29.8.16

Gün Çirkini

Yılların eskitemediği bir şarkıyı dinlerken, yılların hayli hoyrat davrandığı fotoğraflarıma baktım. Onlar, an içinde saklanırken hangi objektiflere bakmışım, hangi gözlere dalmışım bilsen.. Kendime bile söyleyemediğim isimler buldum aralarında, bilmesen daha iyi o yüzden.

Çizgilerimden ayrıymışım o vakit. Dudaklarımın kenarında, sanki hep oradaymış gibi duran ne çok patika var oysa şimdi.. Konuştuğum insanlardan mı, söylediğim şarkılardan, içtiğim şaraplardan mı bilmiyorum ama, şimdi dudaklarımın kıyısı, aktif bir volkanın yamacından hallice. Yoksa abartıyor muyum yine?

Gözlerim biraz tutarsız, bugünden farksız. Kimi bakışlarımda düğün dernek izlenirken, kimilerinde görüş mesafesi bir metreden az. Buğulu, nemli, sağanak yağışlı..

Ellerim.. Onlar şüphesiz bugünden çok farklı. Daha kaleme yakın, deftere tutkun. Şimdiyse parmak uçlarımda bir sızı, günde 1000 miligramlık ilaçların kesmediği.

Omuzlarım genelde kalabalık, sağ tarafımda uzun boylu adamlar, sol tarafımda benden uzun kadınlar. Onlar aslında çok da uzun değiller, ben kısa çıkıyorum her fotoğrafta. Her fotoğrafın en kısası olmayı her daim başarıyorum. Bu da değişmeden bugüne gelenlerden.

Fark ediyorum sonra; aslında ben baktığımda bana iyi gelen ne varsa, ona yakın kalmayı becermişim ben. Zaman geçtikçe, senin bana bakabileceğin duraklardan uzaklaşmışım yalnız. Kendimi cezalandırır gibi. Seni cezalandırır gibi. Bizi cezalandırır gibi.

Oysa, sen bakarken en güzelmişim.

13.4.16

Bıçkın Jonathan Geldi!


 Photo credit: http://www.artfulliving.com.tr/
Bizim Künt'ü biliyorsunuz. Künt'ün yaratıcıları olan Murat ve İnci'den yeni bir haber var: Bıçkın Jonathan

İstanbul'daysan, yakın zamanda oralarda olacaksan iyi dinle: 

Bıçkın Jonathan
Saçını yana tararsın,
Kazağı omza atarsın,
Yeri gelir sakal bırakırsın,
Ne şekilsin
Bıçkın Jonathan.

Bazen kendini Avrupalı sanırsın
Bazen erilliğe kapılırsın,
Trende göre duyar yaparsın,
Çok esneksin
A be Jonathan.

Geleneğe tapınırsın
Ama Snapchat’te takılırsın,
Her şeye anında alışırsın,
Uyumlusun yani
Canım Jonathan.

Baban gibi olmak istemezsin,
Kendin olmayı Google’da öğrenemezsin,
Arada derede yüzemezsin,
Türkiye’ye benzersin,

Ey büyük Jonathan.

Esra Özkan ve Gencer Uçar’ın, Beyoğlu merkezli bir tasarım ofisi olan Halt Studio iş birliğiyle düzenledikleri ‘’Bıçkın Jonathan’’ adlı sergi, 8 Nisan Cuma akşamı GaleriBu’da açıldı.

Sergide Halt’ın kurucularından İnci Doğruer’in geri dönüştürülmüş objelerden ürettiği eserleri ve Murat Miroğlu’nun dijital illüstrasyonlarının yanı sıra, ekibin Umut Yalım ile birlikte yapmış oldukları duvar resmi de izleyici ile buluşuyor.

