31.12.08

Aklım sende kalır'a video!

Size birkaç zaman önce sevgili Ersel Serdarlı'nın Ferhat Göçer'in albümünde yer alan şarkısından bahsetmiştim; "Aklım sende kalır"dan.
Şimdi o şarkının bir videosu var. Ben bu kez onu paylaşacağım sizinle.
Keyif alırsınız umarım.
Ve ben uzun zamanlar canım Ersel Abi'min yeni şarkılarını dinler izlerim sizlerle birlikte; yeni yılda ve nicelerinde...


http://www.youtube.com/watch?v=DS1GqijDRzg&eurl=http://video.google.com/videosearch?q=akl%C4%B1m+sende+kal%C4%B1r&emb=0&aq=f&feature=player_embedded

28.12.08

gözümü kapayınca gördüm

Yakında başlar çalınmaya kapım. Ben geldim, nerelerdesin ki, yoksun, hem aramadın da ne zamandır’lar duymaya başlar kulaklarım buna müteakip. İçten içe gülerim. İçim içime güler durur işte bunları işittikçe. Çünkü her yalnız kaldığımda, her uzaklaştığında benden yakın bildiklerim, kendi kendime kurdum ben bu cümleleri, "gün gelecek suçlanacaksın" dedim; "aramadın sormadın ah ne de vefasızsın" diye.

Öyle miydim ki? Değildim hâlbuki. Biliyordum düpedüz. Ben kimseye sırtımı dönmemiştim, silleler inmedikçe yüreğime yahut yüzüme. Hatta bazen arsızca, her tokattan sonra daha da durmuştum insanlarımın karşısında, sırf onları ufuksuz seviyorum diye.

Ama olacaklar belli şimdi. Bunları bilmem, bilmem kaç kere kendime bu sahneyi oynamış olmam yersiz. Yakında kapım çalınacak ve dökülecek dost diye çağrılanlar bir bir. Bu zamanlar, tam da havaların ısındığı, İstanbul’un daha da bir güzelleştiği ve benim hayatın sahtekâr yüzüne küfrederken nefesime şükrettiğim zamanlara denk düşecek.

İyi olacak.
Hem bana.
Onlara hem de.

27.12.08

siyah

bazen eştir esarete, hapsolmaya, tutulup kalmaya..
bazense birdir hürriyetle, koşup kaçmakla zamandan ve dahi insanlarından dünyanın..

25.12.08

Ruh Halleri III

Nil Burak - Yalnızım Ben
Dredg - Jamais Vu
Rain Sultanov - Axsham Caxi
The Blues Brothers - Minnie The Moocher
Rufus Wainwright - Grey Garden

21.12.08

Okuyalım da Kulaklarımızın Pası Silinsin!

http://muse-ink.blogspot.com

Müziği bilen çocuklar bir araya gelip yazıyorlar. Yani bu onların yaşam biçimi... Yazmak ve müzik üzerine sağlam kafa yorup emek veriyor, yazdıklarıyla iştah kabartıyorlar.

Girelim okuyalım, şevklenelim, hoplayalım, yer yer headbang'e vuralım kendimizi...

geç gelen edit: hıncal uluç'un pazar köşesi kıvamındayım, elleşmeyin.
ayrıca belirtirim, bu site özendiricidir, korsana hayır.

"geç gelen edit ironi kokar."

11.12.08

Şakacı

Bu memleket çok acayip çok enteresan.

Şu kısacık (!) bayram tatili, memleketin hem önceden gördüğüm hem de ilk kez huzuruna çıktığım bir kaç köşesinde neler neler yaşattı bana, sağolsun.

Hepsinden kısa kısa bahsedeceğim. Bir iki fotoğrafla da süsleyeceğim yazıyı, şimdiki sözüm biraz meraklanın diye işte. Nafile bir çaba...

Bir de geçmiş bir bayramın arkasından kutlulama, mutlulama...

30.11.08

Ruh Halleri II

Bliss - A Quit Conversation
Beady Belle - Game
Nem - Yarım Kalan Hayaller Yaşındayız
Yasemin Mori - Mutsuz Punk
Placebo – I Know

23.11.08

İddaa

Bugün Ertuki ile İddaa oynadık.
Yani daha doğrusu ben söyledim o yazdı.
Yalnızca bir maçta fire verdim, olsun.
Diğer iki maçı bildim, mutluyum.
Bir de yarınki Wigan-Everton maçını tutturabilirsem, tek kuponda 4'te 3 yaparak kendime yeni bir uğraş bulmuş olacağım.
Futbolu sadece keyif aldığımız için değil, biraz da "iddaa"sı için seyredelim artık, öyle değil mi!

Not: Bu yazıda yazarın bile anlamadığı bir özendiricilik var gibi. Aman ha!

21.11.08

bakabaka

Bir başlangıca ihtiyacım yok.
Yazacağım öylece, sen de okuyacaksın.

"Başlangıçsız sevdiysem seni, nasıl, bundan yıllar önce, başlangıçsız çekiyorum ipini bu birlikteliğin. Birlikteliği bertaraf etmek, kuvvet doğurmayan zamanlara mı gebedir? Bana yardım et...

Kafamın düşünen yanları sızlıyor. Romatizma gibi biraz, biraz da sarkastik.
Düşünen yanlarım sızlıyor, gülümseyerek ve bir yandan sezdirmeden kanırtarak, kanıtlara baka baka. Delirmiş olmalı. Delirtmek istiyor olmalı. Bir şeyler olmalı. Yoksa bu yol benim olmaz-lığıma gidiyor."

Bir bitişe ihtiyacım yok.
Yazdım öylece, sen de okudun.

14.11.08

12.11.08

Ruh Halleri I

Son on günün "playlist"i..

Fiona Apple - Oh Sailor
Jamie Cullum - Twentysomething
Faithless - Crazy English Summer
Starsailor - Way To Fall
Kardeş Türküler - Zepur Gı Tarnam
Ezginin Günlüğü - Aşk Yüzünden
Bülent Ortaçgil - Mavi Kuş

11.11.08

Reklam Yazmak


Bir önceki yazımın da konusuydu bu kitap.
Ersel Serdarlı'nın Reklam Yazmak isimli kitabı.

Reklam dünyasına ilgi duyanlar, özellikle reklam yazarı olma yolunda ilerlemek isteyenler için yeni bir ufuk açacak Reklam Yazmak.

Reklam yazım sürecinden, reklam filmleri ve senaryolara; iş disiplininden, prodüksiyon ve hedef kitlelere dair, reklamlar hakkında duyduğunuz ama biraz da yabancı olduğunuz her şeye biraz daha yakınlaştıracak sizi.

Reklam arası vermek isteyen herkes için akışı bozmayan, aksatmayan bir kitap.
Derim ki okuyun..

8.11.08

Özel bir fuar günü...

Bugün İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'ndaydım. Geçen yıl İstanbul'daki fuarı değil, İzmir'dekini ziyaret edebilmiştim. Bu sene nihayet İstanbul'u yakaladım.

