27.12.12

Ev durmaz



Oraya gidersin. Yıllar öncesinde bambaşka bir fikirle, duyguyla, kafayla gittiğin yere. Orası zaten aynı kalmamıştır, içten içe bilirsin de, kendin hangi ara bu kadar değişmişsindir acaba? Sen böyle değişirken sana sormuş musundur hiç?

Neyse, yine de gidersin işte.
Bakarsın, o ev yerinde midir, evin altındaki fırının simitleri taze midir hala, eve komşu parkta, geceleri basketbol oynayan gençlere yüklenen yaşlı adam sağ mıdır..

Herkes sabittir. Ev hariç. Ev durmaz çünkü. Hangi ev durmuştur?
Tabii ki dolmuştur yeni isimlerle, apartman kapısındaki zil onları ele verir. İhbar etmesi şöyle dursun, sesin çıkmaz. Büyüklük bende kalsın der, bağışladığın bir geçmişi arkanda bırakır yürürsün biraz ana caddeye, biraz yunus heykeline, biraz da denize doğru.

Kızım seni özledim gelinim sen anla..  

17.12.12

Baler’le Kahve Molası üzerine...



 Baler’i stüdyoda yakaladık...” gibi klişe bir cümleyle başlamayacak bu albüm söyleşisi. İçiniz ferah olsun. Başlayalım.

Önce eşini tanıdım, okuyacağınız sohbetin bir yerlerinde mutlaka görünecek o güzel kadını. Sonra kendisiyle tanıştım, “Bal Baba” dedim ona.

Baler Eskibatman’dan söz ediyorum. Geçtiğimiz aylarda kariyerinin “müzik” odasını enfes bir albümle ışıldatan Baler’den.

Eskibatmanlar çok güzel insanlar. Eskibatmanlar çok kıymetliler. Adeta hayatımın sahicisinden sonra en sahici ailesi onlar.

İşte o Eskibatmanlar’ın Baler'i ile albümü Kahve Molası üzerine söyleştik. Olduğu gibi aktarıyorum ne varsa. Keyifle okuyun. Bir yandan açın, Şahane Tembel size eşlik etsin!

Albümdeki teşekkür yazından, “asla yalnız yürümeyeceğini” biliyoruz. Kahve Molası hayata geçerken, seninle birlikte kimler çalıp söyledi?

Sosyal medyada ikide bir yazdığım üzere “Allah herkese benimki gibi bir arkadaş çevresi versin, amin” diyorum. Gerçekten bu albüm sürecinde ne kadar sevildiğimi anladım. Fotoğraflar, yaratıcılık, tasarım, yapım şirketi ilişkileri gibi milyon konuda, hep ilk telefonumda yardım buldum, çok şanslıyım gerçekten.  Çalıp söyleme işleri ise tamamen Cenk Eroğlu ile... o da Ankara’dan çok eski arkadaşım ve o da elinden geleni yaptı benim için. Albümler genelde daha kalabalık ekiplerle yapılır ama Baler ve Cenk olarak iki tabanca girdik stüdyoya ve bitirdik. Davulları Vlad adlı arkadaşımıza çaldırdık sadece, o da müthiş çaldı sağolsun. Albüm çıktıktan sonra da arkadaş çevremin çılgın desteği devam etti :) Son zamanlarda mutluluk böceği gibi dolaşıyorum ortalıkta sayenizde. Dedim ya, ballıyım ben, adımdan belli!

Ben albümü yolda dinlemekten inanılmaz zevk alıyorum. Kahve Molası’nı yol albümü olarak nitelemek bence mümkün. Duru, dinlendiren sesin ve incelikli müziğinin devamı gelecek mi? Kahve Molası uzayıp yeni bir albümle devam edecek mi?