Sergiye adını veren Bıçkın Jonathan, isminden de anlaşıldığı gibi kültürler arasında sıkışmış ve birçok zıt konu içinde arada kalmış bir karakter. Bulunduğumuz coğrafyanın da kendine has tüm özelliklerini taşıyan Jonathan, Murat ve İnci’nin sanata bakış açıları arasında doğan çelişkiyi simgeliyor. Şiir, kişinin günlük hayatında meşgul olduğu teknolojiyi, bu teknolojinin etkisi altına girerek kendi benliğini unutmasını ve bireyin yaşadığı toplumda varoluşunu unutma halini, oldukça absürt bir yaklaşımla ele alıyor.

Alışmış olduğunuz tüm sergi konseptlerinden uzak durmayı yeğleyen ve öğretilen yeniliğin değil, zorlayan yeniliğin peşinde olan “Bıçkın Jonathan” 24 Nisan’a dek ziyaret edilebilecek.


4.4.16

benim dengem


Turgut Uyar'ın Denge'sini ilk okuduğum günü dün gibi hatırlarım. Bir kitaptan değil, daktilo marifetiyle can bulmuş bir kağıttan okudum. Bir okudum, iki okudum, üç sıkıldım. "Bu şiir değil" dedim içimden. İçimdeki ritme uymadı ritmi, sesi, tınısı yabancı geldi. Üzerinden belki 15 yıl geçti o okumanın, en az 15 yıl geçti. Geçen 15 yılda benden ne geçtiyse, benim ritmimi, o şiire getirdi; o şiirin sesini tınısını bana.

Yani demem o ki, herkesin, her şeyin, en çok da insanla şiirin birbirine karışma zamanları var, kenarda bekleyen. Gün geliyor, an geliyor, oluyor. Olmazsa, ezelden ebede bazen hiç olmuyor!

Güne mutlaka bir not düşeceksek bunu düşelim.


sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yangelmişim diz boyu sulara
hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...

.

Şairin dediğini bir de Sezen Aksu söyler, belki aklınız ona da kaçmak ister..


23.2.16

Caz Tatili'nin ardından...


Bursa Nilüfer Belediyesi, geçtiğimiz günlerde düzenlediği Caz Tatili'ni duyururken şöyle seslenmişti:

Bugüne kadar caz standartlarının içinde veya dışında yer almış çok sayıda müzisyeni ‘cazın misafirperver sofrası’ etrafında bir araya getiren uluslararası festivalimizle, Türkiye’de yaygın biçimde karşılık bulan “Caz entel işidir” algısını biraz olsun esnetmek niyetini taşıyoruz. Özgün müzikal birikimimiz ile caz armonisi arasında bir bağ kurmayı ve bu topraklardan yola çıkarak caz müziğini özüne döndürmeyi hedefleyen tüm çalışmalar karşısında heyecanlanıyor ve Caz Tatili ile bu arayışlara katkı sağlamayı umuyoruz.

24 gün süresince kenti etkisi altına alacak Caz Tatili’nin en belirgin özelliği, ulaşılabilir bir festival olması. Caz Tatili çok sayıda mekânda, hatta sokakta caz rüzgârı estirecek, bünyesindeki ücretsiz panel ve atölyeler eliyle müzisyenlerin, dinleyicilerin ve müzisyen adaylarının hemzeminde eşitlenebileceği bir diyalog zemini oluşturacak ve böylece, ülkemizin zengin müzikal belleğinde kendi yerini bulacaktır.

Caz Tatili iyi bir şeydir.


Sahiden de Caz Tatili, içimizi ısıtan bir şey oldu çıktı!

Bilet almak mı? Delisin!

Etkinliğin biraz öncesine gidelim. Bursa'ya yeni yerleşmiş biri olarak, buradaki kültür sanat etkinliklerini oldukça önemsiyorum. Hem bu şehri tanımak hem de burada donanmak adına benim için bu durum çok mühim. Sağ olsun Bursa, bu konuda taşından toprağından "etkinlik" fışkıran İstanbul'u aratmıyor. Hem de öyle boş, uydurulmuş işlerle de doldurmuyor günleri. Sahiden sapasağlam organizasyonlarla sanatseverleri buluşturuyor. 