Gerçi fuar alanını ne kadar İstanbullaştırabiliriz bilmiyorum. Zira İstanbul içinde 2 saat "seyahat" edip ancak alana varabiliyorsunuz. Korkutucu boyutlarda bir yolculuk gerçekten. Ara ara Edirne'ye kaç kilometre kaldığını gösteren tabelalara rastlıyorsunuz. İnsan ister istemez o anlarda birileri birazdan Yunanca konuşmaya başlayacak sanırım diyor. Sonra da ne güzel olur be diye ekliyor. Tabi ki bunların benim kötü geçen yolculuğumla bir ilgisi yok, mesele benim "Yunan" aşkım sadece.. (Burada Aslı gülümsüyor.. )

Geçelim her şeyi, fuara gelelim. Bu kez, diğer seferlerden farklı bir heyecanla ziyaret ettim fuarı. Daha önce, 2005'te yani, ilk kez Carpe Diem Kitap ekibiyle katılmıştım fuara. Tazecik kitaplarımızla ilk kez arz-ı endam etmiştik, kitaplarımıza imzalar kondurmuş, okurlarımızla tanışmıştık. Elbette tarifsizdi hisler.. Sonrasında, yani bugünse benimle aynı saatlerde fuar alanında olan biri vardı, çok değerli kuzenim, "abi yarısı" değil "abi tamamı" insanım, Ersel Serdarlı.

İlk kitabı "Reklam Yazmak" BAMM etiketiyle kitapçılarda olacak artık Ersel Serdarlı'nın. Ama ilk kez bugün, Tüyap'ta kokladık onun kitabını, kutladık.. Onunla ilgili güzel haberlerin ardı arkası kesilmesin, ben de yazayım onu bol bol sizlere duyurayım.

Ve işte bugünden bir gurur tablosu çiziverdik kendimize, mutlu olduk!



Bugün orada olan herkese, canım Adı Yok ve Carpe Diem Kitap ekibine, Kasapoğlu, Metan, Serdarlı Aileleri'ne ve görmeyi özlediğim diğer yüzlere, yüreklere çok çok teşekkür ediyorum.

E eklemek lazım; fuar hakkındaki diğer izlenimleri yazacağım elbette, çok yakında.. (Aslı yine gülümsüyor.. Bunu hep yapıyor.. )

29.10.08

İnsan Kendisinin Yazarıdır

seni yazdım iki gün önce.

bir bankta otururken yanıma gelişini. gözlerindeki gülüşün arkasında, buğulu camlara yazılmış aşk hikayelerini görünce anladım "o"nun sen olduğunu. o yüzden de seni yazdım iki gün önce. senden öncekilere olabilirdi bu satırlar, sonrakilere de. çünkü hiç söz vermedim ben senden sonrası yok diye.

kanırttım içimi. her sözde indim biraz daha derine. erişemedim ama sana, sana gelen yollar kapanmıştı erişime. en ağız dolusundan küfürler boca ettim kağıda. sana yazdım.

seni yazdım dün.

bıkmadan usanmadan. uykusuzluğa ayak direterek. uykusuzluğu yer yüzünden silmek gayesiyle. olmadı yenik düştüm sonunda, uyudum huzurla. çabalamanın, kavgasını vermenin huzuruyla, senden ayrılmak istememenin..

yazdım yine. gün döndü, akşama durdu sonra. fark ettim ki ben yazmışım beni günlerdir. ben, bir ömür, seni, öbürünü, berikini yazıyorum diye ömrümü yazmışım kağıtlara. hepsi birer belge şimdi yaşadığıma, hepsi birer tanık, suç ortağı hatta.

ne adaletten uzak ki ben gideceğim sadece giderken. ne sen olacaksın, ne de o kağıtlar olacak yanımda..

23.10.08

kok

bileklerinde, parmak uçlarında, yanaklarında ve dudaklarında taşıyordu o kokuyu. her çığlığında, her seslenişinde ve her fısıldayışında kulağıma tatlı sözler, kokusunu üzerime bırakıyordu.

ne fenaydı.
ne acımadan yoksundu bu tavrı.
hiç düşünmüyordu o'ndan sonrasını.

o kalkınca oturduğu koltuktan, uzaklardan izlediği televizyondan çevirip de başını, televizyondan daha uzağa gidince, o kokuyla başbaşa kalan ben'in neler çektiğini bilmiyordu ki. gidiyordu ve geride bırakıyordu sadece.
bense şehrin sokaklarına atıyordum kendimi, hava soğuktu biraz daha soğuk'tan. kokusunun sindiği yerler üzerimdeydi, üzerim o kokuyordu, üstüm başım o'ydu.

gel zaman git zaman, zaman ne gitti ne de geldi. onu da getirmedi zaman.
ben her aklıma düştüğünde kokusunu duydum, her rüzgar üzerimi yalayıp estiğinde..

3.10.08

Yağmur!

Bir yağmur gördüm ki az önce...
Yaşanması gereken cinstendi hani.
Tekirdağ'dayım şu an. İstanbul'dan 2 saat uzak evimde oturuyorum. Güneş gökteyken, gecikmeli bir yaz yağmuru yağdı buraya. Hem de ne yağmak! Gök gürültüsüyle geldi, 15 dakikada avcunun içine aldı gözümün görebildiği her yeri ve dedim ya güneş öylece ışıldıyordu gökte!
Coşkulandım. Hayatın kendi gizeminin ve o gizemde sakladığı sürprizlerin nasıl olup da beni kendimden geçirebileceğine tanık oldum bir kez daha.
İhmal etmiyorum buraları. Şimdilerde çok yoğun bir yazma döneminden geçiyorum sadece. Zamana yayarak aktaracağım yeni sözlerimi buraya.
İhmal etmeyin güzel bakmayı...

26.8.08

Bir Futbol Yazısı

2008-2009 sezonu açıldı. Alışveriş merkezlerinde, televizyonlarda ve tabi ki Turkcell Süper Lig de. İlk hafta maçları oynandı, takımlar çekildi kenara, ikinci hafta beklenir oldu. Galatasaray ve Beşiktaş oynadıkları maçların ilk devrelerinde sıkıntı yaşasalar da sonradan işi koparmayı bildiler. Oynanan tüm maçların genel görüntüsü ise bu sezon futbol adına enteresan skorlar, maçlar göreceğimizi söyler gibi.

Ama sahanın dışı pek öyle değil, sokakları kızıştıran taraftarları, taraftarları kızıştıran başkanları ilk haftadan gördük çok şükür!

Ben bunları daha sık yazacağım burada. Bir futbol blogu olmayacak burası şüphesiz. Ama futbol, hatta spor yazıları daha çok yer bulacak. İlk yazımsa biraz Fenerbahçe'ye dokunacak. Bir Fenerbahçeli olarak bundan daha doğal bir şey de yok elbette, artık herkesin bildiği bir gerçek benimki. Bir gerçek daha var ki, o da Fenerbahçe'nin hazırık dönemi itibariyle çok da güven vermediği.



Yeni bir takım yaratıldı. Sıfırdan değil şüphesiz, örneğin savunma hattı sabit kaldı. Ama teknik kadro değişimi büyük bir iş. Çok büyük hem de. Biraz sabır demek lazım dedim, en azından kendi adıma. Isınacaklar, olacak, tutacak bu hamur dedim. İnandım takıma hem bir taraftar olarak hem de bir futbolsever. Şimdi biraz inancım kırılıyor gibi. "Hadi Aslı, üç maçta mı kırılıyor inancın" demeyin. Genel görüntü bu uzun maratonu düşündükçe insanı kasvete boğuyor. Bir kere dediler ya, göreceğiz elbet güzel günler.