Öncelikle çok teşekkür ederim güzel sözlerin için... ve sadece yazarlığın kadar kulağın ve solistliğin olduğunu bildiğim için şaşırmadığımı belirteyim. Yoksa teşhisin bir müzik otoritesi kadar mükemmel bence. Yol albümü, Brit ve Amerikan rock müziğinin “pop-rock” ya da “easy listening” diye tabir edilen kategorilerine oturur temelde. Ben tam olarak bunu yapmak istiyordum, sertliği ile rahatsız etmeyen ama yumuşaklığı ile de iç kıymayan, baymayan bir albüm olsun istiyordum; demek ki yapabilmişim, çok mutlu oldum bunu duymaktan. Eğer yolculukta bir albümün tamamını dinleyebiliyor ve “off” diyerek CD’yi çıkartmıyorsan, o iyi albümdür! Hatta ikinci tekrar dinleme isteğin oluşuyorsa mükemmel falandır :)

İkinci albüm konusuna gelelim; yine bu kadar zaman alacaksa istemiyorum! Canımdan bezdim... Şaka kısmını geçersek ikinci albümden ziyade single çalışmaları bana daha uyacak gibi Aslıcığım. Bu kadar uzun beklemek istemiyorum, bir sene kadar sonra birer ikişer parça paylaşmaya başlayabilirim sosyal medyada, zaman göstersin diyorum...

Yakın zamanda bir etkinlikte/konserde seni görebilir mi bu gözler, bu kulaklar dinleyebilir mi?

Gözler ve kulaklar... :) Göze hitap edecek çok bir şeyim yok gördüğün üzere ama kulaklara ziyafet çekmeyi çok isterim. Grup oluşturmak, beraber çalışacağım müzisyenleri bulmak adına sıkıntılı günler geçiriyorum bu aralar çünkü bugüne kadar hep kendim gibi, yani çalışma hayatındaki arkadaşlarımla çaldım. Şimdi benim proje daha büyüdü ama onların müziğe ayıracak zamanları artmadı maalesef. Bu yüzden yeni müzisyenler ile devam etmem gerekiyor ve en kısa süre içinde bu kişileri bulacağım kısmetse. Uzun süredir çalmıyorum, ben de çok özledim sahnede olmayı, her geçen gün mutsuz oluyorum resmen...

Birkaç cümleyle aşağıdakileri açıklamanı istesem senden bir de...


Ankara: Klasik tanımımı yapayım: İçinde yaşamamış, en azından üniversiteyi okumamış kimsenin sevmediği, ama bizim aşık olduğumuz şehir.

Bas gitar: Müziğin temeli! Solfej ve armoninin (ritm ve melodinin) buluştuğu tek alet. Çalarak şarkı söylemenin en zor olduğu alet... (evet, davuldan bile! İnanmazsanız bir müzisyen arkadaşınıza sorun)

Cenk Eroğlu: Tercümanım... ondan başkası benim beynimde dolaşanları bu kadar güzel biçimde bir esere çeviremezdi. Aklımdaki bütün fikirleri, hatalarını da düzeltip, üzerine değer katarak yedirdi albüme sağolsun.

Dart: Yapmayı sevdiğim tek spor! Türkiye’nin yükselen yıldızı... Olağanüstü bir sosyalleşme aracı, kardeşlik sporu.

Ev: Huzur ve keyif... içinden çıkmak istemediğim yer. Baksan, şu kadar da sosyal böcük dersin bana ama durum böyle...

Fenerbahçe: Tarifsiz tutku ve aşk. Bence Türkiye’de, çeşitli doğum hastanelerinde görevli Fenerli hemşireler var, doğumda bize çaktırmadan bir şey içiriyorlar, sonra ömür boyu aklımızı oynatıyoruz Fenerbahçe diye diye... ipleri benim elimde olmayan bir kavram yüzünden ruh halimin bu kadar tavan ve taban yapabilmesi beni sinir ediyor ama durum böyle... çok seviyorum, yapacak bir şey yok.

Göl İçinde Göl: ODTÜ’nün Eymir gölü :) ve onun kenarında akıtılan iki damla gözyaşı... pek de iki damla sayılmaz aslında, ama neyse...

Hayat: Siz fanilerin sonsuz sanıp şahane tembellik yaptığı ama benim kıymetini bir sebepten bildiğim macera filmi. Mutlu sonla bitip bitmemesi tamamen sizin elinizde, hiç bana bahane dizmeyin, kadercilik yapmayın!

İstanbul: Muhtemelen adına şarkı yapacağım ikinci şehir. Büyüleyici ve insafsızca, vicdansızca güzel. Öyle ki yanına sadece Rio’yu koyabiliyorum gördüğüm şehirlerden. Diğerlerinin hepsinden (elbette benim görebildiklerimden) açık ara güzel! Bir de benim zavallı Ankaram ile kıyaslayıp duruyorlar, yapmayın, ayıptır! :)

Kariyer: Hayat boyu yukarı gitmesi için uğraşmanız ve kendinizi geliştirmeniz gereken ama buna uğraşırken günlük hayatı ıskalamamanız gereken şey...

