındandı mavinin.. Yadırgamadım..

Nedir yanıma kalan?
Zamansız bir mekanda, beyazlar arasında yürüyen, geride bıraktıklarından biraz perişan, ileriye taşıyacaklarını düşündükçe güçlenen bir ben. Elinde kalanla avunmaktan bihaber, hep daha iyisini bilen, daha iyisini gören ve pek çoklarından iyisini hak eden.. Gözleri katran karasına dönmüş adamlardan; yüreği mühürlü, küflü, paslı kadınlardan, daha diri, daha kadın ben..

28.10.07

Gözler Önüne Seriş-1

Hiç yapmadığım şeyler yapıyorum, yaptırıyorlar..
Bir yazarın yazdığıdır aşağıdaki, benim değil.. Keyifle aktarıyorum..
Bu gidişle aktarırım çokça..



Kaç kere terkettik birbirimizi.

Kaç kere terkettik birbirimizi. Kaç kere gidip gidip geldik. Kaç kere kimlerle aldattık kim bilir birbirimizi. Kaç hayat tanıdık, kaç kalpte aradık aslında birbirimizde olanı. Sonra hep yine birbirimize döndük. İçimize akıttığımız, gizli gözyaşlarımızla, susarak özürler diledik birbirimizden. Kaç kere bitirdiğimize inandık ve sonra yine omuzlarımızda ağladık.

Kaç kere sevdik birbirimizi, kaç kere ayrıldık birbirimizden. İkimize de hem acılar hem mutluluklar veren bu oyunu defalarca oynadık bıkmadan. Yine öğrenemedik sevmeyi. Ayrıldıkça daha çok bağlandık birbirimize. Başka hayatlar tanıdıkça, değerimizi daha iyi anladık. Bir kelime nüansıyla bitirdiğimize inandık sevgimizi, başka bir kelimenin inceliğinde yine aşık olduk. Ama giderken de gelirken de, ayrılırken de aşık olurken de kalbimize hiç sormadık...

01.01.2003

Cihan YAVUZ
www.deepnot.com

Coming Soon

İnsanın en elinde tutması gereken nedir bir ömür, hiç bırakmadan sıkı sıkı sarılması lazım gelen? Gururu mu, inandıkları mı? Kendini gerçekleyebildiği alanları, işleri mi tutmalı elinde, benliğini mi yoksa sadece?
Şimdilerde biraz karışık aklım. Aklım, oyun oynamalarda yine. Kavramları, insanları birbiriyle çarpıştırmada.
Bir temizlik geliyor.
Yakında sinemalarda…

26.10.07

mahrum

Sensizlik, salt senden uzak olmak, senden yoksun olmak demek değildir. Sen'li zamanların özlemini tüttürmektir bir kağıdın üstünde, yahut bir kalemin titrekliğinde gözyaşı dökmektir. Acıyla karışık sancılar duymaktır, bedenin en ücra köşelerinde, varlığını sorguya çekmektir..

21.10.07

Nip/Tuck IV



Uzun bir aradan sonra, bir solukta izlenecek olanım geri geldi.

Cnbc-e'nin en takdire şayan atraksiyonlarından biri, bu geceden itibaren her Pazar saat 23:05'te ekranlarda.

Nip/Tuck izleyicinin gözüne, dizine dursun..
Dursun da gitmesin bi' yerlere..

16.10.07

O kitap Bu kitap Şu kitap!

İşte yeniden başlıyor!

Şehirden bi hayli uzak, gitmesi ayrı gezmesi ayrı dert olan bu denli aktif "yegane" fuar alanımız, Tüyap Beylikdüzü'nde Kitap Fuarı başlıyor..

27 Ekim - 04 Kasım Tarihleri arasında gerçekleşecek fuara, yine her yıl olduğu gibi pek çok yayınevi, yazar ve sanatçılar konuk olacak..

Fuar deneyimi "fazlaca" olan biri olarak, şayet "kitap almak" gibi masum hislerle gidiyorsanız fuara söyleyeceğim şudur Tüyap'ın konu hakkındaki resmi açıklamasını okumadan evvel;
fuarın en sakin demleri hafta içi akşam üzeridir.
okullardan toplanıp da fuar alanına salıverilen çocuklar olmaz,
"aa fuar varmış gel bakalım" diyen, kitaba "sebze-meyve" muamelesi yapan meraklı kalabalık olmaz, mankenlerin "imza günü" olmaz, izdihamın ortasında bulmazsınız kendinizi..
Güzel güzel kitaplarınıza kavuşur, yayınevlerine, yazarlara derdinizi anlatırsınız.. Huzur içinde de dönersiniz sonra yurdunuza..


Tüyap'tan fuar haberi..
“Kitap Fuarı’nda Akdeniz Rüzgarı Esecek…”

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Beylikdüzü’nde düzenlenecek olan 26. İstanbul Kitap Fuarı’nın “Onur Yazarı” ve “Tema”sı belli oldu.

İstanbul Kitap Fuarı Danışma Kurulu’nun oy birliği ile aldığı karar sonucunda Sayın Metin And, 26. İstanbul Kitap Fuarı’nın “Onur Yazarı” olarak belirlenmiştir.

İstanbul Kitap Fuarı, 1989 yılından beri her yıl ayrı bir tema çerçevesinde, okurla yazarı buluşturan kültür ve edebiyat etkinliklerini de kapsamaktadır. 27 Ekim- 4 Kasım 2007 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Kitap Fuarı’nın teması, İstanbul Kitap Fuarı Danışma Kurulu tarafından “Akdeniz’de Edebiyat; Edebiyat’ta Akdeniz” olarak kararlaştırılmıştır.

İstanbul Kitap Fuarı bu sene yaklaşık 500 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecektir. Kültür etkinlikleri ve imza günlerinde ise, konuk yazarların yanı sıra yüzlerce yazar, sanatçı, bilim adamı, gazeteci ve politikacı kitapseverlerle buluşma imkanı bulacaktır. 26. İstanbul Kitap Fuarı, ARTİST 2007 – 17. İstanbul Sanat Fuarı ile eş zamanlı gerçekleştirilecektir.

15.10.07

Toprağına Bir Şeyler Oldu

Hayrolsun…

Toprağına bir şeyler oldu. Senin bilmediğin şeyler; duymadığın, görmediğin...
Akıl sır erdiremediğin şeyler oldu toprağına. Aynı tepkileri veremez oldu insanların birbiriyle, aynı şeye kızamaz, aynı şeye gülemez oldu. Ne oldu toprağına senin? Suyu mu çekildi, otu mu bitmez oldu üstünde? Altında yatanlar mı ağladı da, etmediler haklarını helal kalanlara? Nefes alanların eli ayağı karıştı da birbirine, gözyaşı kardeş mi oldu kahkahasına? Ne değişti, ne tamlandı, ne eksildi…

Göz göze gelince insanların, çarpıştı alevleri birbiriyle. Dirsek dirseğe değdiler mi çekilir oldu kılıçlar. Dizi dizine dokunmaya görsün kimsenin, kan aktı. Ne sabahlara sığar oldu selam, ne geceye kaldı. Allah rahatlık versin’ler rafa kalktı uykudan öncelerde. Komşun aç yatarken tok uyudun uykulara, komşun yerken sopayı ağasından ses edemez oldun. Darda kaldın da kendi kendini dinledin sen de, kimse asmadı kulağını.

Ne oldu toprağına senin? Senin bilmediğin, kimsenin akıl sır erdiremediği bir şey oldu belli ki. İnsanların aynı dili konuşamaz oldu tenleriyle bile, bırak seslerini. Konuşmak için gözlerine bakmak yerine muhatabının, sırtını görmeyi yeğler oldu insanların. Toprağının akına yaraşmayanları gördü gökler, bastırılamayan çığlıklar duydu. Acıları çekti de bulutlar, yine toprağa bıraktı…

Geçmişe bir bak, uzanabildiğin kadar geçmişe… En geridekini görecek değilsin elbet, görebileceğinin en evveline bak sadece. Acısının ortasında bile şükrünü eksik etmeyen, gözyaşını dökerken, içini de hıçkırıklarına katan insanlarını gör bir. Kahkahalarının en şeninde, yüreğinin de gülüşünü duyabildiğin insanlarını... “Gribilmez”, aka ak, karaya kara diyen mert insanlarını, anlamadan evvel dinlemesi gerektiğini bilen…

Ne kadar geride olabilirler ki, senin ömrün yaşıtken benimkiyle, ne kadar geride olabilir ki onlar? Ama bir şey oldu işte. Ne olduğu, sonucundan daha vahim değil elbet. Bir şey oldu toprağına senin, yabancılaştı canciğer bildiğin bedenler, ruhlar. İklimler değişti, sınırlar çekildi insanlar arasına. Bölüşüldü ne var ne yoksa, kavga başladı bir türlü bölüşülemeyenler için…

Yalnız bakmakla kalma e mi, benim canım yanıyor çünkü, lazımsa şayet, yansın seninki de, ama seyirci kalma. Düşmesin dünün dostu yarın birbirine, dilini sivriltmesin kimse. Sivriltip de batırmasın kimsenin tenine.

Toprağına oldu bir şeyler, oldu ya… Hayrolsun…

11.10.07

avrupa'nın dergisi: Avrupa Dergisi!



Artık Avrupa'nın bir dergisi var!
O ne mi?
Anlatayım.

Uzunca ve derince bir geçmişi, daha doğrusu "hayal edilme süreci" olan bir iş Avrupa Dergisi. Dergicilik ve internet dünyası ile oldukça haşır neşir, yepyeni projeler ortaya koyup nihayetinde başarılı işlere imza atan birinin, Muammer Derebaşı, nam-ı diğer MUDER'in yönetiminde yayın hayatına adımını atan Avrupa Dergisi; genç, dinamik ve dünyanın dört bir yanına dağılan ekibiyle dikkat çekiyor. Dünyanın dört bir yanına dağılan o ekip, Avrupa Dergisi ortak paydasında buluşup heyecan ve emeklerini bu projeyle büyütüyor. Pek çok farklı konuda uzmanların, sanatçıların ve öğrencilerin yer aldığı bu ekibin dergisi, şimdilik Avusturya'da raflarda. Çok yakında ise tüm Avrupa'da satışta olacak.

İmkanı olan arkadaşlar, Avrupa'daki Türk'ler, Türkçe yayınlanan bu leziz dergiye bir göz atsın derim, kanımca çok ses getirecek..

http://www.avrupadergisi.com

9.10.07

Bu Kadar Zor Olmamalı

Geçen gün çok sevdiğim bir dostumla Taksim Tünel’e doğru bir kafede, Mihrimah Sultan’da oturuyorduk. Konu aramızdaki ilişkiden, yıllardır her şeye direnen ve kopmayan o sağlam bağımızdan açıldı. Dedim ki kulağına doğru, kalbine biraz da; “Seninle ben, dişi ve erkek kalıplar gibiyiz. Ya da fiş ve priz gibi bir ilişkimiz var. İkimiz apayrıyız, tezadız hatta bazen; ama o kadar birbirimizin içindeyiz ki aslında, bir araya gelmemizle birlikte yepyeni bir ‘şey’ oluşturuyoruz; bir enerji, bir manevi beden, bir ışık, her neyse…” Gülümseyerek baktı gözlerime, “Evet” dedi sadece; başını o en bildiğim biçimde yukarı aşağı sallarken.