İşte Caz Tatili de önce afişleriyle sonra da programıyla aklımızı başımızdan aldı. Programı görür görmez gözler büyüdü çünkü dünyanın ve Türkiye'nin çok önemli caz müzisyenleri Bursa'da bir ay boyunca sırayla sahne alacaktı ki durum enfesti. 

Katılabileceğimiz konserlerin listesini yaptık, biletleri almak üzere Konak Kültürevi'ne doğru yola çıktık. Ancak teknik anlamdaki yetersizlikler, sırada beklemeyi büyük bir işkenceye dönüştürdü. Küçücük bir yazıcıdan basılmaya çalışılan bilete mi, aniden biten makbuz koçanına mı yükselsem bilemiyorum ama organizasyonun en aksayan kanadı ne yazık ki öncesindeki bu bilet krizi oldu bana sorarsanız. Öte yandan indirimli 10 - tam 15 Lira olan bilet ücretleriyse takdire şayandı. Her konser için kişi başı en fazla 5 adet alabileceğiniz bir festival olan Caz Tatili'nde eminim önümüzdeki yıl bu sayıda da bir sınırlandırma olacaktır, zira ilgi çok fazlaydı. 

Elif Çağlar, Birsen Tezer, Jülide Özçelik, Karsu Dönmez, Ibrahim Maalouf... 

Bazı sanatçıları daha önce farklı sahnelerde izlediğimden, bazılarına ise takvimim elvermediğinden ancak yukarıda ismini saydığım şahaneleri izleyebildim. 

Elif Çağlar'ı daha önce çok duymuş ama uzun uzun hiç dinlememiştim. Sahne enerjisi enfes. Çok naif ve kırılgan görünen o kadın şarkı söylemeye başlayınca kimlik değiştiriyor, daha bir kendisi oluveriyor aniden. Özellikle son albümünü Misfit'e vuruldum, konserden sonra herhalde kesintisiz 3 gün filan albümü dinledim. Özellikle Before enfes bir şarkı. Sizden de esirgeyecek değilim. 


Birsen Tezer, İstanbul'da hiç yakalayamadıklarımdandı. Burada karşıma çıkmasına ayrı bayıldım. Kalabalık bir kadroyla izlediğimiz konsere tabii ki Özgür ve onun Ortaçgil sevgisi(!) damgasını vurdu ama Birsen Tezer'i gölgesinde bırakamadı. 

Sahneye Delikanlı, Çal Kapımı, Balıkesir.. Bütün Cihan'ları bir bir kulağımıza getirdi. Israrla Hoş Geldin dinlemek isteyen seyirciyi nazikçe, biraz da kırgın reddetti ve ekledi: O şarkıyı artık başkası söylüyor dedi. Kimi kastettiğini o dakika anlamadım ama konserden çıkınca durum hakkında fikir sahibi oldum. Herkes Hoş Geldin'i Koray Avcı'nın seslendirdiğini söyledi. Daha sonra o versiyonu da dinleyince Birsen Tezer'e hem hak verdim hem kızdım. Sen söyle asıl ki, o şarkının gerçek ruhu gün yüzünden silinmesin.

Neyse ki bütünüyle festivale yakışan çok özel bir performans oldu. Hatta Künt'ün önümüzdeki sayısına da konserle ilgili şöyle bir not düştüm, bu da son söz olsun:

Geçtiğimiz akşam Birsen Tezer konserine gittim. Bursa’da düzenlenen Caz Tatili’nde sahneye çıktı. O şarkı söylerken, kendimi hep iyi hissederdim de, canlı dinlerken bir şey fark ettim. Hayatın en büyük mükafatlarından biri ölçülü olmak. Hemen aklına kendini kısıtlamak, sınırlandırmak filan da gelmesin bunu duyunca. Aksine, ölçülü olmak tüm duygularını, tüm duyularını, tüm tepkilerini ve sunduklarını tartmakla, onları santim santim hissetmekle ilgili bir mesele. İşte Birsen sahnede söyledikçe ben de kendi kendime bunu söyledim. O sahnede ölçülü bir güzellikle salındı, ben karşısında ölçülü bir ayakları yerden kesilmelikle büyülendim.