Lazım: Sevmediğim bir kelime... muhtaçlık, elde olmama durumlarını bildiriyor, tatsız.

Mrs. Eskibatman: Evlilik karşıtı olmama rağmen beş ömrüm olsa, beşinde de evleneceğim kişi :) çelişkiler insanı gibi konuştum ama o anladı, o da aynı şeyleri söylüyor çünkü...

Nazım Hikmet: İlginçtir Ran diye değil Eskibatman diye bitiyor benim ilk aklıma gelen :) kuzenimin adı çünkü... fakat tanımım şu şekilde olur: Can Yücel ile birlikte şiir sevmeyen beni, her mısrasında, dizesinde ya da dörtlüğünde hayretlere düşüren kişi. Bu kadar az laf ile bu kadar derin ifadeleri nasıl verebilir bir insan? Denk geldikçe okuyup hayranlık içinde yutkunuyorum... dediğim gibi, denk geldikçe... şiir sevmem ben normalde!

ODTÜ: Lise sonda meslek değil okul seçmeme sebep olan ve geri kalan hayatımda buna hiç pişman olmadığım yuvam. Bir gün bu memleketi önce kadınlar, sonra İzmirliler, Fenerliler ve ODTÜ’lüler kurtaracak!

Para: Allah’a kendisi için hiç yalvarmadığım bu yüzden de O’nun bana hep yettiği kadar verdiği takas zımbırtısı. Mutluluk ve arkadaşlık hariç epey bir şeyler alabiliyorsun kendisiyle... bu ikisine de faydası olabilir, ama “gerçeğini” alamaz.

Rakı: Geç tanıştığım güzide bir içkimiz :) Biracıydım ben ezelden beri ama şeker gibi olabiliyormuş mübarek... bir de o sarıları yok mu! Annem annem... :)

Somun: 7 kiloluk sevgi kelebeği kedimizin adı. Zannedersin içine köpek kaçmış... eve gelirsin karşılar, sevinir, giderken kapıya kadar geçirir, ikide bir “sevsene be adam!” yapar, top atarsın getirir vsvs. Baget adlı bir kardeş alayım ona diyorum...

Şahane Tembel: Gerçek tembel değil, hayallerini erteleyen kişi... yanlış olmasın! :)

Telefon: Hiç sevmediğim cihaz. Parmak ishali gibi saatlerce yazarım ama 3 dakika konuşunca daral gelir...

Umut: Sadece fakirin değil bütün insanlığın ekmeği. Bitince öldüğün veya ölmek istediğin, herkese lazım olan şey. Oksijen gibi neredeyse...

Üç: Rahmetli Muhan hocam (Soysal) gelir aklıma hep. Bir keresinde derste “Söyleyecek iki maddeniz bile varsa bunların kombinasyonundan üçüncüyü yaratıp sunuma mutlaka üç madde koyun” demişti. “İnsanlar ikiyi ve dördü unutur, üçü unutmaz!”... İlginç değil mi?

Votka: Bugüne kadar çok meraklısı olmadığım ama son dönemde oyuncaklı, meyveli çeşitleriyle ilgimi çekmeye başlayan içki. Flört seviyesinde bir ilişkimiz var kendisiyle...

Yalnızlık: Çok kuvvetli bir beste aracı. Hem zamanın oluyor, hem bunu kafaya taktığın zaman mutsuz oluyorsun; yani azıcık kassan başyapıt, senfoni falan yazarsın... ama daha önce beyan ettiğim üzere beste yapmak için sefil hayat yaşanmaz... yazıktır.

Zaman: Sağlıktan sonra en değerli ikinci şey... çarçur edilmesine çok kızdığım şey... zaman makinası icat edilirse sıralamada epey düşer lakin!

Bizi bir araya getiren, bu keyifli söyleşinin mimarı olan Galatasaray ve Fenerbahçe'ye büyük teşekkürüm var. 

Ayrıca Baler'in internet sitesi baler.biz'i izlemeyi, Kahve Molası'nı dinlemeyi unutmayın! 