Kahvelerimizi içip çıktık oradan. Adettendi, evlinin evinde, köylünün de köyünde olması gerekti. Yol aldık biz de uyup bu adete, vardık evlerimize. Sonra düşünmeye başladım ben- sanki hiç yapmadığım bir işmiş gibi. Dedim ki kendi kendime, “Ayrılıklarımıza rağmen bir arada kalabiliyorsak insanlarla, neden bunca sen-ben çatışması, ikilikler, anlaşmazlıklar ve nihayet zafer mücadeleleri?… Neyi yokuşa sürüyoruz, oturup konuşmak, bir ortak nokta aramak yerine neden kestirip atmayı seçiyoruz?”

Sonra bulur gibi oldum yanıtını, bulur gibi yaptım ya da bilemiyorum. Biz… Biz maalesef üşeniyoruz. Karşımızdaki insanın da bir dünya olduğunu, onun da kıvrımları, kırıkları, dökükleri, dehlizleri olduğunu göz ucuyla gördüğümüz anda, kaçışıveriyoruz uzaklara. Bir de üzerine “farklılıklarımızı” görür oldu mu gözlerimiz, ondan başka suçlayacak, karalanacak kimseyi aramıyoruz, aramaya da üşeniyoruz belki…

Bu kadar zor değil, en azından olmamalı. Ne mi zor olmaması gereken? Dinlemek elbette; biraz suskun kalmak, biraz kulak açmak karşıdakinin sözlerine. “Kestirip atmak” yerine, biraz olsun “önemsemek” katabilmek birbirimizle kurduğumuz her ilişkiye. Hiç değilse aslında bir olduğumuzu, insan’lığımızın en büyük ortak paydamız olduğunu ve bunun bile yüksek dereceden saygı hak ettiğini fark etmek… Bu kadar zor olmamalı.

7.10.07

Yeni'ce..

"Şu aralar n'apıyorsun?" sorusuna verdiğim o kadar az yanıt var ki; en başta kendim, sonra ailem ve nihayet arkadaş çevrem şaşırıyor bu duruma. Çünkü ben bu aralar, okula gidiyorum, yazıyorum, yüzüyorum ve araştırma yapıyorum. Evet, enteresandır ama bu dördünden ibaret hayatım.. En az bir sene de böyle gideceğim sanırım, şimdiden gözlerim görmemeye başladı okumaktan, lakin işim de bu değil mi zaten.
Bu bir iç döküştür, herkes bilsin diyedir nerede olduğumu ne yaptığımı..

Boş zamanlarınızda bizim kütüphaneye gelin, size "K-O" harfleri arasında bulabileceğiniz pek çok şeyi vaat eden bir ansiklopedi ısmarlarım belki, hiç olmadı bi latince-türkçe sözlük..

Haa unutmadan, çok pis tavla oynuyorum artık, rakip tanımam, öyle böyle değil!


not: çok da iddialı olmamak gerek aslında..

2.10.07

Değer Biçmek, Biçip Dövmek:.

Bugün şunu bir kez daha anladım; insan ederinden fazla değer biçmemeli hiçbir şeye. Olur da biçerse yanlıştan yanlışa, vurgundan vurguna sürükleniyor farkında olmadan. Zararı yine kendine dönüyor yani. Yarası kendi etinde gösteriyor yüzünü, sızısı kendi canında.

30.9.07

kay!(ıp)

Tam buldum derken kaybetmek gibi, elinden kaçışını, yere düşüşünü izlemek gibi bir adamın. O’ndan sonrası yok derken, gözün ani bir hareketle ondan sonrasını görmesi, ondan sonrasının olduğunu görmesi ve ondan sonrasının devamını görmek istemesi gibi… Öyle bir hissin hükmünde yola devam etme kaygısı, bilmem kaçıncı yazın öncesi, ayak parmakları denize değmeden evvel, acaba’lar gölü’nde antrenman turları…

...

24.9.07

Seni Düş'ünmek.

ateşi görmek bazen, ateşe değmek, ateş olmak sonra da. düş'lere düşmek ardından, düşlerle yoğrulmak, düş olmak. sonra zamanı köşelerinden tutup çekmek istemek henüz görülmeyene, henüz gidilmemiş olana varmak. "henüz" eksikliğinde seni bulmak, seni koklamak sonra.

seni düşünmek, ateşi görmek yeniden, ateşe değmek, ateş olmak...

22.9.07

Gazeteport Yeni Yazarlar Aranıyor!

Gazeteport isimli internet sitesinin açmış olduğu "Yeni Yazarlar Aranıyor" isimli yarışmada ilk 500'e girdim geçtiğimiz günlerde. Bu da demek oluyor ki bu siteye yeni yazılarımı göndereceğim ve siz değerli dostlardan siteden yeni yazılarımı takip etmenizi ve yazılarımı oylamanızı rica edeceğim.

Blogumda da böyle bir post'a imza atmanın "yersiz" sevincini yaşıyorum, ne yalan söyleyeyim.. :)
http://www.gazeteport.com.tr/YAZARADAYLARI/NEWS1/GP_067968 adresinde ilk 500'e kalmamı sağlayan yazı var. Yeni yazılarıma, ismimi aratarak ulaşabilirsiniz. Yazılarıma ulaşamaıyorsanız şayet, bana ulaşmaya çalışın, e mi..

Sevgiler..

18.9.07

can/içi

Kıvrımlı yamaçlardan
Aşağı süzülen su gibi gülüşün.
Elinin tersinde yaban otları.
Sesin bir serçe yüreği kadar
Ürkek zaman zaman.
Bir de benim yanımdaysan
Uçuyor o kocaman adam gözlerin.

Sıcak tenin, bilirim.
Dokunmadan tattım alevini.
En rüzgarsız doruklarda yaşadım seni.
Seni bilmeden, bildiğimi sandım gecelerde.
En umarsız anında toprağın
Doğdun bir anda yeni açan güne.
Sevim yağdı üstüne, soldun.

Yanımdayken tanıdım seni.
Uzakta yabancıydın bana
Sevinçler kadar.
Ama en korkulu rüyadan uyandırdın beni.
Tuttun kolumdan çektin sana.
Sonra bir bıraktın kenara,
Soldum…
11.06.02/14:54

17.9.07

yetkililere sesleniyoruz, kucaklaşan heykel istemiyoruz!

Bizim bi heykel var duydunuz mu? Bi kadın bi erkek hani, olmayacak(!) şekilde duruyorlar kasabanın(!) ortasında. Halkın tepkisiyse yerinde gayet; “Taşlarız biz onu, yakarız başkanım” şeklinde belediye başkanının kapısına dayanıyorlar. Eh haklılar tabi, ahlâkı bozuluyor bizim kızlarımızın…

Nerdesiniz be ağalar, adamlar, insanım diye iki ayağı üzerinde durup yürüyen arada bir eserse düşünen yaratıklar, nerede, hangi zamandasınız? Bahsettiğiniz kucak kucağa kadın ve adam heykelinin ne de güzel sarıldığını, eserin nasıl da estetik olduğunu kavramanız için size Avrupa’dan ithal göz zevki, estetik algısı mı zerk etmek lazım? Hiç olmadı, “görmezden geliriz” de mi diyemiyor diliniz, de habire “ ben o erkeğin çükünü keserim, nasıl da sarılmış karıya” diyor…

Ne de güzel diyor ağzını öptüğümün amcası… Bir de ekliyor bunu diyen, “bizim kızlarımızın ahlakı bozuluyor…” Ulan hadi bozulacak illa diyelim bi ahlak, bi kızlarınızınki mi bozulmaya meyilli? Erkekleriniz ahlâk konusunda tepeden garantili mi, bozulursa da yenisiyle değiştiriyorlar da olan kızlarınıza mı oluyor?

Heykeltıraşın mevzua yaklaşımı da bi garip… O da “cinsel organları bile yok” diyor… E ne diyelim yani, cinsel organları yokmuş bunun, başka gezegenin insanları bunlar bırakalım rahat rahat kucaklaşsınlar mı? Olmaz, madem mesaj verilecek, yap adamın pipisini de, “aha olum bize bir şeyler anlatmak istiyor lan” diyebilelim biz de heykel için... Hazır sığ bakmaya başlamışız her şeye, bu heykel konusunun yanına da bir çizik atalım böylelikle, değil mi?

Ne çok soru sordum ben de, irdelemekten bitap düştüm. Sök at heykeli o kadar konuşacağına, bitsin gitsin… Boş gündemler de meşgul etmesin memleketimin kendinden yoğun gündemini… “Sus be kadın sus!” de bana ağzını öptüğümün amcası, “Sus!” de bana…

7.9.07

rnc sayıklamaları-2


Ah o fareler..
Festival alanında yemek yerken, yürürken, dans ederken hatta pek de güzel eşlik ettiler bana ve binlerce katılımcıya. Bir delikten çıkıp öbürüne dalan onlarca fare ile birlikte pogo yaptık, "put your hands up" dedik alternatif sahnede, burn çadırında..
O oynak fareler mümkün olduğunca görmezden gelindi ve eğlenceye devam dedi herkes..

Hayatımın en eğlenceli karaoke deneyimlerinden birini yaşadım canım arkadaşım Nina'mla, Algida'nın standında. "Seveceğim, gezeceğim, görürsün sana neler edeceğim" derken nasıl da şendik! Hakikaten "tek eksiğimiz sanırım buydu!" dediğimiz tefleri de tutuşturdular elimize ve kendimizi Arto, efendime söyleyeyim bir Rober Hatemo gibi hissettik.. Kahkahalar ve çılgın alkışlar arasında terk ettik sahneyi geceye karıştık yine..

Cuma gecesi, kampçılar akın akın geldiğinde festival alanına onları keyifli bir sürpriz bekliyordu. Raining Pleasure.. Bence Rock'n Coke 2007'nin en iyi performansı hangisi idi oylamasında üst sırayı zorlayacak bir performanstı izlediğimiz. Bu Yunan grup bizi ilk geceden ısıttı festivale, bitkin bedenlerimizi kapının önüne koymamıza vesile oldu. Nasıl teşekkür edilse az kendilerine..

O alev alev burn gecesini bırakıp çadıra döndüğümüzde saatlerimiz kaçı gösteriyordu bilmiyorum ama benim gözlerimin feri sönmeye yüz tutmuştu, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çadırımızın içinde matlar üzerinde efsanevi bir uyku uyuyacağımı aşikardı. Ve teslim ettik kendimizi geceye..