Jülide Özçelik.. Onu tanımlamak mümkün değil çok fazla. Zaten benim geçmişimde, kulağımda, gönlümde yeri kocaman. Ona da hiç rastlamak kısmet olmamıştı, buraya düşecekmiş yolu. İnsanın imtihanı bitmiyor.. 

Tertemiz bir plak dinler gibi, sanki o stüdyoda albümünü kaydediyormuş da biz de kenarda usul usul onu dinliyormuşuz gibi söyledi. Öyle berrak, öyle temiz, öyle kusursuz.. Acıları acım, nefesi nefesim oldu neredeyse 1,5 saat süren konser boyunca. Kimi zaman eşinin kaybına atfen, tüm kayıplarına atfen düğümlendi, düğümledi. Bazen söz ne çok bitiyordu. İşte tam da oraya yaşamak deniyordu ne yazık ki. Yine de o büyülü sesi, onu da bizi de duygudan duyguya sürükledi o gece. 

Konser çıkışındaysa, sanki dakikalardır ayakta duran o değilmiş gibi, konser salonunun önünde onu bekleyenlerle tanıştı, konuştu uzun uzun. Kendini anlattı, onu anlatanları dinledi. Ben de gittim elbette yanına. Benim de içimde kalanlarla biraz söyleştim biraz ağlaştım. Sarıldık sonra. Uzun bir sarılmak. Sanki, kimselere hiç sarılmamış gibi. Sanki, birbirimizi kaybetmiş de bulmuşuz gibi. O "sarılmak" için, bir ömür minnettar olacak bir yanım var ona.

Karsu Dönmez sesi ve sahnesiyle büyüledi. Tıpkı Ibrahim Maalouf gibi. 

Ibrahim Maalouf, birbirinden kıymetli 3 müzisyenle birlikte sahnedeydi ve Ümmü Gülsüm'ün seslendirdiği yaklaşım 1 saatlik bir şarkı olan Alf Leila We Leila şarkısının yeniden yorumlanmış verisyonunu bizlere dinletti. Kalthoum isimli "tribute" albümün esin kaynağı olan bu şarkıyı Ümmü Gülsüm'den defalarca dinlediğini, çocukken annesinin bu şarkıyı onu uyutmak için açtığını söyledi. Tabii uzunca(!) bir eser olduğundan mutlaka uyuduğunu da ekledi. Bu arada albüm kaydında da saksafon ve davulu çalan abiler Mark Turner ve Clarence Penn çok büyük adamlar. Sahnede sololarıyla arşa erdirdiler. 

Sahnedeki sıcaklığı ve enerjisi muazzam bir müzik insanı Ibrahim Maalouf. Caz Tatili'nin kapanışını da sıcacık yaptı. Konserden değil ama albümün kayıt sürecinden bir video paylaşmak isterim. Videonun başında Ümmü Gülsüm'ün şarkısını duyuyoruz, sonunda ise duyduğumuz müzik sözünü ettiğimiz şarkının nihai hali. 



Benim bu gibi "belediye" etkinliklerinde takıldığım en dertli husus, protokol meselesi. Dünyanın dört bir yanından etkinliklerinize davet ettiğiniz müzisyenleri, konser sonunda onore edeyim diyerek çiçek plaket filan takdim ediyorsunuz, eyvallah. Ama onun da bir ayarı olsa şık olmaz mı hani? Konseri küt diye bölerek, son üç şarkıyı daha çalmamışken heyecanla sahneye atlayarak filan pek tatsız oluyor bu işler. Eminim bir yolu vardır bir yerlerde. Dilerim önümüzdeki yıl Caz Tatili'nde yine burada oluruz, birbirinden şahane nur topu gibi konserlerimiz olur, inşallah sözünü ettiğim o yol da bulunmuş olur. 

22.2.16

arayan bi' yabancı, aslında bi' yalancı!