3.12.12

Twitter'dan Nağmeler vol.14




Günler aylar boyu sessiz kalınca, araya tonlarca iş, bir de sağlık tasaları girince, nihayet can bedende kalınca geri döndüm. Geçen zamanlarda neler söylediğimi bir de burada söyleyeyim, yeni bir başlangıç yapayım dedim, 26 olmadan. 


Emlakçı dilinde kullanılan "keyifli" ve "temiz" ibareleri, o evin vasatın altında olduğunun habercisidir. #iskanmacerasi

/

Yeni reklamcılık sadece "yaratıcılıkla" yürüyemiyor, mutlaka gelişmeleri izlemek için mesai istiyor.

/

Hiçbir şeye inancın kalmadığı şu günlerde Fenerbahçe inancınız da kırılmaya yüz tuttuysa korkmayın. Olur. Geçer. Yine Fenerbahçe'ye sarılın.

/

Sadece telefonu akıllı olan insanlardan sakınınız.

/

Fener medyasi, Cimbom medyasi yoktur, ruzgara gore yol alan yelkenli vardir. Zira medya, kaygan zeminin babasidir.

/

Bir adam öldüğünde, bir bebek doğduğunda, yahut her büyük hadise geçiren kent için "bir şey söylemek zorunda hissetmek" zor/sıkıcı değil mi?

/

Lütfen mutlu çocuklar yetiştirin. Teşekkürler.

/

İnsan en cok kendisinin sirdasi.

/

Markaların ":)" ile içerik paylaşmasını antipatik bulan bir ben miyim şu gezegende de bitmedi gitti!?

/

Şu Samet yüklenmesi asabımı bozuyor. Samet Güzel, bu kulübün başına gelen en güzel şeylerden biri.

/

Etrafımdaki cinsler yetmedi, dahasını göreyim diyorsan, git bir markanın Facebook sayfasındaki kullanıcı yorumlarını oku. Tatmin ol.

/

Bir ulkeyi yonetenlerden degilsen, daima figuranlardansin.

/

"Sosyal ag triplisi" diye bir kategori var. Mutemadiyen atarli. Mutemadiyen ayarli.

/

Gün gelecek, gidecekler. Bizim üzerimizden kazandıklarıyla kaçacaklar. Arkalarında bir ihanet, paramparça bir ulus ve bir yıkım bırakarak.

/


İnanmazsın, günde 15 içerik paylaşan kurumsal Facebook sayfaları var. Bir oturun, soluklanın. İnsan okuyacak onu!

/

#itiraf Bir yazar olarak, boş Word dokümanı kadar tiksindiğim çok az şey var dünyada. Bembeyaz kağıt gibisi yok ama!

/

Kustahlik kadar tedavisi imkansiz bir hastalik yok..

/

Her üzüntüde "kim daha çok ağlayacak", her sevinçte "kim daha çok gülecek" gösterisi.. Tıpkı egosantrik dönemi insanın, 3-6 yaş reaksiyonu..

/

Büyüme göstergeleri vol.38927: Balık pişirmek.

/

Başıma bir iş gelmeyecekse şu "Yunana İteleme" meselesi beni kusma noktasına getiriyor.

/

Herhangi bir sosyal ağa kaydolurken Facebook connect görüyorsak, Facebook'un "bir sosyal ağ"dan fazlası olduğunu söylemek kaçınılmaz olur.

/

Alex'in Brezilya'da işi gücü yokmuş da, oraya Fenerbahçe'yi konuşmaya gitmiş gibi sabah akşam Alex haberi yazanlar var. Kusmalık.

/

Vaktiyle ozel ilgi gosterilen PTT'nin T'si tenis’mis de haberimiz yokmus.

/

Sezen Aksu kadar beni yukselten bir insan evladi yok. Olmadi, olamaz. #itiraf

/

"Hande" ismine karşı bir antipati bir pislik bende, senelerdir! Bitmedi gitti! Sebep desen sebep yok..

/

Adamın büyümemişi, kasap vitrininde kıçına karanfil sokulan kuzu kadar çiğ.

/

Bir yaratıcı kafanın kendi fikrine tutulması gibisi yok. Çok beter.

/

"Keyif" çağrışımı, "kocaman pofuduk bir koltuk" olan insanım.

