Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Tadı Bazen Damakta Kalır

Eveeet. Yerleştim koltuğuma, Sezen’i yanıma aldım. Madam Despina’nın güzel anısına dokuna dokuna yazacağım şimdi bir geceyi; uzun zamandır aklıma uğramayan birçok güzelliğe dokunduğum geceyi.
Gece masayı Yeni Rakı ve Yakup Abi kurdu; rakının masalını bloglarında dillendiren blogger’lar için. Kapıda adaşım karşıladı beni, sıcacık bir gülücükle uğurladı içeri. Üç upuzun, güleryüzlü masa. Her şey güzel olacak, belli.
Önce tanıdıklarla selamlaşma, sarılma, öpüşme faslı. Sonra tanımadıklara bir bakış, uzunca. Masada birbirinden leziz mezeler; Despina’nın namı büyük favası, kızarmış patlıcan, patates salatası… Aslolan, peynirin hası. Rakılar, şişe şişe dizili ve kadehlerin yanında rakıya meftun blogger’ların kaleme aldığı yazıların toparlandığı ortak kitap, Gerçek Muhabbetin Kitabı. Ne güzel!
Kadehler doldu, gülücükler yerini kahkahalara, tatlı nağmelere bıraktı. Saz, söz derken nihayet Yakup Abi girdi salona, alkış kıyamet!
Daha çok bahsetmek istiyorum, organizasyonun mükemmelliği, noksansız…

Bir "Üseyin" Komedisi

BKM'de bir özel gösterimde Eyyvah Eyvah'ı izledim dün akşam. Çıkarken aklımda olan tek şey, "uzun zamandır bir Türk filmi beni bu kadar güldürmedi" cümlesinin ta kendisiydi.

Açıkçası beklentilerimi oldukça düşük tutmuş, film hakkında tek bir yorum dahi okumamış, filmin fragmanını izlememiştim. Ta ki bir blogger organizasyonu olana kadar. "Filmi izler, üzerine de iki satır konuşurum" demiştim kendi kendime. Daha fazlasını yaptıracak bir filmle karşılaştım.
İlk görüntü, benim çocukluğumdan beri aşina olduğum bir "muhabbet"in orta yerindendi. Rakı, sandal, müzisyenler... Benzer alemleri seven bir ailede "ikamet eden" bir Trakyalı'yım ne de olsa. O an yakaladı beni film, belki biraz da bu yüzden. Sonrasındaysa, toprağı, kökeni, şiveyi, ağzı bir kenara bırakıp öyle güldürdü.
Karakterler oldukça başarılı işlenmiş bir defa, Ata'yı bu halleriyle televizyonda ya da stand-up şovlarında çokça seyrettik. Firuzan, Müjgan, Ramiz, Metin... Heps…

Aslı>Kerem

Aslı görünümlü bir Kerem’im de fark ettiği yok kimsenin.
Öyle deliyim, öyle sonsuz, uçsuz, aşık maşuksuz.

Kerem olmak zor, Aslı gibi görünmek de.
Aslı olmak en zor!

8Ekim2009/23:01

İhbar

Azmettiricisi bu cinayetin, şimdi maktül.
Öyle bir gömüldü ki yok çıkışı yeryüzüne bir daha.

O istedi, ben kuşandım silahlarımı.
Yetmedi, sapladım her yerine bıçakları,
Kurşunlarımı sıktım.

Islak, tuzlu bir sessizlik sonra.

Haberli Yazı!

Haberini verdik de yazmaya fırsat olmadı. Öncelikle takipçisinden gecikme için özür dilemeli.
Ben bir konsere gittim ki sormayın gitsin! Imam Baildi İstanbul Babylon'daydı 9 Ekim gecesi. Sahnenin hemen önünden onları izleme şerefi de şahsıma aitti. Aman ne keyif! Yanımda çok sevgili dostum Özgün, karşımda son bir senemi neredeyse işgal etmiş Imam Baildi.
Zaten pek çoğunu bildiğim ezgilerini canlı canlı salıverdiler kulaklarımdan içeri, hem de gözlerimin içine baka baka! Ayaklarım yerden kesildi bildiğiniz. Hele bir de konserin sonunda Özgün'ün itelemesiyle kıvama gelen ben, grubun benim gözümde en kıymetli elemanı olan Giannis'yle sohbete girince, topuklarımdan kanatlar çıktı sahiden!
Rüya gibiydi işte. Onlar gecenin sonunda benim sevdiğim o güzel memlekete, karşı kıyıya uçtular. Biz de Ankara yollarına düştük.
Haydarpaşa'da 23:30'da olması gereken Aslı ve Özgün, trenin düdüğüyle otobüsten indiler. Gara doğru depar atan iki genç, trenin hareket ettiğini görünce ellerind…

Demiş ki...