Her gün yeni bir haber duyuyoruz. "Orada bir kadın evini sattı, altınlarını aldı, dolandırıcılara elleriyle teslim etti..", "Burada yaşlı bir adam, yılların emekli maaşını artırıp da biriktirdiği 50 bin lirasını telefon dolandırıcılarına kaptırdı.".. Malesef bu dert, artık çok da önüne geçebildiğimiz bir nane değil.

Senin benim gibi internetle haşır neşir olmayanların, diğer kitlesel iletişim araçlarının da uyuşturucu diziler ve türevleri janrında sıkışıp kalmışların, aslında çok da "uyanamadığı" bir tokatlama yöntemi telefon dolandırıcılığı.. Kendini telefonda polis, savcı, hakim, sigortacı gibi sıfatlarla tanıtan, sonra laf kalabalığı ile panikleten, en sonunda güven verir cümleler sarf ederek kıvama getiren adamların profesyonel uğraşı.. Farklı emniyet birimlerinin bu konuda gerçekleştirdiği farkındalık çalışmalarına bir yenisi daha eklendi geçtiğimiz günlerde. Ben de çorbada tuzum olduğundan sizi haberdar etmek istedim.

Bursa Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Toplum Destekli Polislik Birimi yaklaşık 2,5 ay önce çok sevdiğim arkadaşım Diler Şen aracılığı ile bana ulaştı. Gittik, ekiple tanıştık. Gerçekleştirmek istedikleri kamu spotları olduğundan, bu projelerin de iyi fikirler ve prodüksiyonlarla hayata geçmesini arzu ettiklerinden söz ettiler. Öncelikleri vardı, özellikle kanayan bir yara. O da telefon dolandırıcılığı..

Diğer projeleri ikinci sıraya koyarak Diler'le çalışmaya başladık. Senaryo kısa zamanda çıktı. Birim Müdürü Sayın Murat Halis'e sunumumuzu yaptık. Toplantı sırasında fikrin çatısı ve araçları ortaya çıktıkça kafamızda bir detay daha belirdi. O da şuydu: Bu projeyi Bursa polisi öyle bir sahiplenmeli ki, suçu önlemek ve insanları bu konuda uyarmak adına, bizzat kendisi kamera karşısına geçmeliydi. Öyle de oldu.

Prodüksiyonunu Salt İletişim'in gerçekleştirdiği çekimler başladı. Tabii çekimlerden evvel projenin jingle'ı olan "Kanma Sen Buna" doğdu. Sözünü bestesini yazdığım şarkı, çok kıymetli hocam ve müzik dünyasının önemli aranjörlerinden Ödül Erdoğan'ın ellerinde büyüdü, olgunlaştı. Onun stüdyosunda da tarafımdan okundu, Bursa'ya döndü.

Çekimlerde Salt İletişim'den Merve Özgün, Meltem Kaya ve Mehmet Kaya büyük bir ustalıkla çalıştılar. Onların teknik bilgilerinin yanında sevgili Diler Şen'in oyuncu koçluğu sayesinde projenin asıl kahramanları olan polis arkadaşlarımız kamera karşısında oldukça rahattılar.

İki gün süren çekimlerin sonunda, kamu spotumuzun başrolünde "dolandırılan adam"ımızı oynayan Vedat Kurttutar ve tüm oyuncu kadromuz içimize sinen bir işe imza attılar. Son noktayı ise NTV'nin seslerinden biri olan Bekir Kaya da filmimize sesiyle destek oldu. Bana da bu oldukça kıymet verdiğim işi size duyurmak düştü.



Başta müdürümüz Murat Halis olmak üzere tüm Bursa Toplum Destekli Polislik Birimi mensuplarına projeye inanan, emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Dilerim, şu tatsız vakalar artık son bulur, insanlar huzur, hak edenler hak ettikleri cezaları bulur.

7.12.15

Bazı iyi şeyler KÜNT diye olur!

Hayatta her daim ağzımızı burnumuzu kıran, ruhumuzu, enerjimizi emen şeyler olmuyor. Tam tersi, bazı şeyler biraz daha umutlu, daha iyimser, en azından daha tatmin olmuş hissetmemizi sağlıyor. 