/

Markalar! Takipçilerinizle, sizinle teması sürdürmek isteyecekleri ve sizden bir şeyler öğrenme isteği duyacakları içerikler paylaşın.

/

Bu ülkeye basketbolu sevdiren de basketbolun kendisi değil, Athena'nın bestesi. O yüzden koşulları, kriterleri, beklentileri geçelim please.

/

Ben Emre Colak olsam Fatih Terim'e hakaretten dava acar, tasimi taragimi toplar GS'den giderim. İnsanin serefi paranin ustunde.

/

Allah herkese gidecegi yeri begenmeyince musteri indiren taksici ozgurlugu versin.

/

İnsanı en çok insan yorar.

24.9.12

kafası serin


yapmak istediklerimizin sınırı yoktu. sürekli bir yerden başka bir yere gitmeye karar veriyor, yola çıkıyor, gidilecek yere varıyorduk. şehirler geçiyor, şehirlerden geçemiyorduk. sonra yorulduk. yorgunluk bir bulut misali oturdu üzerimize. koyunlara benzeyen, fil ağırlıklı bulutlarla yaş aldık, yaşlandık. işte o sıralarda, tüm koşturmalardan uzak, gel-git'lere yabancı köşeler, kafası serin insanlar düşledik; istedik ki yanı başımızda dursunlar, söyleşsinler, bir yere gitmesinler. gitmek, onlardan gitsin istedik, bizden uzağa biraz da. hayat, önceleri hep gitmek, sonra ise yalnızca kalabilmeyi arzulamak oldu. durdu. 

Fotoğraf: Originalbossman via DA

27.7.12

Yol Eskişehir'e Düşer...


Geçtiğimiz hafta sonu kendimi hiç gitmediğim bir yere kaçırdım, Eskişehir'e gittim. Kamil Koç'tan bileti kaptım, İbis Hotel'den rezervasyonumu yaptım, bastım gittim! Hiç beklemediğim kadar güzel karşıladı beni Eskişehir.

Bilmediğim yerde olmayı, turist gibi hissetmeyi seviyorum. İşte biraz bu hissin itkisi, biraz tatil arayışı arasında çoktandır aklımda olan Eskişehir'e düştü yolum. 

Kamil Koç'la sorunsuz bir yolculuk geçirdim diyebilirim, uzun zamandır kendileriyle karşılaşmıyorduk, iyi oldu. Belirtmeden geçemeyeceğim ki, İstanbul'un otogar çilesi artık dayanılır gibi değil. Bu yaz hem Esenler'i hem de Harem'i kullandım, ikisi de birbirinden facia. Her gün bir "üçüncü sayfa haberi" nasıl oluyor da bu iki güzide(!) mekandan çıkmıyor, şaşıyorum. Zira bir cinnet anı için gerekli tüm altyapıya sahipler!

Cinnetlerden cennetlere doğru uzanmalı.. 


Tek molayla Eskişehir'e indik. Yaklaşık 4 saat 40 dakikalık bir yolculuktu bu. Molası hayli uzundu, 30 dakika sürdü. Onu da katınca yol uzuyor haliyle. Otomobille çok daha yakın tabii. Ya da yol üstünde içinizin geçtiği yerde mola verdikçe uzun, bilemiyorum. Ama Kamil Koç gayet randımanlıydı.

İner inmez tramvaya binip şerin merkezine doğru gitmem gerektiğini anladım. Hemen bir bilet kaptım bilet satış noktasından. İstanbul'daki akıllı biletlere benziyor bu arkadaşlar da, aktarma özellikleri filan da var. 1.60 TL'ye bir tam Esbilet alabilmeniz mümkün. Atladım tramvaya! 

Yol boyunca bir küçük kız çocuğu gibi sokakları, binaları, reklam panolarını inceledim. Şehir temizdi, aydınlıktı ve trafiksizdi. Hatta bir süre sonra tüm otomobiller ortadan kalktı, tramvay ve yayalara kaldı yol, gözlerime inanamadım! Bu kadar arabasızlık bana fazla gelmişti!

Çarşı'da inip biraz yürüyünce Porsuk'la karşılaştık. Sanki yıllardır birbirimizi görmemişiz gibi ben onu süzdüm, o beni. Oysa ilk defa karşılaşıyorduk. Birkaç pozunu aldıktan sonra karnımı doyurmak üzere meşhur bir yere uzandım, Papağan Çiğbörek'e! 