Mtk, Partizan ve son olarak Gaziantepspor maçlarında gördük ki geçtiğimiz sene oyunuyla güven veren takım yok sahada. Bunun da tek bir açıklaması var gibi, o da teknik anlamda yetersiz ve hatta tecrübesiz futbolcuların sahanın göbeğinde cirit atması. Özellikle zayıflayan orta saha ve bununla beraber yeni isimlerle birlikte birbirine yabancılaşan takım göz açtırmıyor. Tabi ki taraftarına ve tedirginlikten!

Bazen kendi kendime düşündüğümde Aziz Yıldırım ve ekibinin yersiz yere bir "ütopik Real Madrid" tadı yakalamak istediğini düşünüyorum. Dünyaca ünlü futbolcuları topla ama futbol oynatama. Hepsi bireysel anlamda alanlarının en iyi adamları olsunlar ama takım oyununda çuvallasınlar. Mübarek spor da eskrim sanki!



Kulüpten gelen son açıklama Mehmet Aurelio ile iplerin tamamen koptuğuna ilişkin iddiaları doğruluyor. Gerçi adam düpedüz gitmiş, doğrulanacak bir iddia yok ama tantanası da bitmiyor transferinin.. Açıklamada "bizden giden oyuncu bize zor döner, o dönene kadar yeri doldurulur ki" tadında bir aba altından sopa gösterme tribi var en fıratvari biçimde. Lüzumsuz.

Fenerbahçe'nin bugün bile aksayan ve hatta belki de Aurelio'nun yokluğu nedeniyle bu kadar topallayan bölgesine şayet gelebiliyorsa gelsin. Evet Aurelio geri gelsin. "Gelin giden kız evine ancak kefeniyle döner" saçmalığı mı be bu! Gidip AZ Alkmaar'ın orta sahasının bilmem nesini gündeme getiriyor basın bir de tutmuş. Şayet Fenerbahçe yönetimi de aynı tutma işini yaptıysa ne yazık.. Hem Türk, hem takımı bilen, hem de taraftarın güvenini kazanmış bir oyuncu dururken -ki bunu Mehmet'in geri gelme olasılığını göz önünde tutarak söylüyorum tabi, manyak değilim- gidip başka bir yabancıyı alıp sonra da "Alex'i mi Türkleştirsek, Carlos'u mu" diye düşünmenin, sıkışmanın manası yok!..

Tüm bunlara, oyuncu eksiklerine, sakatlarına rağmen yarın Partizan karşısında iyi bir maç çıkarır Fenerbahçe. Sanki.
Erkenden gol yemez, son iki maçtır kale ağlarını balıkçı edasıyla okşayan Volkan sapıtmazsa..
-ezse, -azsa..

Hadi bakalım..

6.7.08

Ne Kolaydı Eskiden

yüksek dozda hayıflanma barındıran bir soru cümlesi.
aslında üç noktalı bolca, lakin sevilmiyor kendileri.

şu an'ın içinden dönüp de geriye baktığında bazen insan, debelenmelerinin eskiden ne kadar çabucak başından savrulduğunu görüyor ya, işte deli oluyor o zaman.. neden şimdi geçmiyor böyle hızla, neden takılı kalıyor, yapışıyor üzerime her şey diyor, susuyor ardından da gözyaşları eşliğinde..

hayat bir kuvvet testi uyguluyor üzerinde insanın, durmadan. tam biri geçti, geçiyor derken, bir diğeri geliyor zorlukların. nefeslik molalarda bile yokluyor türlü sıkıntı elinden, dilinden, zihninden insanı. insan durmaksızın yoruluyor, dinlenmeden.

oysa bir tek an içinde hayat. tasası, derdi, hüznü, sevinci onun içinde.
biri düğmeye bastı mı, sonsuz bir aydınlık çünkü arkası, belki karanlık. çoklarının ziyaret ettiği fakat hakkında da tek söz etmediği "yer" o düğmenin arkası..

zaman geçerken üzerinden insanın, hem de eze eze geçerken, durup sadece hayıflanmak düşüyor insana içinden çıkılmaz bir hal alınca yaşamak. bu durumun kendi tercihi olmadığını biliyor ya da yaşadıklarının tamamen yanlış tercihler ürünü olduğunu.. elinin kolunun nasıl bağlı olduğunu biliyor hem de bir o kadar özgür olduğunu.. diyorum ya ama, çıkamıyor işte bazen içinden insan hayatın, hayat içinde kalıyor.

bu zamanlarda ise zaman zaman bir düğme arıyor eli insanın yaşadığı mekanların duvarlarında, şehrinin sokaklarında..

5.7.08

Hayat

Takılır bazen gözüne vefasızlıkları, saçmalıkları insanların, aslında hiç "olmamışlıkları".. Anlık bir "uykuya düşüş" yaşar, devam edersin yoluna sonra..
Hayat böyledir.
Sonra başlarsın oynamaya sen de, açıkta kalmış bir "hayırsız" rolünü.. Dert etmezsin, zaman geçer, hayatın işlek bir şehir arteri olur, fark etmezsin. Önce hayıflanmaların gelir aklına, sonra hayıflanmalarına gülüp geçtiğin.. Nihayet gülüp geçmelerine güler hale gelirsin. Hayat böyledir.

20.6.08

Yaz!ama...

Hani kapağı açılmamış kitaplar vardır ya da gün yüzü görmemiş sözler.
Yeniliklerinden değil de, yoğunluktandır gözden uzak oluşları.
Fakat asla ırak düşmezler yürekten.
İşte bu blog sayfası da öyle oldu benim için neredeyse son bir aydır.
Hep aklımda, yazarken, hep aklımın bir köşesinde oldu ama gelip de iki satır yazamadım.
Evet, üzerime bir ağırlık çöktü belli ki konuyla alakalı, belki de başka bir şey!
Gözüm her gün en az iki üç kez arayıp buluyor burayı..
İçim özlüyor, bilesiniz..

Yaz'ınız güzel geçsin.
Hatta geçmesin, kalsın bence öylece, güzel güzel..
İstanbul yanarken, yanan ama denizi, güneşi başka yerlerde iseniz daha da kalakalsın, dönmeyin şehre falan..
Lüzumu yok..

25.5.08

temiz

kapımın önünde ayakta duran adam.. beraberinde getirdiği bir koca ömür, bir şişe kırmızı şarap ve yorgun bakışlarıyla cesur tak tak'lar savuruyor kulağıma.. mümkün mü çakılı kalmak, fırlıyorum koltuğumdan.. biliyorum gelen o.. elim kapının tokmağında, yerler tak tak'larla dolu, açıyorum kapıyı.. elindeki şişeyi bana doğru uzattığında, çocukluk düşleri kaçışıyor içeri..

ayakkabılarını çıkarmamasını söylüyorum.. çünkü yerler pis.. "hangimiz temiziz ki" diyor.. önce anlamlandırıp konduramasam da bir yerlere, katılıyorum sonra, biraz da istemsiz, "hangimiz temiziz ki"..

en köpüklüsünden bir kahvenin renginden çalma çırpma koltuğuma oturuyor. gözleri geziniyor duvarlarda, aklı bende, elimdeki bir şişe dolusu şarapta, söyleyecekleri ve dinleyeceklerinde belki.. oysa sözüm yok benim ona.. onun da bana olmadığı gibi aslında..