Sabahsa, güneş çadırın içinde doğdu.. Yandık kül olduk bir konser bile izleyemeden.. Sıcak boncuk boncuk ter olmuş akıyordu her bi yanımızdan ve nihayet, sabahın 8'inde, evet yanlış okumadınız, sıcacaktan uyuyamadığımızı fark edip(enteresan!) kalkındık.. Dolandık.. Dua ettik birazcık serin olsun diye.. Kabul oldu duamız sonradan, ziyadesiyle..

ezginin gemisi

ezginin günlüğü'ne musallat oldum, okuyorum..
gemi'lerle gider oldum her yere..

6.9.07

SONra

düğümler arasında kalmakla çözülmeyi beklemek arasında bir zamandayım.
elimin erişemediği bir yerde, sesimin dahi güç ulaştığı, ulaşırken çukurlara düştüğü, taşlara takıldığı bir yerde sen.. nefesimi ise duyamadın bile.

bir yol öncesinde zamanın, yelkovanın baş aşağı olmasından evvel yani biraz,
gidip gelirken sözcükler aramızda, ne aydınlıktı her şey..
yitti bir anda gün avuçlarımda, gece yetişti..
karanlığa boğuldum sessiz kabullenişlerinin ardında.
halbuki bu kadar kolay olmamalıydı teslim olmak, ayak diretmek olmalıydı teninin altında bi yerlerde.
yoktu.

gece, nefes daralmalarını getirdi, yastığa koydu..
kim uyuyacak bu karanlık zamanda şimdi senden sonra..?..

yağ!mur..

"..dinle yağmuru dinle
teselli bul türküsünden.."

yağmurlu bir kadın..
ağlarken, karışıp yağmura, gözlerini kapar ve dua eder..
bir kadın bilir duasını, bir de duyuyorsa "o"..

aydınlığından bellidir günün, dualar erişir o'na..
yakarışlar yankı olur, iner toprağa..

5.9.07

minik

makyaj çantalarından arakladığı rujların ardına gizledi bebek yüreğini...
ve bildi gelecek günlerde herkesin bir çalıntı renk ardına gizleneceğini...

4.9.07

rnc sayıklamaları-1


Pentagram.. Rock'n Coke 2007'nin en akıllara kazınan performanslarından birini sergilemiş, hakikaten eşsiz olduğunu bir kez daha kanıtlamış efsane topluluk..

Yıllar sonra onları görünce, bu kadar heyecanlanacağımı tahmin etmemiştim konser öncesi. Ama festival başlangıcından beri pazar akşamını beklediğim aşikardı. Ki aşikar olmasa da mütemadiyen dile getirdiğimden, basın çadırının yarısı ve çılgın katılımcıların üçte biri benim Pentagram'ı beklediğimden haberdardı.. Anons yapıldı nihayet, o yağmurlu pazar'ın akşamında.. Pentagram çıkıyordu sahneye..

In esir like an eagle çalınmaya başladı kulaklarıma.. Sonra Take my time.. 1000 in the eastland.. Ölümlü.. Bir..

Her şarkıda biraz daha gittim eskilere, kendime, geçmişime, yaşanmamış, yaşanamamış zamanlara.. İtildim sorgulamalara, kaldım orada.. İçim Chris Cornell performansından sonra, bir daha aktı gitti sahneye sahneye.. Yüzümde aptal bir tebessümle izledim konseri..

ve nihayet bagetlerin havada uçuştuğu o ana değin sabitlediğim ayaklarımı söktüm topraktan..

Yürüdüm, yürüdüm..

Ve dedim ki can dostum Nina'ya; "İşte onlar.. Bu adamlardı işte.. Tüylerimi diken diken eden/edecek adamlar.. Hâlâ.. Ve her daim.."

27.8.07

ade(a)m

bir adamın adem elması..
kanca olur da bir kadının uykusuna, batar, kanatır uyutmaz..

24.8.07

ölü doğan şarkı

intihar ediyor yağmur damlaları…
olay yeri, odamı camları.
bir şarkı doğuruyor ölümleri
şarkı kız, veriyorlar adımı.
şarkının sözü çok
anlatamaz.
dili yok
söyleyemez.
şarkı kız adı ben.
doluyor canıma bir ten.
ve camda ölü canlar
gecenin sonu görünmüyor.
şarkının soluğu sık
son solukları zaten.
şarkı sendeliyor sokaklarda
son adımında sen.
şarkı kız, adı ben…

22.8.07

karamsar sesler

ses vurur kırılır ses, ses parçalarıyla sevişir düştüğü yerde..
kasvettir bıraktığı, umutsuzluk biraz, perde ardında bir çift insan gözü, gülüşü..

işte tam o esnada kulağa çalınan ne varsa, karamsar kelimeler soyundandır..
ne var, ne yok karamsardır..

gia sou*

Senin kıyında beslenen balıklar, gelir sofrasına benim insanımın, kadehler kalkar...
Benim masalarımda söylenen türküleri alır rüzgar, seni ıslatan dalgalara katar...

Aynı havayı, aynı kahveyi paylaşırız biz...
Nasıl ayrı düşeriz, nasıl üstün oluruz birbirimizden?


*yunanca: şerefe

21.8.07

Renkli Sanrı

aklımdasın
bir yokluk ertesi kadar soğuk hava
bir varlık sanrısı kadar alaycı

renkler dans ediyor senin yokluğunda bile
ellerine değmiş gibi kırmızı,
mavi dudaklarını öpmüş gibi
sarı uyumuş gibi koynunda..

kalem tutukluk yaparken bir yandan
karalıyor beyaz kağıdı
karalandıkça kağıt
karaya vuruyor
önce renkler
sonra renklerin dansı

aklımdasın
bir çokluk tebessümü tüm bedenimde
bir yokluk göbeği kadar ayaz içim-de..

20.8.07

Karışık

yaşlandıkça insanlar, gençlik meselesinin hayata bakışla, yaşam biçimiyle alakalı
olduğunu söylüyorlar. halbuki şimdi yaşlı olup bunu söyleyenler, gençken pek de güzel
yaşa bağlıyorlar gençlik olgusunu. bu ne perhiz, bu ne kırışık turşusu..

11.8.07

Midem Kalemi Akıttı, Şükrettim…

zor zamanlar yuttum dün gece art arda
ağır geldi
ve kaldıramadığından bu ağırlığı yüreğim
bir avuç dolusu zor zamanlar daha yuttum
derin bir uyku için
uyuyamadım…

zor zamanlar yuttum dün gece
midemde bir ağrı.
gözlerim her şeyi çift gördü önce
sonra da hiçbir şey görmediğini…
zor zamanlar yuttum dün gece
şükredecek bir şey kalmamıştı.
kalemi oynattı elim,
şükrettim…

zor zamanlar yuttum dün gece
ruhum teslim oluyordu.
bir tanıdık gözyaşı tuttu elimi
ruhumu bedenime geri koydu.
midem ağrıdı dün gece
zamanların ağırlığından.
yoruldu fikrim.
gözlerim her şeyi çift gördü önce
sonra da hiçbir şey görmediğini
gözlerim aktı yanaklarımdan
şükredecek bir şey kalmamıştı.
kalemi oynattı elim
şükrettim…

Aslı AKER
24.11.2004

9.8.07

110m²

110 m² yalnızlık
Sürgün manzaralı.
Kolu kırık ağaçlarla çevrili tepede,
Kara bulutlarla, yorgun zirveye yakın.
İki katlı korkulara sahip pencerelerim.
Panjurlarımdan güneş görünüyor.

Geceleri üç odalı yağmurlar yağar.
Bir odasında sensizlik,
Bir odasında sessizlik,
Son odasında ümit vardır.
Ümit iyi gelir toprağa.
Yeni kollar yürür ağaçlardan,
Kim bilir ne zaman kırılmak üzere.

Sıcağı barındırmaz.
Camları kırıktır, kapıları firarda.
Çığlıkların yankılandığı merdivenlerde
Kovalamaca oynar dolap gıcırtıları.
Yürekler unutulmuştur burada.
Bırakılmış, terkedilmiş ya da her neyse.
Onlarca hikaye saklar bu duvarlar.

110 m² yalnızlık,
Sürgün manzaralı.
Dallarında gözyaşı olan pınar ağaçları.
Gökyüzüyle küsmüş çiçeklerle kaplı yer.
Alabildiğine gri, alamadığına mavidir denizi,
Kumları çuvaldızdan bozma.
110 m² yalnızlık.
İki katlı öksüzlükler.
Bir katında evcilik uyur,
Diğer katında körebe salınır kör kör.

Menteşeleri uyumaz rüzgarların.
Zamanın her köşesinde yaralar adamı.
Yağlanmak ister artık.
Ne serinliğini ararsın rüzgarın,
Ne de yokluğuna yanarsın.
Sürgün manzaralı, iki katlı.
Üstelik 110 m² yalnızlık.
Daha ne olmasın!

GidenGidene

İki yabancıdan daha yabancıyız artık birbirimize. Sözler mekik dokumuyor artık aramızda uykusuz gecelerde. Aynı filmi izleyemiyoruz bir koltukta. Perde kapandı. Aşk gitti. Kırıntıları var elimizde taze anıların. Tutkulu öpüşleri dilimizde sevdalı zamanların. Sen yoksun bu gece yarısı bu şehirde. Ben buradayım ama yokum aslında hiçbir yerde. Sende de değilim artık. Bir zamanlar tek limanım olan sende de değilim artık. Perde kapandı. Aşk gitti.

CiddiyiM

Hayatın ne denli ciddi olduğunu evet, unutabiliyor insan bazen; öteleyebiliyor, iteleyebiliyor ciddiyetini hayatın..

Ama o "tensel aşk" da, hatırlatmasa olmazmış gibi, insanın beynine beynine sürüyor arabalarını..

Bazen vıcık vıcık yaşanan aşk, nasıl da dersler vermeye kalkıyor insana..



birdostsohbetinden

7.8.07

Bir Otobüs Camından...

Ben ardımı dönüp giderken, sen ellerini kaldırıp gitme dedin yalnız, ama ben gittim. Gidecek bir yerim olduğundan değil, gidecek yerlerim var sandığımdan biraz, ama en çok kendi içime düşmüşlüğümden. Gittim. Seni bir otobüs camından izlerken, sen bir otobüs camının ardından bakarken bana son kez.

Bir şehir nasıl kül olurmuş bir anda, o "an" ne kadar uzun sürermiş istediği zaman, gördüm giderken. Ne çok şey gördüm gideken bilsen. Senin varlığının nasıl karıştığını yokluğa, bundan sonra, olur ya çağırmak isterse sesim seni, bana yanıt vermeyecek sesini yuttuğunu. Ve seni aslında, hiçbir zaman kazıyamayacağımı içimden. Gördüm.