Eskişehir'e gidilir de Çiğbörek yemeden dönülür mü! Tabii ki gittim, tabii ki yedim! Bir porsiyonunda 5 adet gelen irice börekler gözünüzü korkutmasın, çünkü sahiden aç gittiğinizde 5 değil, 15 tane bile yemeniz mümkün! Yanına da kaptınız mı ayranı, mis! Papağan'a tam not verdikten sonra hesap olarak da 7 lira ödedim bir porsiyon börek ve ayrana. Hem ucuz hem leziz bir karın doyurmacı, aklınızda bulunsun!

Sonra yavaş yavaş yürüyerek otele yerleşme kararı aldım. Yürüdüm. Şehri izliyordum o sırada da. Neredeyse her köşe başında bir minik süs havuzu, heykel.. Şehrin nefes alması için her şey düşünülmüş! Tabii şehrin insanının da.. Hep bahsediyorlardı ya, bu kadarını beklemiyordum! 

İbis Hotel'e vardım, girişimi yaptım, odama çıktım. Temiz, ferah bir otel İbis, odada çay kahve ikramı, kettle'ıyla. Oda fiyatı 1 ya da 2 kişi kalın, fark etmez 139 TL. Kahvaltı bu fiyata dahil değil, tabii gönül ister olsun. 


Otelde biraz oyalandıktan sonra Varuna Gezgin'e geçeyim dedim. Otele geçerken gözüme pek hoş görünmüştü zira, hem methini de işitmiştim. İçeri girdim ve bambaşka bir dünya kapılarını açtı sanki!


Dünya derken abartmıyorum, alt tarafı kafe demeyin Varuna Gezgin / Cafe del Mundo için. Dünyanın her yerlerinden gelmiş plakalar, metal tepsiler süslüyor duvarlarını bu gezginleri pek seven mekanın. Ülkelerin bayrakları da cabası. Gezmeyi bir yaşam biçimi olarak görenlerin işlettiği bu güzel mekanda öyle ki, masa numaraları bile sadece numara değil, ülke isimleriyle çağırılıyor. Sipariş verdiğinizde "Makedonya'ya bir Efes!" işitmeniz kaçınılmaz! Kendinizi huzurlu, bir yandan keşfe çıkmaya meyyal, yollara düşmeye düşkün hissedeceğiniz bu yerde karides kraker yemeyi de ihmal etmeyin. 

Daha sonra bir Porsuk kıyısında akşam yürüyüşü yaptım. Şehrim otomobilsizliği beni benden alıyordu her adımda. Kendimi savunmamı, sağı solu "kesmemi" gerektirecek 4 tekerlekliler yoktu. Huzur vardı. Uzun zamandır aradığım, bulamadığım. Bir minik çay molası, dondurma sonra filan.. Eskişehir'i tatmaya devam ediyordum.

Uzunca bir yürümenin ardından otele doğru yürümeye başladım. Başka bir sokaktan, bu defa barlar sokağından geçerek otele ulaşayım dedim. İstanbul'dan tanıdığımız Peyote'ye, Benzin'e rastladım. Hatta akşam uğrasam mı Peyote'ye desem, içimden geçirsem de yapmadım. Zira hem yolun hem de çocuk merakıyla bir şehri keşfe dalmanın yorgunluğu çökmüştü üzerime, odama kaçtım. 
Ertesi gün... 
O biraz daha sonra!