biraz ortalık ve dağınıklığımdan konuştuktan sonra, sıra hayatın en lüzumsuz sorunlarına değiyor; hastalıklara, parasızlıklarına, ölüme.. zaferler ve kaybedişlere sonunda.. beni nasıl olup da elinden kaçırdığından bahsediyor şakayla karışık, bunu söylüyor tam olarak..

sen tam bana göreydin oysa, nasıl oldu da olmadı seninle diyor.. gülüşüm dudaklarımın arasında sıkışıp kalıyor.. gülüşlerim içimden gelmediği için, dışarı da çıkmak istemiyor belli ki.. çünkü benzer soruların işaretleri, çengel çengel sarkıyor gözlerimden, kulaklarımdan.. ben nasıl oldu da kaybettim seni.. nasıl oldu da görmedim, bilmedim benden'liğini, ben'liğini..

anlattıkça kendinden geçen halini, hayallerini, anılarını dinleyip gördükçe biliyorum ki bendensin..
ve ben kendimi dinleyip hatıralarımı, düşlerimi söyledikçe geçmişte bir yerlerde buluyorum seni..
hiç olmamış olduğun halde, hiç dün'lerimden çıkmamış gibi..
sanki bundan 4 gün önce bir kafede otururken karşıma çıkmamışsın gibi..

boynumda lacivert atkımla üşürken ben, kapalı mekanlar hissizliğime çare olmaz, ısıtmazken beni "kitabı beğendiniz mi?" sorusunun tenime değen ateşini bir ben bildim o an.. bir de elimdeki kitap.. avuçiçlerimi terleten sorunun netti yanıtı biraz da dil tutulmasından, "evet"..

sana deyip diyebileceğim en manalı "evet" buydu oysa.. diğerlerinin yolu "yapım aşaması"nı çoktan geçmişti, çukurlarla dolu ve dahi kapalıydı..

kitap, kitapları, yazar, yazarları getirdi ve kalabalıklaştı aniden masam.. sonra atkım yol aldı boynumdan, kayıverdi terleyen avuçlarımın arasından.. nihayet kısa bir cisim belleme faslı,

- ismin nedir?
+nazlı
- ben de sinan..
+çok sevindim tanıştığımıza
- ben de nazlı..

ilk gibiydi.. tanışmak ilk kez olanın adıydı ya, hani, bir kez olur biterdi.
ama ben belki ilk soruda daha, bir bakışta ve onu takip eden her kapanışında gözünün, açılışında hatta bildim seni kendimden.. içimden bir yerlerden bildim seni.. hem eskilerinden zamanın, hem de en kuytu köşelerimden..

az önce kapıda duran, şimdi kahverengi koltuğumda oturan adam..
bir kadeh şarap içecek az sonra en kırmızısından..
o içecek, dudaklarım boyanacak benim de..

21.5.08

sen böyle yapınca

bir sessizlik hüküm sürüyor.. elimin değdiği her yerden gürültüsü kendinden büyük ağızlar çıkıyor.. buna rağmen her yer sessiz.. görüntüler var yalnız ve ben..

ben çekip giderken ve biraz da farkında değilken çekip gittiğimin, ardımda bıraktığım o koca şehir bir virajlık dönüşün ardından serildi ayaklarımın altına.. gitme demedi, kal da.. ama daha ziyade "gitme, sonra kalırsın" der gibiydi gözleri.. evlerin, sokakların ışıkları pırpırlanırken, gözlerinde göz yaşını saklar gibiydi..

oturduk seninle bir gün evvel.. taze çay hususunda sözler uçuştu, deminden, poşetinden, sallamasından.. böyle başladı o konuşma.. sen, ben, ailen, gailem.. her biri konuşuldu sonra.. yok konuşulmadı da sanki bir şarkı ritminde, türkü tadında, aksayarak, akarak söylendi.. benim karşımda bir çift göz, gözlerin ardında bir ömürlük sevdalar, yalanlar, yıkımlar ve dirilişler vardı.. ben o esnada, ayakta kalma çabasındaydım yalnız, hiçbir şey yoktu gözümde..

"bazen seni anlamıyorum.. kararsızlıklar içinde yüzüyorsun.. ne ileri gitmek ne geride kalmak var aklında.. zihnin ayaklarını umursamıyor, kalbin ellerini.. yaptığın yapmadığının yanında küçücük kimi zaman, kimi zaman yollar kadar uzun ve karmaşık.. ben olsam.."lı cümlelere boğuyorsun bir anda beni.. oysa ben, seni izliyorum hayranlıkla.. elindeki bardağa sanki senin bir uzvunmuş gibi aşkla bakıyorum ya da bana takıldığında içimin kıyılarına kaçmak isteyen gözlerini, biraz da abartılı bir özgüvenle, hatta bunun ulaştığı ukalalıkla seyrediyorum, içim içime çarparken.. ama sen.. "ben olsam" diyor ve beni anlamadığından yakınıyorsun.. sen böyle yapınca içim içime çarpmaktan vazgeçiyor.. bu vazgeçişi uzun sürmeyecek olsa da belki, bir kere cayıyor işte..

beni bildiğini bildiğim, beni anladığını gördüğüm bir seni seviyorum en bencil halimle.. daha fazlasını yapar insan bedenim biliyorum, fakat ısrarla bunu istiyorum bayilerinden ve ısrarla tüketmeye çalışıyorum..

nihayet kalkıyoruz oturduğumuz yerden, bardakları hayli sert bırakıyoruz masaya, sevmiyoruz zira sallamasını çayların.. ayaklarım yerden kesiliyor seni öpebilmek için.. topuklarımı kaldırıyorum yerden ve yükseliyorum parmaklarımın ucunda.. erişemem yoksa yanağına, öpemem benden günlerce uzak yanaklarını, değemem tenine.. değiyorum sonra.. bir serinleme, bir inleme içimde benden geldiği meçhul..

sonra her yer sessiz.. yer yer sağanak yağışlı gözler..

14.5.08

Aklım Sende Kalır

Ferhat Göçer'in yeni albümü müzik marketlerde yer aldı, kulaklara da bir şarkı çalındı..

Çok Sevdim İkimizi isimli bu albümün 4. şarkısı..
"Aklım Sende Kalır"

"Korkarsan karanlıktan ışığın ben olurum
Korkarsan yalnızlıktan yoldaşın ben olurum"

Bir göz atın, dinleyin, "iç"erleyin derim..

8.5.08

kuş!

Bazen pek çok başlangıç ve bitiş neredeyse eş zamanlı olarak yaşanır. Utanmasalar kesişir, bir olur, öyle girerler hayatınıza da, o hayatı ya ihya ederler ya da perişan!

"İşte tam o zamanlardan biri, iyi olanı benimki" demek isterdi gönül. Ama benimki gayet orta halli ve gayet karmaşık bir yapıda seyrediyor yine. Buraları ise boşlamadım.

Şimdilerde yazıyorum. Ama yazmalar, düşünmeler ve yaşamalarla karıştığı zaman, daha da zorlaşıyor her şey; hem sizin, hem de yörenizde yaşayanlar için.

Ne konuştuğunuzu bilir oluyorsunuz, ne içtiğinizi, yediğinizi; ne size seslendiğinde insanlar bir defada yanıt alabiliyorlar sizden, ne de telefonunuzu aradıklarında..

Geçicidir diyerek geçiştiriliyor bu zamanlar itinayla..

Her ayın başında yeni bir başka başlangıç düşlüyor insan, her Pazartesi'den medet umuyor, her saat başını iple çekiyor ne hikmetse..