İşte tam da öyle bir şey var: Künt Mecmua. Kendisini yakından tanımanız için Künt'ün kurucularından İnci'ye birkaç soru sordum. Zira Künt'ü bir İnci'den, bir Murat'tan, bir de yazarlarından-çizerlerinden dinlemek lazım.


Şimdi bu Künt nedir?
Künt, daha çok kültür-sanat ağırlıklı, aylık yayınlanan, interaktif ve ücretsiz bir Ipad dergisidir. Künt'ün sloganı "Eş sesli değil, çok sesli mecmua!". Dergide birçok yazarın çeşitli konularda yazılarıyla (deneme, şiir, hikaye; ayrıca müzik, moda, sinema, mekan, sosyal medya, seyahat yazıları vs.) birlikte ulusal ve uluslararası birçok çizer-fotoğrafçı-ressamın işleri de yazılarla eşleşmeli olarak yer almakta. Künt, kendini kültür-sanat ve edebiyat dergilerinin toplumdan izole ve eğlenceden uzak elitliğinden kurtarma derdinde.



 İllustrasyon: Mehmet Süleyman Sağlam

İnci kimdir, Murat kimdir? Künt nereden çıktı!?
İnci, yıllarca ulusal ve uluslararası markalar için reklam yazarlığı yapmış bir yazardır. Murat ise disiplinler arası çalışan bir sanat yönetmenidir. Zamanın birinde, bu iki genç ajansın birinde tanışırlar. Ortak noktaları çok yönlü olmak, çay sevmek ve reklam sektöründen nefret etmektir. Birlikte bir tasarım ofisi olan Halt Studio'yu kurarlar ve ilk icraat olarak da Künt'le ele, dile ve de takipçiye gelirler.

Kimler burada yazar, çizer, neler hakkında konuşulur?

Çok sesliliğin hakkını verecek ve derdini ifade edebilecek herkes burada yazar, çizer. Dileyen online oyunlardan bahseder dileyen hormonlarından dileyen ufuklarda beliren distopyalardan dileyen de dipsiz monologlarından ve hatta dileyen masallardan...
Nerelerde bulunur, nerelerde bulunsun diye uğraşılır?

Şu an sadece Ipad uyumlu olarak App Store'da ve ücretsiz. Iphone için çalışmalara başladık. Sonrasında tüm mobil cihazlarla uyumlu hale getireceğiz elbette. Basılı olarak da ulaşılabilir olmak isteriz ama daha gidecek yolumuz var. Ayrıca sosyal medya hesaplarımızdan da haberlerin bir kısmına ve efsane GIF'lerimize dileyen ulaşabilir.
Kendini 5 yıl sonra nerede görür?


Künt bildiğimiz dergi formatından uzak, çok daha esnek bir yapısı var. İnteraktif dergi olmanın nimetlerinden faydalanarak yola çıkılsa da bu su durmaz, akar gider. Umarız gittiği yere de güzel şeyler götürür. Teknolojinin 5 yıl, hatta bırak 5 yılı 1 yıl sonra bile nerede olacağını bilemediğimizden bu soruya cevap vermek imkansız ama biz üreten insanlara ilham vermek, etiketlerin çatur çutur harcandığı bir garip çağda çok sesliliğin güzelliğini göstermek, tematik bir yayın olmaktan olabildiğince uzak durmak isteriz.

Künt'e nasıl ulaşılır?
Derginin Facebook sayfasına şuradan ulaşılabilirsiniz. Bu sayfada tanıtım filmimizi de göreceksiniz. Ayrıca indirmek isterseniz şuradan, web sitesi ise buradan.

Şimdi iPad'lere abanıyoruz.
İyi şeylere bakmak için.
İyi insanlar görmek için.
Biraz daha bakmak, biraz daha görmek için.

2.11.15

Çık!