“Holding on to anger is like grasping a hot coal with the intent of throwing it at someone else; you are the one who gets burned.”~Buddha

DikenÜstü

Zamansız gelmişti. Zamanlaması da her zaman kötüydü zaten. Elinden gelenin en iyisini yapmak gibi bir kaygıdan uzakken, her daim elinden gelenin en iyisini bulması temenni ediliyordu onun için. O ise bunlara aldırmıyordu. Aldırmıştı zira aldıran yerlerini.
Gecenin üçünde, sarhoş bir caddede yürüyordu. Koluna girdiği adam elindeki telefonun içine düşecek gibi yürüyordu sokakta, koluna girmesi de tam olarak bu sebeptendi. Adam sarhoştu, halsizdi ve dağılmaya yüz tutmuştu. Kadın koluna girmişti ve kendini kandırıyordu. Koluna girmesine sebep bu değildi yalnız.
Sebep, yaklaşık bir saat evvel onun kollarında deliler gibi dans ediyor olmasıydı. Sebep, onu o basık mekana ilk girdiği an fark etmiş olması ve kendi kendine deliler gibi gülmesiydi. Sebep, deliler gibi’leşmesiydi o hayatına girdiğindan bu yana.
“Bu yana” süreyi uzatıyor gibi görünse de, en fazla 4 saattir birbirlerinin hayatında yer alıyorlardı. Önce minik yakınlaşma çabaları, arkasından sarmaş dolaş olmalar, yersiz sırnaşmalar ve…

Unutkan

İnsan ellerini yıkamayı unutabilir yemekten sonra, dişlerini fırçalamayı unutabilir.
Evden çıkmadan cüzdanını unutabilir masanın üzerinde, cep telefonunu şarj etmeyi unutabilir.

Yemek yemeyi unutabilir hatta yoğunluktan; su içmeyi hatta işemeyi unutabilir!

Sevmeyi bu denli unutanına hiç rastlamamıştım ama ben; böyle kör bir hayat sürenini hiç görmemişti gözlerim.
Alıp verdiği nefese acırdım eskiden, onu bile yapmıyorum artık.

.:.

Bol küsmeli zamanlar, en çok kendime...  Size de az küsmüyorum hani!
- Çekilebilirsin Aleko! - Peki efendim. 

3/2/1/!

En büyük karmaşa, içinde başlayanıdır insanın. 
İçindeki adamların kadınların çarpışmasıdır en fenası, en kanlı meydan muharebesidir bu görüp görebileceğin.



Sen, içindeki karşılaşmanın hem taraflarısın hem hakemi…  Gözetmenisin olan bitenin, aynı zamanda da gizli işler çevireni kapalı kapılar ardında.  Hak yerken hak arayan yanısın bu çatışmanın.

Dırınırım!

Karar vermek, genelde işin kolay kısmı. Zor olan, kararı uygulamaya koymak. Bu “toplumun en küçük biriminin” de derdi, memleketi “yönetme - yürütme” sorumlularının da. Lafı bana getireceğim, çok da dolandırmadan.
Zamanın akıp gittiğini, yaşın da pek 'dur’dan anlamadığını fark ettim geçen gün.
“Çok ilginç?!” diyen dilleri ve kocaman açılmış alaycı gözleri görür gibiyim, panik yok, sakin. Geliyorum meseleye.

Parmaklarımı kımıldatmanın zamanı geldi yalnızca. Ne için mi?
Tüm hayatımdan uzaklaştırılmayı hak edenleri hayatımdan uzaklaştırmak, Elimin altında büyüdükçe büyüyen hikayeleri olgunlaştırmak, Ders notlarımla adam akıllı çarpışmak, İçinde bulunduğum zamana biraz daha “dokunmak” için.
Karar vermek kolay, uygulaması? Olacak hepsi; sakin, ne dedim ben, panik yok.

ayakta!

Benim açlığım bir bankta.
Bir koltuk senin tokluğun. Kalk ve aç gözlerini, Oynadığın kaypak bir oyun.
Benim tokluğum bir bardak su, Biraz tuz ve biraz uyku. Senin yastığın diken, Gölgen, deli gibi korktuğun.
Benim açlığım ayakta, Sen yalanlara uyurken. Benim insanlığım direnecek, Senin sürerken oyunun.
Ve bil, sorulacak bir gün Her şeyin hesabı.