Şehrin mor çiçekleri yanmıştı önce, şimdi tutuştu kırmızı laleler.
Bir varmış, bir yokmuş, bir gülmüş, bir sönmüş, bir yanmış, hep yanmış demiştim yanarken mor çiçekler.
Şimdi sözüm yok yangınına lalelerin.

Ben gittim ardımı dönüp sen ellerini kaldırıp gitme dedin isteksiz, bir otobüs camından gördüm, kül oldu şehir...

Ve o, hiçbir şey demedi...

bir başlangıç ya da bir son cümlesi...
"ve o hiçbir şey demedi, yürüdü elinde valizi, ardına bile bakmadı, gitti..."

ya da

"geçtim karşısına bağırdım, çağırdım, sövdüm hatta... devirmedi bile gözlerini, öylece baktı birkaç an mesafesi ve o hiçbir şey demedi..."

Bir Dost'un Şarkısı...

Kasım Doğan...
Benim can dostlarımdan biri.
Ve bu şarkı, onun şarkısı, kulak kabartın diye...

http://www.youtube.com/profile?user=tryin2singout

26.7.07

gidişardı

Gitmişti.. Aksi düşünülemezdi. Severdi gitmeyi, o gidişinin ardından bir daha geldi tabi.. Ve yine gitti işte.. Konuşurdum onunla, saatlerce, anlamazdım nasıl akmış zaman.. Sabah olurdu, akşam olurdu, gece tanla buluşurdu, ben hiç anlamazdım ne olmuş ne bitmiş, guguk kuşu kaç kere ötmüş, bilmezdim.. Ama belki en iyisi buydu, beni burada kendimle bırakması ve gitmesi dilediği yere.. Acıyla beni yeniden karşı karşıya getirmesi..
Bir de hep aynı soru dönmese beynimde; gelecek mi geri, unutacak mıyım yine saatleri gözlerinde gezinirken..

nefessizdeniz

Tuzlu suyun altında, gözlerimi kırpıştırabiliyorum sadece ama seviyorum o suyun göz bebeklerime değmesini.. Küçücük balıkların ayaklarıma üşüşmesini ve kumun altında uyuduğunu düşündüğüm masal kahramanlarından birinin aniden uyanacağını hayal etmeyi..
Evet.. Ben denizin altındayken, inemeden derine hayal kurmaya başlıyorum sanırım ve sorun da tam olarak burada baş gösteriyor.
Aniden o durgun, sakin gerçekliğe uyanınca, ürperiyorum ve kesiliyor nefesim..

Eksik-şimdilik..

Konuştuğumuz sözler yok seninle, ardında görüntülerin aktığı bir şehir meydanında söyleşmedik hiç. Dinlerken salındığımız, salınırken birbirimize çarptığımız müziklerimiz olmadı. Ben uzaktan izledim seni, izler gibi yaptım uzunca süre. Gözlerimi değdirdim omuz başlarına, dirseklerine, tüm köşelerini gezdim. Seni görmeden yaptıklarım, seni gördüğümde ne yapacağımı bilememelerimi hazırladı, ayaklarımı birbirine doladı, ve ellerimi, dilimi bir de…

...

16.7.07

Biraz Daha

teninin ardında beni tümleyen bir şey var.
sen yokken eksilen o sanırım.
sendelememe sebep olan, beni topallaştıran..

mevsim dönümlerinde gerçekleştirmeyi umduğum hayallerin hayal olarak hayatlarını devam ettirme kararını almalarıyla birlikte, o teninin ardındaki beni tümleyen şeyi de duyamamaya başladım.
ne fenaydı dokunamamak, ne fenaydı özleyip de, özlemek yalnızca...

bir şehre yağan yağmurun altından ıslanan ben, düşlerim cebimde. mevsim dönümlerine tanık olmak bir kez daha, teninden uzak. uzaklar içinde gidip gelirken, "bu hiç bitmez mi?"lere boğmak kendimi, boğulmak istemli. eksikliklerimi sıkıştırıyor ellerim, parmaklarımın arasından damlıyor olmayanlarım. arada kırılıyor düşlerim, dökülüyor yere. kalbim de sıkışıyor bir yandan. sıkışıklıklar arasında kalıyorum, boğuluyorum istemli.

sen yine göz kararınca uzak bir yerde, kulak memesi kıvamında yastıklarda başın. teninin ardında beni tümleyen her şey uykuda. ne hoş başka bir şehrin göğünün altında seninle uyuma fikri, ne güzel sadece seninle olma fikri, nasıl umutlu. ama kilitleniyor her şey bir sözcükte. uzak... düşarçalayan, yalnızlıkdoğuran bir sözcük, durmadan doğum yapan.. sonsuz bir sessizliğin içinde ben, gece hafiften serin, mevsim dönümü... ellerimde yazdan kalan yapraklar ki pek çoğu son nefeste. tıkanıyorum ben yine, onlarla birlikte soluğum kesikçe...

tükenmeyen bir yalnızlık koynumda, uykusuzum ve huzursuz zamanlardır. uzak'ın doğurduğu tümcelerle belada başım, uzak tohumu hislerle... bir mevsim dönümünde seninle olma hayali ve ellerimin arasında kırılan sesler... "hiç mi bitmez?" diyorum "bitecek..." diyorsun "ne zaman?" diyorum "az kaldı..." diyorsun sessizlik iktidara geliyor sonra... "bitmedi mi hala?" diyorum "biraz daha var" diyorsun "ama içim çekiliyor?" diyorum "biliyorum" diyorsun. biliyorsun, sen hep biliyorsun...

teninin ardında beni tümleyen şey uykuda. sen yokken eksilen o sanırım, beni topallaştıran... ne somutluğun, ne de diğerleri umrumda... kırık düşler ve hep aynı yalnızlık, kalan bu elimde; ellerimin arasında kırılan, parçalanan, dökülen yerlere... bir mevsim dönümünde seninle olamamak sonra...

8.7.07

Akış

Yolculuk bir düşünme süreci.
Ölçüp biçme, tartma, dökme yeri.
Şayet bir otobüste, vapurda, uçakta ya da trendeyseniz.

Hayatınız, tanık olduğunuz, işittiğiniz, okuduğunuz hayatlar akar gider gözlerinizin önünden ve bir iki sivri dikene takılır gözünüz.
Güzel anılar da olabilir bunlar, kapanmayan yaralar da.
Özlemleriniz de olabilir zihninize düşen, nefret ettikleriniz de.

Her yolculuk, yeni bir keşfe gebedir. sadece bir çift gözün görmeye yetmeyeceği bir keşfe..
şanslıysanız ve bakmanın ötesini gördüyseniz pek çoklarına tabi..

7.7.07

Okan Bayülgen ve İnternet Sözlükleri

kimileri onun online sözlüklere, sizin, benim gibi adamların yazdığı sözlüklere yakınlığını sırf "bana net aleminde cephe alınmasın da şirin görüneyim ben bi'" fikrinden ötürü olduğunu ileri sürüyor.

halbuki okan bayülgen sayıları binleri aşan klavye fatihlerinin cirit attığı bu oluşumların ne kadar kuvvetli, kudretli olduğunu ve pek çok bilgili insanı bir araya getiren sözlük yapılanmaları gibi özgün işlere duyduğu ilgiyi göz önüne sermek için konuşuyor sözlükler hakkında `kanımca`.
tabi belki bir de, sözlük camiasına(!) yakın isimlerle birlikte çalıştığı için dilinde sözlükler bu kadar...

sebebi ne olursa olsun, işe bu taraftan, sözlük yazarlığı konusunda hatrı sayılır bir geçmişe sahip biri olarak baktığımda alkışlanası bir iş yapıyor. bunu online sözlükleri övdüğü için söylemiyorum elbette. sözlükleri, ezbere kötüleyen adamlara karşın, "e adam bir okusaydın da öyle bangırdasaydın" diyebilmesinden dolayı söylüyorum. kendisi hakkında onlarca, yüzlerce belki kötü giri(yahut diğer sözlüklerin dilince entry) yazılmasına karşın ısrarla sözlük taraftarlığı yapmasından dolayı söylüyorum. çünkü sözlükler "belirli bir seviyesi olan adamların" klavye şakırdattığı oluşumlar-bunu asla yazarları göklere çıkarmak, malum yerlerini kabartmak, şişirmek için söylemiyorum-. ve o "belirli bir seviyesi olan adamların" fikri, hakkında yazı yazılan, olumlu-olumsuz eleştiriler içeren giriler/entryler göz önündeki insanlar, "ünlü"ler için altın değerindeler, fark edebilirlerse...

köşe yazarları, medya patronlarının tutturduğu yolda yürümek zorunda kalır bazen, onlar gibi oturur, kalkar, yazarlar. ve belki bu nedenle, bahsi geçen "ünlü"leri yerden yere vururlar, şanslılarsa haksız yere göklere çıkarırlar bazen.

televizyon ve radyo programcıları da keza öyle..

ama sözlüklerin böyle bir derdi yok.. yönetimler pek çok basın yayın organına oranla daha özgür bırakıyorlar yazarlarını, nispeten daha demokratikler. asla demokrattır sözlükler demiyorum, fakat yukarıda bahsettiğim oluşumlara oranla daha demokratikler ve bu da şunu sağlıyor; birbirinden farklı çevrelerde doğup büyümüş, yetişmiş, okumuş adamların göz önünde olan şahıslar hakkındaki kişisel fikirlerini ortaya koymalarına. herhangi bir baskı yahut herhangi bir tekel zihniyetine bağlı kalmadan, holding çatısına sığınmadan.

ama işe diğer taraftan bakınca, yani şöhret olabilmiş ama algısını geliştirmekte güçlük çeken kimselerin cephesinden sözlüklere baktığımızda farklı bir resim çiziliyor. "ama adam benim hakkımda 'çizgili pantolonu ile palyaçoları andıran adam' yazmış" diyor adam çıkıyor işin içinden, yargıya varıyor, asıyor kesiyor. bu kişisel bir hakaret olmadığı halde, ünlümüzün canını yakıyor, içini sıkıyor. yersizliği meydanda olan bana da bunu açıklamak düşüyor bu kadar yazmışken, ama elim el vermiyor yazmaya çünkü o ünlünün ne yaparsa yapsın beni anlayamayacağını bilmek klavyemi söküyor...

velhasıl, bakmakla kalmayıp görmeyi de başarabilen biri olarak ve bugüne kadar yapmış olduğu işlerle hem kalitesini, bilgisini, hem de kültürel birikimini ve insanlığını ortaya koymuş bir adamın, çoğumuzun müdavimi olduğu, zamanlarını vakfettiği, sözcüklerini armağan ettiği bu oluşumlara destek olduğunu görmek içimi ferahlatıyor. mevzunun aslının bir yerlere ulaştığını bilmek sular serpiyor daralan ruhuma...