İnsanoğlu da ne garip canım, hem kuş misali o daldan bu dala, şen, hem de gamlı baykuş, fakat ısrarla kuş!..

17.4.08

Ara ardından Kent'e bakış

Şimdilerde blog sayfamla çok haşır neşir olamıyorum, sebebi biraz günlük meseleler, biraz gelecek debelenmeleri. Bunun için, siteyi takip eden arkadaşlardan hoşgörü rica ediyorum, geç güncellemeler, yenilik eksiklikleri sıkıcı oluyor bazen farkındayım. Fakat bu bir süreç, yakın zamanda hızlanacak, hem yazılar, hem Aslı.

Son yazımda maçtan bahsetmiştim. Yazdıklarım bugün de hissettiklerime paralel. Ben inandığım renklerin arkasında dururken onlar da yüzümü karartmadılar gördüm ki.. Bizim yüzümüzü düşürmediler yere, güle oynaya döndük İngiltere'lerden.. Bu yolculuk "yeni bir başlangıç" için gayet güzeldi. Dilerim devamı da gelir..

Aslında aklımda çok zamandır bir spor blogu açma fikri var, orada sadece spor yazıları yazmak istiyorum ama ne kadar ilgi çeker, beğenilir, yakıştırılır(!) orasını bilemiyorum. İlerleyen zamanlarda, belki yeni sezonda, kim bilir..

Dedim ya bu aralar seyrek ziyaret ediyorum ben burayı. Fakat neredeyse her gün kontrol ediyorum kaç kişi gelmiş gitmiş diye, eksik olmayınız efendim, teşekkürü borç bilir, öderiz hemen..

Bu gece, biraz Bizans İstanbul'u üzerine çalışır ve düşünürken Kavafis düştü aklıma.. Ne çok zamandır okumuyordum onu, ihanet gibiydi benimki. Çünkü bir zamanlar delisi olduğum, şiirlerini elimden düşürmediğim adamı ihmal etmiştim kaç zamandır. İstanbul'un, Konstantinopolis olduğu zamanları konuşur, okur, yazarken Konstantinos Kavafis'in bir şiiri yer alsın istedim blogumda.. Hem şimdime, içime, hem de dışıma uyan bu şiir bir iki gün sonra "eski yazılardan biri" olmak üzere geliyor kıyısına sözlerimin..

Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın.

Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.

Çev. Özdemir İnce&Herkül Milas

30.3.08

Futbol, Asla "Sadece Futbol" Değildir!


Geçtiğimiz günlerde yazdığım ama rötarlı olarak bloguma eklediğim "youtube" yazısı tam da gününde, sitenin erişime yeniden açıldığı günde bu adreste yer alır oldu. belki yeni yeni o yazıyı okuyanlar, aslı herhalde geriden takip ediyor gündemi demiş olabilirler, yok, öyle değil olayın "aslı". yazı, hadisenin hemen ardından yazılmıştı, siteme geç taşındı yalnız, bu böyle bilinse güzel olur..

geçmiş olsun hepimize, erişebiliyoruz artık sitemize! lakin bu elbette gölgelememeli memlekette yaşanan "sansür" gerçeğini, aksine, böyle manasız yasaklar karşısında sesimizin biraz çıkmasına vesile olmalı..

geçmiş günün hikayesinden, "günün" hikayesine gelelim biraz da.
derler ya hani, futbol halkların afyonudur diye.. evet, sanırım sucuğuna bayıldığım afyon'dan sonra, en bi' sevdiğim afyon bu benim; futbol.

beni bilenlerin bir kısmı, ne kadar "samimi" bir futbolsever olduğumu da bilir.. bu samimi futbolsever konusunu ilerleyen günlerde burada irdelerim illa ki değinmişken. öyle ya da böyle, bir şekilde, elinden geldiği, sesi, nefesi yettiğince de Fenerbahçeli olduğum da, yine o "beni bilenlerin bir kısmı" tarafından şiddetlice bilinir.. şimdilerde ise yeni bir heyecan var tabi başımızda, Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final heyecanı.. daha önce başımıza gelmemiş, bizi henüz sarhoş etmemiş türden bir heyecan..

2 nisan akşamı Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda oynanacak Fenerbahçe-Chelsea maçından evvel, bugün oynanan Chelsea-M'boro maçında bir grup renktaş tribünde kendini gösterdi, Chelsea taraftarı ile erkenden tanıştı. Hem de ellerinde "we are coming" yazan bir pankartla..

Antu.com'dan okuduğumuz, öğrendiğimize göre Emre Akın, Barlas Baykan, Ahmet Cemal Dedeoğlu ve Enis'e, Fenerbahçe'yi şimdiden İngiltere sokaklarında, statlarında, kafelerinde, İngiltere'nin her bi' yerlerinde destekledikleri için teşekkür ediyorum kendi adıma. Siz orada, biz burada destek olacağız, emin olun. İngiltere'deki maçta biz olamasak da, orada olacak dostlarımız ve sizlerle aynı heyecanı paylaşıyor, sevinçli haberler işitmek umuduyla geri sayıyoruz..

27.3.08

youtube'un oyuncaklığı sorunsalı

bilmem kaçıncı kapatılmasının ardından, insanların daha da bir sesinin çıkmamasına sebep olmuş şu youtube..
nasıl mı, anlatmalı..

ilk zamanlarda, hani höt diye türklüğe hakaret, bilmem ne ayağına bu siteye erişim engellendiğinde, herkes bir galeyana gelmiş, televizyonlar neredeyse son dakika gelişmesi olarak hadiseyi duyurmuş, internetteki haber siteleri ise harbiden son dakika haberi olarak yazıp çizmişlerdi youtube'un kapatılmasını.

ama bugün, youtube'a erişimin engellenmesinin üzerinden birkaç gün geçmişken, herkeste bir proxy telaşı, bir illegalite merakı almış gidiyor.

evet, elbette biz bu siteye girmek, olan biteni videolar aracılığı ile takip etmek istiyoruz ama bu kadar da değil. madem bunun bir "hak" olduğu kanısındayız, o zaman ne diye antin kuntin işler peşindeyiz? yazalım mevcut bir "www"nun arkasına "youtube.com" diye, girelim şu bela siteye!

öte yandan, ayrıca üzerinde durulması gereken bir nokta daha var ki, o da hepimizin bu engelleme kararı alındığında "youtube'a nasıl gireceğiz ulan?" sorusunun peşine düşmemiz oldu. halbuki biz de yanılgı içindeyiz. adamların istediği oldu, normal şartlar altında siteye erişim engellendi, biz de düz duvara tırmandık, allem edip kallem edip girdik siteye.

girdik de ne oldu, karar bozuldu mu? hayır. yok yere, sebepsiz bir biçimde, yine türklüğe hakaret zart zurt diye önümüze bariyerler çekildi mi? çekildi.

bizim bu aşamada siteye girip girmememizin, yahut giremememizin bir hükmü yok. önemli olan bu haksız sansüre ses çıkarmak ya da çıkarmamak. biz, kimilerinin istediği, oldurmaya çalıştığı gibi sessiz olmayı, suskun kalmayı seçtik. ama tabi alttan da kural neyin tanımadan delik deşik ettik, girdik siteye.

ama amaca ulaşmak isteyenler, kanımca ulaştı.
herkes "oğlum açarlar iki güne kadar bekle azcık, al burdan gir" dedi sustu ya da nihayet "tepkisizleşmeye var mısın yok musun" yarışmasında yine oynuyoruz birinciliğe..