Ne kadar?

Sözüm keskin değil kılıçtan da ne olacak senin bu korkar halin gölgenden? Konuşuyorum sadece, söylüyorum ağzıma geleni, hani öyle destursuz da değil, geldiği gibi içimden. Ama sen, işitir işitmez sesimi kaçıyorsun kovuklarına, daha yeni yeni çıkmayı başarabildiğin. Bu kadar mı yok sözlerim gözünde, sesim çirkin, bu kadar mı iri dişlerim var, tenini kanatan ben konuştukça; yoksa bu kadar mı yer arıyorsun kendine kaçışacak? ... Bu kadar mısın?!

Selin kız

bakmaya kıyamadıkları olur insanın, olmalıdır da gözünden bile sakındıkları, dokunurken titredikleri. bizim bir kızımız oldu bir yıl önce bugün. Selin kızımız güzel gözlerini sakınmadan baktı geçen bir yıl boyunca annesinin, babasının, abisinin, teyzesinin, dayısının gözlerine...
kulağımda Zeki Müren var; "Hiç bir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter" söylüyor inceden. benim çocukluğum geliyor aklıma, 4-5 yaşlarım. Mıstık eniştemle o düet sonra, "yağmur vururken cama, dalarken gece gama..." çocukken bozuk mikrofonlar elimde "usulca sokul yeter" demelerim... o küçücük kız çocuğu...
Selin'ime bakıyorum sonra içim titreyerek, gözümden sakınarak onu. "söyle bebeğim, söyle şarkını sen de çabucak" diyorum, "işitmek şarkıları senin sesinden, olacaktır en güzeli."
bu sayfaları birlikte okuyacağız, bir gün. Zeki Müren çalacak, "usulca sokul yeter"i ilk kez benimle işiteceksin belki. halaların, ablaların Aslı'sı -nasıl çağıraca…

Taptaze Bloglar!

Bu dünyaya yeni birkaç blog katıldı. Ben de onlardan kısacık da olsa söz etmek istedim.


Müziksiz Yaşayamam, ismiyle müsemma tazecik bir müzik blogu. Müzik dünyasındaki son gelişmeleri, yeni çıkan albümlerin eleştirilerini ve gün yüzü görmemiş havadisleri alabileceğiniz bu blogu gözünüzün önünde tutun derim.

Disillusion ise benim çok sevgili arkadaşım Zeynep'in yepyeni adresi. Yıllara dayanan arkadaşlığımız, okullarda kesişti durdu onunla ve o şimdi dünyasında olan biteni, gördüğünü, işittiğini okuyan gözlerle paylaşıyor blogunda. Güzellikleri yazsın, biz de okuyalım hep.
Bahsedeceğim son blog ise içerik uyarısı veren bir "Ev Kedisi"nin, diğer adıyla "Sonradan Gurme"nin blogu. Kadınlara, erkeklere, ilişkilere, kısacası olan bitene bir de ev kedisinin gözünden bakmak isteyenler ayakkabılarını çıkarıp öyle girsin.

KanRevan

Yağmuruna hiç yakalanmadığım bir kenttesin şimdi. Eğer bir şehirde yağmura yakalanmadıysan, orada yaşadığını hissedemezsin asla. Çamuru paçalarına bulaşmadıkça bir şehre ait olamazsın, bir şehir paçalarından akmadıkça sana karışmış sayılmaz. İşte sen, henüz bana kucak açmamış bir şehirde uyuyorsun şimdi; burnun, rengini bilmediğim bir yastığa gömülü, öylece uyuyorsun. Yollar yürümekle aşılırdı belki; uçulurdu koca toprak parçalarının, yemyeşil ormanların, kendilerinden büyük gölgeleri olan binalar ve insanların üzerinden. Varılırdı yanına senin, şehrine ulaşılırdı bir türlü. Terinin karıştığı yatakta uyunur, uyanır uyanmaz baktığın saate bakılırdı. Sonra penceresinden odanın izlenirdi sokak, daha önce sadece sesleri işitilmiş köpekler görünür olurdu apansız. Yollar aşılırdı. Aşılabilen yalnız yollar olduğundan belki de. Şimdi sadece kalakalınıyor burada. İçim karanlık. Bildiğim, son nefesime dek ait olduğum ve son gecesine kadar benim olan o şehirde içim kapkara, uzak aydınlık. Umrumda …