6.7.07

Şehrin Mor Çiçekleri ve Yangın

Efkar sardı karanlık geceyi. Gittiği yolları aydınlatmaz ki başucumda yanan mumun kifayetsiz ışığı. Yangınım ona. İçimdeki yangın ona. O şehirleri yok edecek, ağaçları evleri kül edecek yangınım sevdiğime... Çağlıyorum bu gece yine, kulağımda "gitme"li şarkılar...

Gözyaşım düştü ateşe, içimi sızlattı mumun çığlığı. Hiç kendi halime bakmazdım ben, kendime yanmazdım. Gözümden düşürdüğüm yaşıma değil, mumun imdat çağrısına yandım. Yandım, yaktım şehri mumla birlikte. Bu gece bir kibrite baktı...

Bir bakmış, bir yakmış; bir varmış, bir yanmış, bir közmüş, bir sönmüş...

Yar gitmiş uzak şehre, yüreğimi yanında götürmüş. Teninin sıcağının ıslağıma karıştığı saatler sanki rüyaymış, düşmüş.

Bir günmüş, bir dünmüş; bir gülmüş, bir küsmüş...

Işıl ışıldı yeşil gözleri ayrılık saatinden önce; şehir ışıl ışıldı gözleriyle. Bindiği otobüsle birlikte karardı; önce o cadde, sonra bu kent. Gözümden akan yaşlar suladı bu şehrin parklarını o gece.Yakınlarda yangınımın yakacağı parkların mor çiçeklerini suladım gözlerimden akan sevdamla.

Bir açmış, bir kopmuş dalından; bir gülmüş, bir solmuş, bir suymuş canını veren, bir de alan elinden can damarını...

Şarkı dedi ki, o gitti ama senin kadar şanslı değil ki. Gözyaşını sileceği tek yer elinin tersi. Oysa senin göz yaşların, ya bu şehrin çiçeklerini besler(!) ya da kurur annenin omzunda... O ne yapsa? Anne omzu da uzak, yar kucağı da... Akmasın en iyisi sevdiceğin gözyaşları; ıslanmasın ne gözleri, ne elinin tersi...

Bu gece yarısı da şehrimin mor çiçekleri içti beni.

Bu gece de yangınımın ateşi aydınlattı odamı.

İçim hep karanlık oysa, yollar uzun, sarılmak uzakken...

Yeşilin yeşil olduğunu anladığı o güzel gözler, uykudasınız şimdi benden uzak o şehirde.

Oysa dün gözlerimden içeri attınız kıvılcımı, tutuştum ben, şehir yandı.

Bir varmış, bir yokmuş...

Bir yanmış, hep yanmış...

Sus

senin için şiirler okudum bu gece kendi kendime... sana yollamak istedim şu kadarcık mesafeden, rüyana bulaşsın diye... ama yapmadım...

yapamadım...

sana dair bir şiir bulmak istedim, bulamadım...

ben yazmak istedim, yazamadım...

sana yazayım dedim en sonunda, sadece sana... bir şiir olur belki diye...

sonra sevdamın şiirliği geldi aklıma, bu kez de susamadım...

Tek Kişilik Şehir

Sebepsiz yalnızlıklar dolanır bu şehirde. Çok bildik ancak ıssız sokaklarında fırtınalar kopar yüreklerde, gök uyur. O yürekler gecenin bir yarısı korkusuz açılırken huzur rıhtımından dingin denizlere, yıkılır dağlar, şehir perişan…

Nedir bizi bu kadar silen bu şehrin özünden, nedir bizi bize iten? Kayıp zamanları bulamama çekincesinden sıyrılıp hoyratça harcamak anı ve etaplarını mükemmel bir hızla geçmek yalnızlığın. En tepeye, en ‘yalnız’a varmak; neden? Görmek ama sessiz kalmak, duymak ama yaşamamış saymak, hissetmek ama dokunmamaya yemin etmek ne kadar doğrudur? Bir insan şu İstanbul’da, İstanbul’u ne kadar yaşayabilir duyumsuz?

Cevabını aramayın, sorduğuma da bakmayın. Çok tanıdık yanıtı. Evet, İstanbul’da yaşayabilir insan bu şekilde. Bir bir geçerken yanındaki, sağındaki, solundaki insanları onları umursamadan, saat beşte güneşin soluksuz, yorgun tahta çıkışın görmeden, ‘beyinevi’nin duvarlarının dışındaki sesi duymadan yaşayabilir. ‘Ben’ini unutarak, soyutlanarak ‘ben’inden gider bu yol gittiği yere kadar. Zorla, nedensiz nedenlerle. En kötüsü niye olduğunu düşünmeden gider. Düşünecek vakit mi vardır? 24 saat nedir ki bu doyumsuz şehir için? Alır senden seni, gider senin gibilere satar. “İstanbul, satmak için satın alır.” Ondandır hep Beşiktaş’ta, Kadıköy’de, Sarıyer’de aynı yüzleri gördüğünü hissetmek.

Çıkıp günün en solgun anında atabiliyorsan kendini yeni yapılmış kaldırımlara özgürsün demektir. Ama eğer giderken yanına alacak kimseyi bulamıyorsan, kimse yoksa adımını attığında yanında yalnızsın demektir. En acısı da budur zaten. Yalnız kalmak ve yalnızlığı özgürlük sanmak. Aç olduğumuz, savaşını verdiğimiz özgürlüğü yalnızlığın altına saklamak. Yitirdiğimiz ve yittiğimiz döngünün içinde bilmem kaçıncı daireyi çizmek yeniden. İşte ilk adımıdır bu ‘iç İstanbul yaşamı’nın. Ne karanlık, ne soğuk değil mi? Bu acıtır sizi. Hem İstanbul’u, hem seni.

İstanbul’un uyumlu yanı yok değildir elbet. İstanbul ruhu bencil bir beden gibidir. Uyumludur İstanbul kiracılarıyla. Ama bilinen incitir. İstanbul yakar, ağlatır, yorar belki seni. Nedendir? Çünkü İstanbul bir kaç selam duymak ister sabahları, bir kaç tebessüm maviliğine yansıyan.

Siz siz olun unutmayın bu yanını şu koca şehrin. Başınızı kaldırıp yürüyün sokaklarda, ellerinizde umutlar doğsun her güne. İstanbul kaldıramaz çoğul yalnızlığı. Sizin gibi. Siz de gün gelir ezilirsiziniz ezbere ‘tek’lik altında!

İçinize yenilikler akıtın. Gülen, sevimli yüzler. Sahte olmasınlar, dikkat edin. İstanbul anlar.

2.7.07

İstanbul

Bir fotoğraf.. İstanbul'dan.. Grisiyle, sakladığı coşkusuyla.. İstanbul gibi, İstanbul kadar..

30.6.07

gidecekalacak

gitmek üzeredir gidecekolan. ama karşısında kalacakolan vardır, gözlerinin içine bakmaktadır. gidecekolan'ın gitmesi gerekir, zaten içinden gelmez yürümek, geri geri ayakları.. kalacakolan biraz buruk, dargın biraz, kalmanın getirdiği kalakalmışlık üzerinde.
gidecekolan yürür bir iki adım. bilir o veda sahnesinden sonra yenilenmez ve iyileşmez hiçbir şey.
ama gidecekolan sorar bir kez daha ardına bakıp sağ omzunun üzerinden görünen dudaklarıyla, "gelmiyor musun?"

23.6.07

Uçuşa Geçiş

Heyecan sebepli uykusuz bir gece ve bu gecede bolca yükseklerden yeryüzünün nasıl göründüğünün hayali…

İlk uçuş…

Saat 15.30 Atatürk Havalimanı…Bir saat sonra buradan kalkacak bir uçağın içinde bir adet de ben olacak. Endişeliyim az çok. Ama fark ettirmemeye çalışıyorum çünkü annem daha gergin benden. Aslında alt tarafı iki kanatlı, küçücük camları olan sevimli bir uçan cisme binip, bir saat içinde güzel bir yurdum köşesine varacağım. Ama alt tarafı bu dediğim gibi…

Ufak titremeler ve sakarlıklarla içilen bir fincan kahve… Ama fincanın dibinin görünmesiyle birlikte kahvenin rahatlatacağı fikrinin suya düşmesi bir oldu. Ve tabi bu keyifli kafeinli kahvenin ardından uzunca bir veda sahnesi…

Sarılmalar, öpüşmeler, tekrar sarılmalar, sağa sola sallanmalar…Derken cep telefonlarının kapatılması ve kontrol sırası.

Sonrası karanlık ama sonunda ışık olan bir tünel. Ölüme gider gibi hissettirse de alt tarafı bir uçak varacağım yer. Ama yine alt tarafı…

Sonra şirin mi şirin şeker mi şeker hostesler. Koltuk bulma derdi. Koltuk numaralarını koltuklar üzerinde arama gafleti ve hostesten gelen nazik “numaralar yukarıda” uyarısı. En büyük aksaklık bu olsun avuntusuyla koltuğuma oturma ve güvenle kemerimi bağlama seremonim. Dışarıda biriktirdiğim “acaba uçak düşer mi?” vb. kaygılara son anda eklenen “acaba uçak kaçırılır mı?”sorusu taşmama ve uçaktan kaçmama sebep olmak üzereyken gelen sesler, talimatlar…

Pist üzerinde çizilen minik çizgilerin ardından benim koltuğuma yapışmamı sağlayan kalkış anı ve hızı tabi ki. Sonrası biraz mide sorunları yaratıyor. Gece hayali kurulan yeryüzü panaromaları yerle yeksan olup ilk kez karşılaştığım büyülü görüntüler karşısında zaten oldukça seyrekleşen soluğum kesildi. Uçmanın en keyifli yanı bu dedim kendi kendime.

Ve iniş anı…

Kesilen soluğum geri gelmez derken tekerlekler piste kavuşunca derin bir nefesle buluştum ben de. İlk uçuş, yalnız uçuş…

“Gökyüzünden nasıl görünüyor yaşadığım yer acaba?” diyorsan eğer sayın yolculuk adayı, tavsiye olunur uçak yolculuğu. Ama bir öneri benimki, ilk kez uçacaksan eğer yalnız uçma…

öz

Bırakıp gitmek neden zordur? Ben bilmiyorum yanıtını…
Çaresizliğin doğurduğu bilmem kaçız sessizliklerin arasında yitip gitmek bir gece yarısı. Bir şeyler yanlış gidiyor diyor şarkı. Farkındalıklar çıkıyor bir yerlerden ansızın. Canımı yakıyor. Eğlence diyor şarkı…
Şarkı ne dediğini bilmiyor…
Bir tek bunu biliyorum bu gece yarısı!
Dün gece sen, sen, sen ve bir de ben eylemler sıraladık art arda. İnsan olmanın gerektirdiği her şeyi yaptık. Sınırlarını zorladık kimi zaman insanlığın, hayvanlaştık. Sonra da oturduk insanlıktan sonrasının hayvanlık olup olmadığını tartıştık. Sıkılmazdık biz sohbet etmekten, sıkıldık. İnsan olmadığımıza karar verdik sonunda ama biz zaten bunu biliyorduk…
Sıradanlığını tartıştık sonra sokaktaki yüzlerin. Ama bir kararsızlık vardı bu gece üzerimizde uykuyla karışık. Her sokakta aynı adamları gördüğümüzü söyledik birbirimize önce; sonra hepsinin ayrı öyküler taşıdığını.
Uyuduk sonra. Sözcüklerin ve fikirlerin koynunda bazen üşüten bazen yakan bir uyku uyuduk üç saat. Mesai kabusları vardı sabahta. Sabah kabus görebileceğimi de o sabah öğrendim ben. Bir de yalnız uyanmanın buruk hissinin bedende yol açtığı hasarı…
Oysa hep yalnız uyanmıştım ben o güne dek.