26.3.08

sav

tevazu, hakikatin yanında sahte yüzünü gösterir..
hakikat siler tevazunun puslu camını, "aslında" olanı biteni gösterir gören göze..

20.3.08

YakışıksızKarmaşa

Almadım
Vermedim
Sen beni yenmedin,
ben de seni..
Sonra?

Bir Sergi Haberi

Tanrısal Gücün Elçileri: Antik Tıp Aletleri

*

Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi, Anadolu'da
bulunan antik tıp aletlerinin yer aldığı 'Tanrısal Gücün
Elçileri: Antik Çağda Tıp Aletleri' sergisi ile açılıyor.

Sergi Türkiye'de 'bir hastane içinde kurulan ilk sanat galerisi' olma özelliği taşıyan VKV Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi, Tunç Devri ve Roma dönemine ait 200'ün üstünde eserin sergileneceği 'Tanrısal Gücün Elçileri: Antik Tıp Aletleri' sergisine 29 Mart'ta ev sahipliği yapacak.

Tıpta kullanıldığı tahmin edilen araçlar ve insanların kişisel bakımları için kullandıkları aletlerden oluşan sergide yer alan eserler arasında; kaşıklar, kulak sondaları, cerrahi aletler, merhem sürücüler, bakım setleri ve iğneler yer alıyor.
Sergilenecek olan eserlerin en ilginçlerinden biri de Tanrı Bes heykeli. Bir Mısır tanrısı olan koruyucu Tanrı Bes, Mısırlılar'dan başlayıp Roma dönemine uzanan ve az gelişmiş toplumlarda halen kötü ruhları kovduğuna inanılan bir figür. Sergilenen bu eser Batı Anadolu'da bulunmuş ve Roma dönemine ait.

Koleksiyonun sahibi Prof. Dr. Erdoğan Yalav, eserlerin Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi'nde sergilenme sebebini "Bir mesleğin geçmişini bilmeden içinde bulunduğumuz bilimi geliştiremeyiz" diyerek özetliyor. Yalav: "Geçmişi bilmek, nereden gelip nerelere vardığımızı görmek, insanların neler çektiklerini, ağrıyı nasıl yok ettiklerini öğrenmek adına bu eserleri sanatseverlerle paylaşmak istedik" diyor. Sergi, 30 Mayıs tarihine kadar açık kalacak.

*Asklepios, Yılanlı asası ile Yunan söylencelerinde Apollon’un oğlu olarak geçen hekimliğin kurucusu.

16.3.08

Fotoğraf Samimiyeti

bu enteresan bir samimiyet.
samimiyetten uzak ama bir o kadar da samimi!

geniş katılım sağlanmış bir toplaşkada, alkol kanda dolaşır ya da muhabbet bağına girilip bağcı tarafından kovalanırken bir tebessüm de gelir oturur adamın yüzüne gözüne, kalkmak da bilmez. zaten kimse bu tebessüme de kalk git demez. aslında bu yalnızca bir girizgah, olayı detaylar üzerine inşa edebilmek için nafile bir çaba da diyebiliriz.

bu geniş katılımlı toplaşkanın iştirakçılarından bazıları birbirini nah şu kadarcıkkenden tanırken, kimileri nah bu kadar bile bilmez bi diğerini.. ama dem kaynaşma demidir ve işte bu sebeple herkes çılgınca sosyalleşmektedir.

an gelir, bir zıpçıktı çıkıverir elinde bol flaşlı bir adet "an dondurucu" ile.. bunun dijital olanı makbuldür tabi, lakin sıkıştığında adem, en teknolojiden uzak teknolojilere mensup olanlarını da kullanılır..

tam da o esnada, o birbirini "nah bu kadar bile bilmez" kimseler yan yana düşer, siz deyin "peynir", fotoğraf çeken desin "üçyüz otuz üç", sözün özü bir fotoğraf makinesine baktırma çabası, fotoğrafta ısrarla gülerek gösterilme gayreti sarar ortalığı.. kısacık bir süre zarfında ise bir el ve dahi kol, hiç tanımadığınız o "kimse" ile sarmaş dolaş oluverir, yanak yanağa verilir, saçmalamanın tavan yaptığı raddede ise dudaklar kavuşur..

flaş patlar, gözler cosurdar, perde kapanır..

ve o bir anda kendini fazla yakın bulan ama aslında "el" olan grup dağılır..



işte biz de buna fotoğraf samimiyeti deriz..

11.3.08

HariçteN GazeL



Yepyeni bir edebiyat dergisi var a dostlar!
Böyle de duyurula!

Adı Hariçten Gazel, ben aldım okudum, gayet de keyifli, okunur, üzerine düşünülür olmuş ortaya çıkan dergi. Tasarım güzel, yazar kadrosu güzel, mevzular, dosyalar güzel...

Evvela bir internet sitesini ziyaret edip bakmalı,
http://www.harictengazel.com
Aynı siteden yola çıkarak da en yakın kitabevine gidip dergiyle haşır neşir olunmalı.

Hariçten bir gazel, lakin gözlerine dokunmak maksatlı insanın, e biraz da yüreği ile ruhunun kıyısına hani. İşi edebiyatla olan beri gelip uzansın şöyle elinde dergisi, dalsın sözcüklerin dünyasına, gayet hariçten!

1.3.08

Mahşerî Bir Cümbüş!

Şimdilerde ortalığı kasıp kavuran bir tiyatro topluluğu var, Mahşer-i Cümbüş.
Onları yaklaşık iki sene önceden beri izleyen ben ve değerli dostum Ceren, Adı Yok dergisi için ekip üyelerinden Yiğit Arı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş, oldukça eğlenip keyifli bir sohbete dalmıştık..

Gün geldi, onlar Osmantan Erkır'ın da desteği ile hak ettikleri ilgiyi görüyorlar.. Bugün Türkiye'de canlı yayında doğaçlama tiyatro yaparak seyirciyi kahkahalara boğuyorlar. Beyaz camın ardından hem de..
Ne de iyi yapıyorlar..


Aşağıda, 2 yıl önce Mahşer-i Cümbüş ile yaptığımız bir söyleşi var, ilgililere duyurulur..

"
Bir Adı Yok salı toplantısının ardından, Ceren bir tiyatro oyunundan bahsetti. Şöyle iyiler, böyle güzeller dedi ve sohbet “e madem bir yerlerde insanlar güzel işler yapıyor, gidelim tanık olalım” cümlesiyle nihayete erdi. Kalktık gittik. Şahit yazdılar bizi, kayıtlara geçtik. Pek eğlendik.

Taksim’de elektrikler kesikti bir cumartesi akşamı,. Biz bir kafede mum ışığında oturmuş Mahşer-i Cümbüş ekibinden Yiğit Arı ile konuşma sevdasındaydık. O ise bir saat kalan oyununun elektrik kesintisi nedeniyle başlayamamasından korkmaktaydı. Haklıydı. Fonda İstanbul vardı, bir hafta sonu hangi “megakent”te elektrikler kesilirdi?
Bu sinir harbi esnasında soruverdik Mahşer-i Cümbüş ne ola ki diye, Yiğit başladı anlatmaya…

Kalabalık ve eğlenceli topluluk demek. Açık tribün taraftarı gibi. Arapça’da böyle bir tanım var. Yaptığımız iş doğaçlama tiyatro. Seyircinin kurallar çerçevesinde ve sorularımız doğrultusunda bizi yönlendirmesiyle başlıyor ve metne bağlı kalmadan devam ediyor. Sahnede oluşturulan bir oyun. Sekiz kişilik bir ekibiz. Sahnede ikiye bölünüyoruz. Bir çağrışım istiyoruz seyirciden. Örneğin, bir toplu taşıma aracı söylemelerini istiyoruz. Ve başlıyoruz oyuna.