6.7.12

Twitter'dan Nağmeler vol.13



Bir gün işveren olursam noktalama-yazım sınavından geçemeyen adamı işe almayacağım. NET! Yazın bunu...
-
Ramsey'in L'pool'u giydirmesi çok acayip geliyor bana. Kimi profesyonel takımlarımız yakın geçmişte maça çıkacak forma bulamazken...
-
GS için gelin-karıcım benzetmeleri yapmak şuursuzluk, başka şey değil. Feministlik yapmak istemem ama kadını yermeye yer arıyorsunuz beyler.
-
Bugün Teknosa'nın çılgın indiriminde bir Nikon makine almak üzereyken beni durduran şey seni şaşkına çevirebilir.. #onunsponsorunudestekleme
-
Bazıları yalnızlıklarına sebep ararken aynadan uzağa gitmemeli.
-
Her son biraz ayrılık taşır.
-
Bazı insanların detaylarını öyle iyi hatırlarsınız ki, kendiniz bile unutursunuz o anımsamayı. Ta ki bir fotoğrafıyla karşılaşıncaya dek..
-
İnsan hukuk için değildir hukuk insan içindir beyler. Kafayı bozduğunuz vajinadan başka yerlere bakamazken bunu kaçırdınız.
-
Siyasi iktidardan beslenen medya bir gün kaybeder. Kaybettiği gün o iktidar da kaybeder.
-
Facebook Timeline'ın bugünde boğulan insana geçmişin kıymetini hatırlatmasını seviyorum. Hatırlattıkları için aynı şeyi söyleyemem.
-
Bazen sular yön değiştirir.. Akış başkalaşır, gidiş başkalaşır.. Su sabittir. Duru kalmak gayretidir.
-
Çile Düldülüm, bir İstanbul trafiği şarkısıdır.
-
Kötü niyet öldürür, iyi niyet süründürür.

24.5.12

Ne kadar samimiyiz!?

"Öğretmeninden dayak yiyen minik A.A. hastaneye kaldırıldı... Babasından dayak yiyen B.B. yoğun bakımda... Okul çıkışı arkadaşlarıyla kavgaya tutuşan Küçük Can tedavi altına alındı.." 

Tüm bu cümleleri öznelerine bakmaksızın şenlikli sabah haberlerinde, renkli gazetelerin üçüncü sayfalarında yahut ana haber bültenlerinin bitimine yakın izliyoruz. Ah'lıyor, vah'lıyoruz.. O babalara, öğretmenlere, hatta Küçük Can'la yaşıt çocuklara ah ediyor, hatta küfür ediyoruz. Ne o(!), küçücük bir çocuğun canı yandı diye. 

Geçtiğimiz günlerde böyle bir şiddet olayı daha yaşandı. Vakanın bilançosu 12 dikiş olarak kayıtlara geçti. Dikişler kafasında ufaklığın.. 

Başrolde bir belediye işçisi var. Vasfı, sıfatı mühim değil. Çocukla çocuk olmayacağı yerde, çocuğu adeta düşmanı belleyip Allah ne verdiyse girişen bir adam. Hiçbir "çocuk sataşması" onun bu meydan dayağını meşru kılamaz. Kılmamalı. 

Günlerdir herkes ilk bakışta sık tekrarından komikmiş hissi veren "oğlum bak git"i diline doladı, hadisenin videosunu cayır cayır paylaştı.. Arkasından yaratıcı olacağım gayretiyle neticesini yırtan "oğlum bak git" çalışmaları türedi, mantar gibi! Hatta o kadar ki, bir markanın sosyal medya hesabı çok da güzel malzeme etti hadiseyi kendine.. Olayın şiddetti, nasıl oldurduğu belli olmayan kahkahasına yenik düştü. 

Adamın biri apaçık, yolda ona kafa tutan ama belli ki saldıramayacak denli ürkek, "büyüklerinden" yahut anası babasıyla izlediği diziden gördüğü karakterden öğrendiği gibi horozlanan, bir yandan da "sırtına vuriim mi?" diyerek çocuk yanını sokağın orta yerine bırakan çocuğa girişiyor, biz görüntülerden "besleniyoruz"..

Videoyu kapatıp "haha"larımızı "comment" olarak kondurduktan sonra, TV karşısına geçip üvey annesinden dayak yiyen minik kıza acıyan gözlerle bakıyoruz.. Ne kadar samimiyiz!?

"Çocuklar bize her türlü girişsin, oh ne de güzel kemer çekmiş" de demiyorum tabii ki. Şiddetin hiçbir türlüsünü meşrulaştırmaktan yana değilim. Ama o kemerin belinde durması gerektiğini söyleyecek, çocuğu uyaracak bilince erişmemiş erişkinler, kendilerinden sonraki nesillerin yeni dengesizliklerinin en üst düzeyde sorumluları.. Haberi bir 13, bir 17 yaşında "kemerli çocuk/genç" olarak vererek durumu hafifletmeye çalışan medyaya ise artık söylenecek söz yok, onlardan geçeli çok oldu.. 

yok'la'ma!