20.6.07

Anlık İç Çekişler 1

Öyle ki, içimdesin.

Ben anlamadım nasıl oldu, ama sevdim seni.

Sen de beni sevdin, yalan yok. Ve kavuştu ellerimiz, uzaktan uzağa. Sonra dolandı parmaklarımız birbirine, kayıtsız şartsız sarılmaları da beraberinde getirerek... Aktı zamanlar, hiç aksın istemedik oysa biz. Dursun, bizim dışımızda akan zaman, insanlar sussun istedik. Sadece biz duyalım birbirimizi, biz görelim. konuşalım, dokunalım, hatta incitelim birbirimizi.
Ama sevelim, yine koşulsuz, "zaman"sız..

Uykudan evvel işitirdim sesini, gecenin karanlığını yırtan telefon ışıkları arasında. Sesini özlemle dinleyen kulaklarım terlerdi. Hüzünlerimi tamir etmeye çalışırken eklenirdi üzerine yenileri; neden yoksun, niye gelmiyorsun, gelemiyorsun ya da..

Şimdi en bilmediklerim, en daha evvel hissetmediklerimle yatıyorum uykulara. Yastığın altına koyuyorum telefonu, olur da ararsan hemen açayım diye, hemen duyayım yine, yeniden "sesini duymadan uyuyamam"larını...

Ama yok... Artık uyuyorsun sesimi duymadan...
Ya da ben uyuyorum uzun zamanlardır...

9.6.07

Dolular ve Boşlar Hakkında…

“Ne kadar dolusun…”, bir hıçkırık; “Ne kadar dolmuşsun sen…”, bir gözyaşı.
Dişlerimin arasından içeri çekerken dışarı kaçmak üzere olan nefesimi, bir yandan da göz yaşlarımı sayıyordum, on yedi. İkişerden etmişti otuz dört damla. Sol gözüm, arada bir damla fazladan kaçırmıştı nasıl olduysa, ama benim gözümden kaçmamıştı. Aslında pek olanak dahilinde değildi gözümden kaçmaması, kaçması ya da… Neyse, sanırım sadece detaylar bunlar, nafile bir “giriş” çabası.
Gözlerini gözlerime diktiğinde, şairin dediğince felaketim olmasına ramak kalmıştı. Bir âni düşünceler zinciri resmigeçitinde, zaten ağladığımı anımsamam pek geç kalmadı. O, gözlerini bana dikmişti. Gözleri birer düğme misali duruyordu üzerimde; yüzümde, omzumda, dizime düşen son damlada. Ha bir de, saçımdaki değişikliği, saçımın kızıldan koyu kestaneye dönüş mevsimini fark etmesi de, düğme kılıklı gözlerini saçlarıma dikmesine yetti, arttı.
“Neden?” dedi, “Şimdi sebepsiz yere neden bu kendini hırpalama merasimi?”
Ellerimin arasında döndürüp durduğum, biraz ıslak, biraz kuru, ıslak ve kuru arasında sıkışıp kalan mendilden kaldırıp gözlerimi, ona baktım. Gördü bakışımı. “Zaten karşındaki koltukta oturmuyor mu, ne demek gördü bakışımı?” diye çıkışmayın hemen. Gördü bakışımı işte, öyle ki, ben ona bakışımı gösterirken, o benim içimi bile gördü. Bakış atıştık biraz ya da öyle sandım ben. O devam etti süregelen monologuna…
“Orada bir boşluk var. Dolusun dedim, ama yok. Boşluklarla dolmuşsun sen. İçindeki boşlukları doldururken fırsat kalmamış tümlenmene, tamlanmana yahut vaktin olmamış öteki şairin dediği gibi.”
Bitmişti. Susmuştu nihayet. Bir an gözlerimin önüne ruhumu teslim edişim, Yaradan’ıma “Sana geldim, al beni…” deyişim gelir olmuştu, o söylenirken dolular ve boşlar hakkında. O konuşmuş, ben yorulmuştum. Şimdi konuşmaya başlasa kuracağı cümle muhtemelen “Dolusun demiştim ya, yok, boşluk dolu senin için, bir de yorgunsun baksana. Uyku akıyor gözünden…” olurdu.
“Dolusun demiştim ya, yok, boşluk dolu senin için, bir de yorgunsun baksana. Uyku akıyor gözünden…” dedi ağzı, benimki onun ağzını açık bir biçimde seyrederken.
“Çok konuşuyorsun” dedim. Gözlerim, ellerimin arasında zaman misali ufalanan kağıt mendildeydi. Sinirinin yükseldiğini, sınırının ortadan kalkmaya başladığını hissediyordum.
“Ne demek çok konuşuyorsun? Yok yere ağlamalar, yok yere birilerini suçlamalar ve aklanmalar yok yere… Senin derdin ne biliyor musun?” dedi. “Arada bir boşluk ver, senin için iyi olabilir” diyerek sözünü kestim. Çattı kaşlarını, “Sen küstahlığı ele aldın iyice…” diyebildi.
İçime düşüyordum. O benim üzerime titrerken, beni konuşup beni dinlerken, ben içime düşüyordum. Beni içime itiyordu da bir kez bile elini uzatmıyordu. Halbuki biliyordu içimdeki boşluğu, onu konuşmuyor muydu zamanlardır. Gelmiyordu insafa ya da bahsi geçenden bihaberdi.
Ben sustum. Susmam, ağlamamdan daha yoksun kaldı. Zira karıştım onun suskusuna, sustuk. Ne onun eylemi görüldü, ne benimki.
Bir kağıt mendil daha ne kadar neye benzetilebilir bilemem ama, şimdi de sanki ikimizin de yükünü çeken, içinde hapseden yahut hapsetmeyip toprağa karıştıran bir paratonerdi.
O bağırmış, ben susmuştum. O bağırmış, ben bağırmıştım. O susmuş, ben de susmuştum. Eylemlerimiz karabatak misaliydi…
Ayağa kalktı, hışımla. Elini alnına koydu. Ateşini ölçer gibi dursa da, gözlerini devirmesi-bunu sık sık yapardı- sinirinin yatışmaya, sınırının kapanmaya başladığını belgeliyordu.
“Anlatmayacak mısın?”
“Anlatacağımı sanmıyorum.”
“Susacaksın yani, öyle mi?”
“Hayır, sadece anlatacağımı sanmıyorum ama konuşabiliriz başka şeylerden belki.”
“Sana… Sana ne diyebilirim ki ben! Düş içine, olur mu? Kal evinde, kapan ve kal. Kapanına sıkışmış gibi kal öyle, kıpırdama. Ya sabahlara kadar otur, günlerce uyuma ya da günlerini geceleri aydın’la, gözlerini anahaber bültenleriyle aç dünyaya! Sen hakikaten bomboşsun…”
Derin bir iç geçirdim. Sandı ki köpüreceğim, bağıracağım, yıkıp dökeceğim belki. Göz pınarı hâlâ sızlayan bir “ben” için olur şey değildi bunlar, yapamazdım, gücüm yoktu.
“Yok değil mi,” dedi, “susacaksın değil mi?”
Gözlerim artık hepimizin bildiği gibi paratonerden bozma, zaman misali avuçlarımda ufalanan ve parmaklarım arasında dönüp duran mendildeydi. Çıkmaya yeltendi, yeltenmekle kalmadı sonra, çantasını aldı. Kaldırdım gözlerimi, uzattım elimi ona, mendile bulanmış elimi. “Al,” dedim, “onu da götür patiska yastığının kıyısına” diğer şairin dediği gibi…

Uykusuz bir gecenin ardından, mendile bulanarak…
13.04.2007
09:03

2.6.07

Kaçış

Bir savaş değil bu, kaçışı ruhumun başka bir bedene. Gürültüsüne bakma.
Bak ya da gürültüsüne, ne büyük!

Çığlıkken sesim, duyulmaz oluyorum.
Kendi kulaklarım işitmez oluyor beni.
Sesim başka kulaklara kaçıyor, ruhum başka bir bedene.

31.01.2007

28.5.07

Deli mi Ne?

Arada bir, birkaç damla. Aç karnına ya da tok. Bilhassa gece yarısını azıcık geçtikten sonra… İyi gelir mi birkaç damla, arada bir? İyi gelir mi bazı geceler birkaç damla dökmek eskiler, pek eskiler, çok eskiler için? Peki ya dökülen damlalar kanıt olur mu eskilerin aslında yeniliklerinden pek de bir şey kaybetmediğine?

Ne yorucu, ne karmaşık, ne sıkıcı hatta…

Televizyonu kapattım. Çok uzak değil, ayak ucu tabirinin kıyılarında o kara kutu. Başucumda ise bir lâmba, beyaz, ayaklı. Fakat sabit. Bu durumda ayaklı olması pek manasız, pek kifayetsiz lâmbanın ayağı. Işık hem elime, kalemime, hem defterime, hem de bana vuruyor. Işık pek çok yere vuruyor, affetmiyor. Sertçe, hırpalıyor…

Kapalı televizyonda kendimi izliyorum. Her kelimede, her noktada durup kendimi izliyorum. Sonra kendimi izlerken, gözüm sağ gözümden akan yaşa takılıyor, takılıyor, takılı… Öyle ki, kendimi izlerken kalem kayıyor elimden, satırları yalıyor, düşüyor sayfadan aşağı. Neyse ki hemen toparlanıyorum. Çekiyorum gözümü televizyondan.

Işık saldırgan hâlâ, televizyon sakıncalı.

Arada bir birkaç damla. Hadisenin özü, “arada bir”liğinde gizli, seyrekliğinde yani, “bayramdan bayrama”lığında.

Ne kadar arada, ne kadar bir, kaç damla?

13.5.07

Dön bak dünyaya...