“Nasıl geldi peki bu sekiz kişi bir araya?” sorusuyla giriveriyoruz araya. Yanıtlıyor, “hepimiz Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdik. Orada öğrenciyken başladı önce.” Ve devam ediyor. “Bizim en büyük şansımız ne yapmak istediğimizi biliyor olmamızdı. Belki devlet tiyatrolarının hali pek doğru düzgün değil, özel tiyatrolar ise zaten az ve maddi sıkıntı yaşıyorlar bunlar engel belki oyuncular için ama ana sorun niyetin belirlenmemiş olması. Biz yapmak istediklerimizi biliyorduk mezun olduğumuzda.”

Sohbeti gerçekleştirdiğimiz mekan mahşer-i cümbüş’ün binasında. Sonraki soru hazır haliyle, bina faktörü önemli midir tiyatro için? “Salonlu” olmak iyi midir?

Binamız var, tabi avantajları var bunun ama zorlukları da var. Prova sorunu oluyor en başta salon yokken. Oyundan iki saat önce gidiyorsun binaya, provanı alıyorsun, oynayıp kira paranı verip gidiyorsun. Ama binayla tiyatro bir kimlik kazanıyor. Örneğin biz bu binayı çok yönlü kullanmak istiyoruz. Alt katta bir bar var, yukarda da fuayemiz. Fuaye ufak bir kafe olacak. İnsanların hayatına tiyatroyu bir şekilde sokmak da istiyoruz bununla birlikte. Ama tabi binanın artılarının yanında pek çık sıkıntı da geldi. Bürokratik anlamda tabi. Adını duymadığımız vergiler vermek zorunda kaldık, şaşırdık.

Onun cümlesi biter bitmez biz de şaşırdık. Çünkü bir derbi maç vardı ve bir gürültü koptu. Fonda “gooooolll!!!” sesleriyle, katıldıkları organizasyonları sordu Ceren, neler yaptınız şimdiye dek, var mı yakın zamanda bir program?

Pek çok ilde pek çok festivale katıldık. Bunun yanı sıra bazı ekiplerin toplantılarında sahne alıyoruz. Ayrıca Barışarock’ta bir workshop düzenledik. Çünkü oynamak sadece oyunculara has bir olgu değil. Tiyatroyla hiç ilgisi olmayan insanlara iki günde üçer saat anlattık doğaçlama tiyatroyu. Ve ikinci günün sonunda bir de oyun sergilediler. Çok da keyifli bir çalışma oldu…

“Peki seyircileriyle böyle bir çalışma yapacaklar mıydı?” Bizim bünyemize hükmeden soru buydu, sorduk da…

“Yakında birlikte doğaçlama tiyatro kursları başlayacak.” dedi Yiğit. “İki aylık bir kurs olarak düşünüyoruz. Basamak basamak ilerleyecek ve ikinci ayın sonunda bir de oyun sergileyecekler. Ayrıca tiyatro yapmak isteyenlerin binamızı da kullanmalarını istiyoruz. Bu yönde gelişmeler olursa onları da değerlendiririz.”

Sohbet sürerken ben de bir yandan kalkıp fotoğraf çekmeye başladım. Sanmayın ki elektrikler geldi diye fotoğraflarımız ışıl ışıl. Flaşlı çekim yaptık, bilginize…
Bir soru daha geliyor patlayan flaşlarla aydınlanan mekanda Yiğit’e, “ne okur mahşer-i cümbüş?”

Tüm ekip Don Quijote’u okumaya başladık şimdilerde. Ortak bir külliyat oluşturmak istiyoruz. Ayrıca bir de Peter Brook’un Açık Kapı kitabını okuyoruz. Tiyatro hakkında daha kuramsal bir kitap.

“Tamam böyle çok keyifli ama ileride oyunlarda değişiklik olacak mı biçim açısından? Ayrıca bir de bağlı kaldığınız bir metin yok, peki ne çalışıyorsunuz provalarda” diyor Ceren… “İlerde belki yarışma mantığı olmayan, sadece doğaçlama oynanan tek oyun olan “long form”u denemek istiyoruz. Provalara gelince, provalarımıza antrenman diyoruz biz, malum tiyatro sporu yapıyoruz… Anlatılacak şey’in değil, anlatım yöntemlerinin provasını yapıyoruz.”

“Başınıza gelen aksilikler ya da komik hadiselerden bahsetsene biraz…” diyoruz. Benim parmağım kırıldı, bir kapı sahnesi oynarken. Kapıyı ittim, geçtim sahneye. Ama parmağımda bir sızı, kanlar fışkırmaya başladı, abartmıyorum “fışkırdı”… Parçalanmıştı parmak ucum. Oyun bölündü hastane falan derken gayet hareketli bir oyun oldu… Pek çok başka hadise oldu tabi. Mesela bir oyunun başından itibaren seyircilerden biri sataşıyordu bize. Sarhoşmuş adam. Anladık, bozuntuya vermedik. Neyse, tabi oyunun oynanabilmesi için seyircilere soru soruyoruz. “Durun bi Dakka! Ben de tiyatro oynadım, olmaz böyle!” dedi, kalktı sahneye geldi, “hadi hep birlikte ampul olalım” dedi… Bir de biz eskiden kafe-barlarda oynuyorduk oyunları bir gösteri yapacağız, biletleri sattık, mekanın sahibi geldi, “bu akşam “club party” var, oynayamazsınız oyunu” dedi. Donakaldık ve oynayamadık tabi. Oyunun başlamasına da 10 dakika var ama elektrikler yok ortada henüz. Oynayamayız bu gece de…

Böyle bitti Yiğit’in cümlesi. Elektrikler de uzunca bir süre gelmedi. Biz de çaresiz, döndük yurdumuza. Ama bir sonraki oyunu izledik. Sahnedeki oyuncuyla oyun esnasında muhatap olmak çok keyifli ve alışkın olmadığımız bir durum. Arkadaş toplantısında gibi rahat hissediyor insan kendini ve eğleniyor. Takdir edilmesi gereken o kadar çok şey var ki aslında…

Seyirci alkışlar ya konumu gereği, ellerini birbirine vurmadan önce bir daha düşünmeli “Ben doğru adamı mı alkışlıyorum” diye. İzleyin mahşer-i cümbüş’ü ve bu soruyu da geçirin aklınızdan. İnlesin salon alkışlardan…

Aslı Aker
Ceren Baykal
"

Not: Söyleşi Adı Yok dergisinde yayımlanmıştır. Ayrıca belirtmek gerek, Sevgili Yiğit ekibin 8 kişi olduğundan bahseder, evet o sıralar öyle idiler gayet.. Kalmasın soru işaretlerine bahane.. :)

22.2.08

Öhöm

100 gönderi geride kalmış..
Ne çok olmuş..
Kimi zaman kocaman, kimi zaman minicik yazılar ekledim buraya, kendimden, bir yerlerden, birilerinden..
Güzel oldu. Ben bu işi sevdim. Yazmanın "bu türlüsü"nü.