Bir gün uyanınca sisli şehre, dünden kalan su damlacıklarını görürsün pencerende, sadece. İçinde ise kanamalarının sebebi cam kırıkların, çoktan dile düşmüş can kırıklarınsa bi' daha canında saklı, dile düştükten sonra...

Güneş salınmak istemeyince gökte, daha bir içine çekiliyor şehir.

Şehir öyle ki, küstüm çiçeği edasında bir nergis, mavi sularda kendini izleyip yeniden, yeniden aşık olan kendine...

Bir melodi içinde, kirli kaldırımlarda kirli ayaklarıyla gezinen kirli adamların yüzlerinden soyutlanmış, kendi ritminde, kendi sesinde, kendi soluğunda bir melodi. Kendi gibi, içi bir, dışı bir.

Sana ne söylediği umrunda değil önce. Salınımların güneşten evvel, ışıl ışıl o melodi sayesinde.

Şehir senin sokaklara düşmeni bekliyormuşcasına davetkar, kırmızı bir kahve fincanından daha davetkar o gün. Üzerinde seni zamanlar önce terk eden yatak giysilerin-kimilerince pijamaların-, ayağında teki yatağının kim bilir hangi köşesinde kaybolan sarı çorabın, sağ ayağın üşüyor. Ama melodi hala içinde, gün hala davetkar, güneş olmasa da.

Sis yırtarken yavaş yavaş göğü, aydınlık süzülürken ağır ağır, kulaklarında belirmeye başlıyor sözler o nemli ses eşliğinde, "yalnız kaldıysan"...

"Yalnız" dediler mi sesin olduğu yere dönüp "Beni mi aramıştınız?" diyen sen bu kez umursamaz.
"Güneş açmış mı..." Gözlerin güneşi aramaya yeltenirken, takılıyor kirpiklerin sis bulutuna, ardından da saate, sabah altı. "Ne yapıyorum ben"ler arasında vurmak isterken başını yine yüzyıllardır yalnız uyuduğun o yastığa melodi alıp başını gitmeye debeleniyor, "dön bak dünyaya"...

"Dostun kalmış mı?" "Olacak iş değil" diyorsun, sabah 6, hiç değil sorgulamanın vakti. Ama melodi o kadar leziz ki, koyamıyorsun karşı, olamıyorsun engel...

Çorabının diğer tekini de bulup giyiyorsun sağ ayağına, ısınan sen sıcaklığı unuttuğunu anımsarken bedenin titriyor bir daha. Hiç girmiyorsun "..aşkın solmuş mu?.."ya... Dört mevsimin tutsaklıkları geçiyor kulağından bir bir; esareti, ümidi, tüm renkleri.

"Asla vazgeçme..." sırası mı şimdi, diğerleri gibi olmanın, yok yere umut aşılamanın? Ama yok, yok yere değil hiçbir şey. Gün yok yere değil, nergise yüz tutan şehir yok yere değil, sen yok yere değilsin.

Melodiyle coşuyor tenin, ruhunla raksta. Öyle bir büyüyor ki şarkı içinde, nefesin oluyor adeta.
Bir gün uyanıyorsun sisli şehre, dağılıyor sisler. Dünden kalan su damlacıkları pencerende, bir de küstüm çiçekleri, güne nazlanırken kıkırdayan. iç kanamalarınsa yine içinde elbette, ama yenilerine daha bir misafirperver olacağın şüphesiz. güneş sapsarı gökte ve çorapların fora, sıcak içinde, en az iç kanamaların kadar.

O melodi ise bir yerde hep fısıldıyor sana, "dön bak dünyaya"...

Bir Saldırı Planım Var

...dışımda konuşan o 'karaktersiz'e...

Tüm gün evimde oturuyorum, bir bilgisayar karşısında bazen, bazen koltukta. Hayattan elini eteğini kısırlaştırıldıktan sonra daha bi' çeken o sarı kedi gibi, damağımda ekşiyle acı arasında dolanan bir tatla oturuyorum, tüm gün...

Evin önünden bir sokak geçtiği, sokakta insanların yürüdüğü ve o yürüyen insanların bir hayatları olduğu aklımdan çıkıveriyor bazen. Kendi küçük dünyamın küçük sıkıntılarını büyütüyorum pencere kıyısında.

Ama asla pencereden dışarı bakmıyorum.

Evet, bir saldırı planım var.

Büyütüp büyütüp insanların önüne koyduğum o hastalıklı meselelerimi kendimi anlatmak, derdimi söylemek yahut yazmak için yazmak, konuşmak için konuşmak adına yapmıyorum ben hiçbir şeyi. Kusursuz bir ilgi arsızıyım ben, bunca zamandır bu tende hüküm süren, ilgi yoksunluğunun iktidarını yıkmaya çalışan nafile bir muhalefetim.

Hâlâ bir saldırı planım var.

Televizyonun kıyısında duran, tozlara mekan olan o cam kasede biriktirdiğim, benim gibi aksak, benim gibi solgun, benim gibi aslında çoktan ölgün kelimelerimi doğrultacağım insanlara. Sivriltip uçlarını, batıracağım, o altından sıcak kırmızıların aktığı derilerine. Bir akarsu taşıyan tenlerini dışarı akıtacağım, solduracağım.

Ve biliyorum, birkaç zaman yapabilecek bunu içimdeki nefret delisi, ilgi arsızı. Çünkü bir süre sonra, tahammül edemeyeceğim ben bile kendime, O sarı kedi gibi kendi kısırlığımın döngüsünde yitireceğim elimde kalan son kaleleri...

Bir saldırı...
Bir planım yok benim...
Hepsi de plansızdı olanların, bakma mağrurluğuma.
Arsızım ben,
Varlığımdan yoksunum...

Bata Çıka

Kalemin aktığı her sayfanın bir sonu var. Ve benim kalemi oynatacak gücümün de… Mümkün olduğunca direniyorum ben; elimden geldiğince soluğunu uzatmaya çalışıyorum sayfaların. Yoruyorum belki, kırıyorum bazen cümleleri. Dilime dolandıkça sözcükler, kangren oluyor parmaklarım. Nefesimin en umarsız batış çıkışı göğsümde; en cam kırıklısı, en kanatanı…

Umudum, İstanbul semalarındaki martının yiyecek bulma umudu kadar diri; umudum dualarımın ahengiyle geliyor dile. Ve benim dehlizlerimde gizlenen rutubetin sebebi, uzaklarda bir yerlerde, ayaz bir şehirde, rüzgârla sevişip dudaklarını çatlatan "sen"sin...

Çok

Çok söz yok söyleyecek. Ya susmak lâzım seninle, ya da dokunmak. Eylemsizliğimin içindeki en şiddetli kasırgasın sen, en gürültülü kahkaha. Çok söz yok söyleyecek, susacak çok söz var yalnız. Dokunacak çok söz var. Ve çoksun sen bana. İyi ki çoksun sen…

Az

Konuşmak gibisi yok, senin anlatmaların gibisi. Benim karşında susmalarım gibisi yok. Bakmak gibisi yok uyanıp denizin ötesine, göğün altındaki diğer nefeslerin ayak bastığı yere. Yaşamak gibisi yok sensiz, senli her ânı –mış gibi...

Dinginliğinin içinde gizli kahkahaların var, yüksek sesli müziklerin, yok’ların var; şiddetli ağlamaların, hıçkırıkların var. Kırıkların var sakinliğinin içinde göğüs kafesinin her inişinde daha da inen derinlere.

Benimse seyirlerim bolca; seni, seslerini, renklerini, kokusunu çayının, gözünün dumanını, elinin her kıvrımını seyirlerim var, “biraz daha”sı insan ömrü kadar olan.

Back'leyiş

Bir bekleme salonunun en sabırsız yeri. Ve sesler birbirini kovalamakta. Sesleri emen beyaz duvarlarda mavi yeşil sulardan kopya resimler. Sonra mekân tasvirlerinin lezzetsizliği, belki de beceriksizliği dilimin…

“Buralarda bir yerlerde eski günlerini unutan var mı?”
“Yok mu?”

Günler peşini bırakır mı insanın? İnsan, geçmeye meyleden günlerin yapışır mı paçasına? Düne koşan günlerin etekleri tutuşur mu? Kesilir mi ardı arkası soruların…

Bir bekleme salonunun en sabırsız yeri. Gün akşamla kucaklaşmış çoktan. Sıkıntılı zamanların, azıcık ferah yanı damaktaki kahve tadı. İçim karmakarışık. İçim taş, toprak içim, dışım hatta. Sonra insan tasvirlerinin lezzetsizliği, belki de beceriksizliği elimin...

27.4.07

Yerden Yüksek

Söz bitti belki, yüzüm silindi, kırıldı aynam. Ama yeni başlıyor onun hikâyesi. Gözleri heyecan dolu, bilmediğinden ürkerken, merakla yaklaşıyor aynı zamanda ona, her neyse. Eline alıyor, içine bakıyor, kokluyor bazen; bazen tadına bakıyor dilinin ucuyla. Ama hep heyecanlı, hep anlatıyor. Ellerini kullanıyor bazen, bazen göz kapaklarını, kirpiklerini. Bazense, sadece üzerine basa basa diline getirdiği “r”lerini kullanıyor beni kendisine kilitlemek için. Hep konuşuyor, hep yetişmeye çalışıyor bir yerlere.
Bir ev arzuluyor sıklıkla, evde olma hissi ona güven veriyor belli ki. Ve diğerleri gibi sıkılmıyor ona güven veren bir şeyi başkalarına söylemekten. Korkmuyor deşifre olmaktan, çekinmiyor bilinmekten.
Oyunlar oynuyor kendince, yerlerde, yerden yükseklerde. Kahkahaları, güven kokan evin duvarlarına çarpıp çarpıp geri geliyor, büyüyerek daha da. Susuyor sonra, anlaşılabilecek her manada susuyor. Önce bir bardak, ardından elma suyu değiyor dudaklarına. Sudan daha çok sevdiğini söylüyor elma suyunu. Ama bilmiyor elma suyu içerken de su içtiğini. Susuyor sonra, bilinen her mana susuyor yine.
Onu yazarken, onu dinlerken, onunla konuşurken hatta başka zamanların insanları olduğumuz hissine kapılıyorum istemeden. Dilim belki onun diline benzemediğinden, görüntüm onunkinden uzak olduğundan belki, anlaşamadığımızı fark ediyorum bazen. Fark etme’lerime kızıp ‘yok canım’lıyorum kendimi. Halının altı doluyor yine yeni süpürdüklerimle. Oysa konuşuyor hâlâ, coşkuyla, anlatıp duruyor. O gün ne yaptığını, yarın ne yapacağını, yarın için duyduğu heyecanı anlatıyor. Bitmiyor anlatmaları, ben de dua ediyorum bir yandan hiç bitmesin diye.
O yeni yeni seslenmeyi, söylenmeyi öğrendi. O, giydiklerinin adını bile yeni yeni biliyor. Ona kendi yaptığı her şey olağanüstü geliyor şimdilerde. O her daim içinden geleni söylüyor, yapıyor, dur durak bilmeden koşturup duruyor.
O bir insan yavrusu. Adını yazmayı yeni yeni bilen, insana yavruyken nasıl “insan” olduğunu yeniden bildiren.

11.4.07

Yalnızlığın Çan Sesleri...


“Karanlık, soğuk, alabildiğine geniş ama şimdi ıssız”dı zaman. Zaman siyah etekli, zarif bir kadındı. Bir beyaz ışık inerdi bazen yer yüzüne; zaman aydınlanırdı. Korkusuzdu, acımasızdı zaman; giderdi. Farklı kimliklerde, farklı bedenlerde işlerdi hayatı; çeker giderdi. Giderdi o ışığın indiği yere.


Sonbahar… Yollar ıslak…
Soğuk kış günlerinden selam getiren rüzgâr kapıda.

Bir kadın…
Bugüne dek yaşanmış tüm sonbaharların yorgunluğunu, kırgınlığını taşıyan; gözleri deniz, elleri çöl bir kadın…

Camlarda yaşlı gözleri var. Gözleri hep camlarda. Camları sever kadın. Yıllardır arayıp da bulamadığı mutluluğu arıyor hâlâ. Camlarda gözleri. Özlemiş belli; gidenleri, kalanları, yok olanları, hiç olmayanları özlemiş. Sesi yok kadının; adı yok. Bir çığlık o ömründe arda kalan.

Bazen çıkar odasından. Kadın kokan o karanlık odadan. İner merdivenlerden, çıkar kapıdan. Fazla uzağa gitmez; gidemez kadın. Bakar son bir kez kapıdan. Çarpar kapıyı, ağlar.

Yaşanmışlıkların ayak sesleri gelir küçük odadan ve kim bilir kaçıncı kez ocakta unutulan çaydanlığın imdat çağrısı. İşin ilginç yanı çay içilmez kadının evinde. Çünkü çay tek başına içilmez kadına göre.

Çıkar yeniden o gıcırdayan merdivenlerden tanıdığı aksaklığıyla. Yeniden oturur bordo koltuğuna, gözleri camda yine. Yalnızlığın sesi gelir kulağına çatıdan, o duymaya alıştığı yalnızlığın çan sesleri. Tüm hücrelerine süzülür yalnızlık, hiç tatmamış gibi. Yalnızlık dolar kadına. Kadına yalnızlık gelir o sonbahar akşamı. Kadın yalnız, yalnız kadın.

Hep yalnızdı, son gördüğümde de. Camlardaki nefes izlerini silmişti elleriyle, bordo koltuğunu daha da yaklaştırmıştı soğuk pencereye. Başını devirip sol omzuna izlemişti yağmuru. Yalnız. Kulağında tanıdık çan sesleri, uyumuştu. Yalnızlığın çan, zamanın son kez acıtan sesleri kulaklarında, uyumuştu.

Siz Beni Yanlış Anladınız...


Siz beni yanlış anladınız, ben sizi. Daha ilk günden “Her şey karşılıklı.” demiştiniz, işte oluyordu her şey karşılıklı. Yanlış anlaşıyorduk bir güzel. O kadar bardağın dolu yanını görmeye şartlanmıştık ki, “anlaşamıyoruz” diyemiyorduk bir türlü, varmıyordu dilimiz. Bunun yerine, sesi daha ılık olanı seçiyor, “yanlış anlaşıyoruz” diyorduk; bir de sahte gülücük iliştirip sonuna…

Zamanlar geçti, sahte gülücüklerimizden dolayı yargılanmaya başladık biz kendi mahkemelerimizde. Dem karar demiydi, vakit gelmişti. Ya müebbede mahkum olacaktık sahte gülüşlerimizden sebep ya da beraat edecektik. Suni kahkahalarla ve gözyaşlarıyla kutlayacaktık kararı.

Ve nedense, nedense değil aslında, sanırım korkudan, kararı açıklamayı reddetti kendi mahkemelerimizin daimi yargıçları.

Mahkemenin ardından biz yine girdik kol kola. Gülücüklerimiz, ne ilginçtir ki(!), yine sahteydi.

Ve yine yanlış anlaşıyorduk biz. Yanlış manlış anlaşıyorduk biz, kör topal gidiyorduk. Yanlışlar içinde yüzüyorduk.

Siz beni yanlış anlamıştınız, ben sizi.
Her şey karşılıklıydı…

29.3.07

Adı Yok Dergisi...


Adı Yok bir gençlik edebiyat dergisi...

11 yıldır yayın hayatına devam eden, üniversite ve lise öğrencilerinden oluşan kadrosu ile amatör yazarlarla sayfalarını paylaşan bir dergi...

Eğer şu anda bu satırları okuyan gözler de yazıyor, ya da etrafında eli kalem tutan bedenler görüyorsa inceleyin derim Adı Yok'u..

Adı Yok yeni yazılar, yeni yazarlar bekliyor...

Hasan'ın Rüyası


Hasan, rüyalar görüp gördüğü her rüyayı unutan bir adam. Hasan, rüyalarında gülümseyip uyandı mı güne küsen bir adam.

İki çocuğu var; biri kız, biri erkek. Erkek evlat askerde, adı Murat. Kızıysa bebeğiyle bir beden Nuran, üç ay var daha bebeğinin çığlığına. Nuran kocasız, kocalı da kocasızlardan. Bir meyhane dönüşü, dönüşlerin en kadersizi olmuş Nuran’ın kocası için.

Nuran’ın kocası ölmüş, bir dört tekerli çarpınca. Öyle hemen de değil, bir kaldırımda kalmış, nefes alıp verirmiş önce. Sonra insaflı bir taksici almış arabasına ama Nuranı’ın kocası alamamış bir nefes daha. Varamadan hastaneye ölmüş. Ölmüş de umutları da beraberinde götürmüş otuzunda, cebinde yüklüce bir para. Nuran’sa yirmi yedisinde bir kadın, bebeğiyle bir beden, üç ay sonra ana. Hasan evli; yani barakalı demek daha uygun aslında. Hasan evli ama, yalan da değil hani, karısı başka bir evde bir hastanın baş ucunda. Para kazanmak tek gayesi. Hastası son demlerinde ama umut kesilmez ya Allah’tan, Hasan’ın karısı duada; “Allah’ım, uzun et Muazzez Hanım’ın ömrünü; uzun et ki, ekmek girsin mutfağıma…”. Kimin yatağı kime merhem bilinmez işte böyle zamanlarda.

Hasan… Eli iş tutar; ormancılıktan balıkçılığa kadar çalışmadığı iş yok. Güler kendine bazen, “Be Hasan, bi’ genel müdür olamadın!” diye. Güler, gülmesi de geçer tez vakitte. Umutsuz da değil Hasan, bir tesbihi var elinde, oltu taşından, çeker de çeker, dualarını düşürmez dilinden.Bir rüya görür yine Hasan bir gece. Yanında değildir karısı, Muazzez Hanım’ın durumu ağırdır çünkü. Kızıysa uyur ön odadaki kanepede, içinde de uyur bebeği. Murat’sa kim bilir kaçıncı nöbetinde doğacak günün.

Nuran’ın kocası “Baba!” der, girer bir kere rüyasına Hasan’ın; “Ben hata ettim baba.”. İçi fena olur Hasan’ın bir itiraf başlangıcında. “İçtim baba, her gece Emin’in meyhanesinde borca içtim, gebe karımın kursağından kesip. O gece de içtim baba, kadehler kalktı kalktı indi masaya, bir bir. Ve ben doğacak çocuğumu verdim masamdaki adama. Geldi, ‘Garanti altına alacağım hayatınızı.’ dedi. ‘Ama benim karım kalamıyor gebe, bebeğini ver bana, olsun yuvamın gülü. Sen de karınla yaşa bahçemdeki müştemilatta.’. ‘Tamam’ dedim baba, ‘karım doğursun, o görmeden senindir bebek.’”.İçi cız etti Hasan’ın, ateş düştü yüreğine. Döndü uykusunda sağdan sola. “Ben bir hata ettim baba.”. Son sözü oldu Nuran’ın kocasının. Nuran’sa koltukta feryatta, “Baba! Gel yanıma!”. Kalktı yataktan Hasan, durdu bir an. Rüyasını anımsar gibi oldu, koştu sonra kızının sesine. Nuran’ın bebeği hayata asılmada. Hasan çaresiz, çıktı sokaklara. Sesi “imdat!” diye bağırırken, soluğu tıkanmada. Nuran’sa “Baba!” diye çığlık atar, ana olmasına on kala.

Aynı gecenin ikinci çığlığı gelir Muazzez Hanım’ın evinden. Hasan’ın karısı uyanır uykusundan, Muazzez Hanım’ın ilacını alır baş ucundan, yatağına doğru uzanır Muazzez Hanım’ın. Muazzez Hanım’ın elleri buzdan, nefesi kesik, gözleri kapalı… “Beyim, hanımım!” diye feryad eder sesi Hasan’ın karısının. Muazzez Hanım en tatlı uykusuna yol almada…Hasan aynı sokakta, etrafında kalabalıklar. İnsanlar Nuran’ı doktora yetiştirme çabasında. Telaş diz boyu, bebe sabırsız ilk nefes için. Tutulur hastane yolu. Tutulur da, Nuran da kapılır bir korkuya. Ağlar, iki gözü iki çeşme. Varırlar hastaneye, indirirler Nuran’ı arabadan. Doğum haneye girer Nuran, girer de duyulmaz bir çığlık daha. Doktor çıkar ter içinde yüzü, eliyse kan. “Olmadı” der, “kurtaramadık bebeği.”.

Ağlar Nuran isyanından. İsyanından bir tek ağlar Nuran. Nuran ağladıkça ağlara dolanır içi dışı.Dolanır durur Hasan, çaresiz. Elinde oltu taşından tesbih, gözlerinde yaşlar sicimden bozma. Haberi alan Hasan’ın karısı girer hastane kapısından, karşısında Hasan.

Olmadı der Hasan, kaybettik.

Olmadı der Hasan’ın karısı, kurtulamadık.

Nuran, analığını kaybeder doğum hanede. Murat’ın dönüşüne kalmış on dokuz gün. Muazzez Hanım’ın canı uçmuş kanatlanıp. Kalmış bir başına Hasan, bir de karısı.

Hasan, rüyalar görüp gördüğü rüyaları unutan bir adam. Hasan, hayalleri gerçek olmaya yüz tutan ama hayallerinden de korkan bir adam. Hasan, bir o rüyasını hatırlar şimdi; bir gece yarısı, masada kadehlerle Nuran’ın kocası, tek onu hatırlar.

Hasan, hayal kurmaz artık, ruhunda gidenlerin sancısı, avucunda kalanlarla kavrulma tasası…

yok'la'ma!