Bahar evveli bir ruh hali var şimdi içerilerimde bir yerlerde. Böyle bir şenlikli bir yaslı. Ama güzel yine de, heyecanlı. Ritmi bozuk biraz lakin ahenkli.. Garip. Çirkin ama sempatik bir ruh hali.

Uzun zamandır bir yerlerde yazmıyorum. En son Kül Öykü'de yayımlandı bir yazım, ondan beridir hareketsizim. Artık yazmak vaktidir.

Bir çocuk kitabı projesi var kafamda. Anahatları belli, detayları da çizmeye çalışıyorum henüz yazma işine girişmeden. Bakalım nereye varacağım.

Haberleri alacaksınız bu cepheden, hani bir merakınız varsa konuyla alakalı, gidereyim dedim.

Aslı, İstanbul'dan bildirdi.

17.2.08

kar!



Uzun zamandır yaşamadığım türden bir heyecan yaşıyorum iki üç gündür, çocuklar gibiyim adeta. İstanbul'a kar yağıyor, ben eğleniyorum..
Sabah yine karla uyandığımda evimin bahçesinde, karşı dairemde oturan çocukların yaptığı kardan adamı gördüm, güldüm..

Karın insan üzerindeki etkisi incelenmeye değer, sonuç budur vardığım..

Çıkın dışarı, havanın soğuğu iliklere işlerken bir yandan da diriltiyor insanı..
Kardan adamlar, kartopları.. Pek acayip, güldürüyor insanı..

15.2.08

esin

sizin hiç tek dönemde yirmi dersiniz oldu mu?
benim oldu,
kör oldum..

13.2.08

logos

...
-İçime attım.
En iyisini yaptın.
-Sen öyle sandın.
E konuşsaydın o zaman.
-Konuştum da daha evvel.
Ne oldu?
-Ne olacak…
Ne olacaktı öyleyse?
-İçimde kaldı.
İyi olmuş sana.
-Sevmiyorsun beni.
Nereden çıktı ki şimdi?
-Anlarım ben.
Anlarsın. İçine atarsın sonra.
-Atarım. İçim benim içim, attığım yer de benim, “attığım” gibi..
Atarsın. İçine ata ata anlarsın.
-Sessiz olamıyorsun değil mi beş dakika?
Sessizliği içimde olduruyorum ben, gürültüsü dışarıda sükunetimin.
-Olamıyorsun sessiz.
Evet, ben daha ziyade içimde oluyorum ne oluyorsam.
-Alkışlanası bir insansın ayakta.
İğnelerin değiyor topuğuma.
-Yürüyemiyor musun? İlerleyemiyor musun yoksa..
Varsın iyi ki, gerilemiyorum sayende.
-Güldürüyorsun sen beni.
Bir şey yok başka yapabileceğim.
-Başka bir şey vermeni istemedim ki senden ben.
Gülüşler vermemi de istemedin sen.
-Biliyorum.
Her zaman olduğu gibi.
-Çayın altı yanıyor mu?
Uzun zamandır.. Altı üstü yanıyordur herhalde.
...

8.2.08

Bir şehiR

Bir şehir nasıl bu kadar hızlı solabilir, anlamak mümkün değil.
Ben eskiden kaldırımlarda yürürken gülen, selamlaşan insanlar görürdüm burada. Yine aynı kaldırımlarda ağaçlar yaşardı, köklerine yakın yerlerinde çiçekler açan. Sokaklarından geçen arabaların camlarından arızalı kollar, sesler çıkmazdı sinir harbi içinde. Bir şehir, her türlü insanı sırtında taşır kimseye gıkını çıkarmazken nasıl bir anda tüm renklerini kaybetmek üzere çırpınır, anlamak mümkün değil.

Biz, sarı, mor, yeşil, kırmızı.. Biz bu şehirde, farklı renklerde yaşamaktan memnunduk. Birbirimizle kaynaşır başka renkler olurduk; yepyeni, gün yüzü görmemiş, yenidoğan renkler.. Bilmediğimiz dillerde şarkılar söylerdik birbirimize, çalındığında kapımız, kapımızın ardında daha evvel tadını geçelim, adını bilmediğimiz lezzetler olurdu bakır kaplar içinde..

Bir şehir nasıl bu kadar hızlı soldurulur..
Anlamak mümkün değil..

25.1.08

"Acaba nedir nedir?"

Burası bir garip liman.
Yolları birer tümsek insan kapanı. Rüzgarı iğne iğne tende.
Gecesi ve günü arası pek kısa. Günü aydınlık, gecesi kara en karasından.

Burası bir kara zindan.
İçi dışı nemli yalnızlık, bir koku sarmış etrafı.
Duysan, düşer hayatı koklayan yerlerin..

Burası bir "gökyeri", derin.
Aklını karmakarışık eder gürledi mi. Fısıldadı mı kulağına,
zannedersin biri döver seni diliyle, öyle kanar kanım kanım her yanın.

Burası.
Neresi?

9.1.08

Ait

Şimdi çağırsam buraya gelecek bir adam var.
O, senin adamın, yanıldığın zamanlarda başladığın bir ilişkinin sol yanı.
Şimdi çağırsam buraya koşarak gelecek bir adamın var.
Kadınlığını ayakları altında ezen,geriye bakmadan giden..
Adamın..

Ne düşünüyorsun gözlerini sana diktiğinde, kalbini gördüğünü mü.. İçini titreten sözler söylediğinde dili, karşısında duran kadının sen olduğunu mu sanıyorsun.. Acısını bilmediği hal’lere katlanır ya insan, bilmeden katlandığını da.. İçindesin işte böylesi bir bilinmezin. Aklın, kalbin bir olmuş oynuyorlar o adamın oyununu sana, gözlerini kapatıp önce, ateşe atıyorlar seni.
Görmüyorsun, hissetmiyorsun, ayırt edemiyorsun kötüyü iyiden.

O konuştukça, beni anlatıyor sana, saçlarının her kıvrımında yıllar sakladığını, kaçak bakışlarının aslında kaçak bakışlardan fazlası olduğunu, ellerinin üzerinde ne kadınlar, çocuklar yetiştirebileceğini, ne hayatlara yuva olacağını söylerken bedeninin, aslında beni arzuluyor. Her gece kıvrılıp sızmışken kıyına, dua ediyor tanrısına düşlerinde görmek için beni..

Sen.. O sırada, gülücükler içinde boğuluyorsun, ayakların kesik yerden, dolaşıyorsun yaşadığın şehrin göğünü, sağını solunu.. Nefesin kısılıyor mutluluktan, nefesin kesiliyor.. Mutluluktan sanıyorsun..

Şimdi çağırsam buraya gelecek bir adam var..
O senin adamın..
Acımıyor mu sol yanın?

5.1.08

Seyir

Sana pencere pencere bakıyorum.
Bir şehri izler gibi çakıldığım yerden. Bir şehrin gecesini gündüzünü, hırlısını hırsızını, akıllısını delisini izler gibi bakıyorum sana tüm gün, kendisini aslında çoktan terk etmiş bir binanın üçüncü katında. Ne çok alçakta, dibinde yerin; ne de çok yüksekte, insandan uzak..

Tasam ne bilmiyorum, tasam var mı bilmediğim gibi..
Yalnız buradan, olduğum yerden işte, seni izliyorum..

yok'la'ma!