En fenası kararsızlık, basiretsizlik sonra.. 
Bir yola girmek şart, önce bir gir. 
Ya yol olursun, ya yel. 
-yeter ki yola çık..-

23.5.15

Bazı Şarkılar: Yeniden Doğdum

Daha önce bazı haberler vereceğimden söz etmiştim. Bilenleriniz vardır. 
İşler her zaman planlandığı gibi gidemeyebiliyor. İşte böyle beklenmedik durumlardan dolayı, bizdeki haberler de bir süre ertelenmek zorunda kaldı. 

Bu demek değil ki üzerinde çalışılmıyor, çalışıyoruz tabii ki. Hatta daha ince ince, daha özenle. Bakalım ilerleyen günlerde nasıl çıkacak bu hallerin kokusu..

O durumlar bir yanda yürüyedursun, Oğuz'la biz müzik yapmaya devam ediyoruz. Çünkü yazdıkça, besteledikçe, söyledikçe iyi hissediyoruz. Daha fazlasını da yapıyoruz da işte dediğim gibi ancak bu kadar renk verebiliyoruz şimdi :) 

Bir de şöyle bir rengimiz var. 

Bazı şarkılarımızı evde kaydediyoruz, bazılarını düzenleme masasına yatırıyoruz. Bir iki tanesini de artık hem ham halleri hem de biraz soslanmışlarıyla sizinle paylaşmak istiyoruz. 

Şarkı, Yeniden Doğdum.
Tanınıp bilindiği yerler var, artık size de misafir. 
"Bayaa bayaa" demosu. 
Kaçan, kayan sesler için affınıza kaçıştım. 

Sözler benim, müzik Oğuz'la benim. 

Yorumlamaktan, paylaşmaktan çekinmeyin. :)

Twitter'dan Nağmeler vol. 18



Beni unutma dememiştir ama unutmazsın.


/


Ne kavuşmalar, ne ayrılıklar adil.

/

Hayatta zeytinden daha güzel az şey var.

/

Sayfaların köşelerini boşa bükmeyin. İnsan kaldığı yeri unutmaz.

/

Sevdiğinin saçının beyazlayan her telini fark ederek yaşamak.. Bunu yapabiliyorsan dünya cennet.

/

Güzel çocuklardık ama oyun bilmiyorduk.

/

Toplamda 38 ülkeyi birden delirtmeye yetecek hadiseye maruz kalıyoruz, el kadar kara parçasında.

/

Herkes unutuyor. En az bir nefeste bir şeyler. Sonrası aramak.

/

İlkokuldayken ben, karlı günlerde okullar tatil edilmezse babam gelirdi odama uyumadan önce. Usulca "Boşver gitme" derdi. Ne güzeldi!

/

Güzel insanları üzmekten hiç yorulmadınız.

/

Su seni bulur. Çünkü en çok sana yakındır. Akar, çağlar, durulur, kurur.. Sen gibi.

/

Hiç yara almadan geçemezsin.

22.5.15

Bu aralar kulağımdaki kimseler: Gizli Özne

Aveamüzik marifetiyleydi sanırım, geçtiğimiz günlerde rötarlı bir tanışma yaşadım. Yeni çıkan albümleri her hafta mutlaka elden geçiriyorum Aveamüzik'te, bu defa da bir gruba rastladım. Benim için yeni olmaları bir yana, hayli zamandır izleyicisi, dinleyicisi, seveni varmış onların. Şaşmadım. Gizli Özne'den söz ediyorum. 

Aklımdaki Kimseler'le aklımı çelmiş olsalar da, albüm baştan sona "dinlemelik" olmuş. Bilhassa yaz gelmişken, tatil yollarında, sakin sakin giderken biraz sesi yükseltip dinlemelik. 

Bir de geçenlerde ben Gizli Özne'nin albümünü, Yalancı Şair'i, belki biraz haddimi de aşarak Yüksek Sadakat'in ilk albümlerine benzettim. O her şarkının, her vokalin, düzenlemenin birbirinden şahane olduğu albüme. Aynı tadı aldım, devamı gelsin. 

11 şarkıdan oluşan albümün bana göre en şahaneleri ise: Gelmesin,  Kör Kuyu, Sizden Biri.

İlk klibin sahibi ise Aklımdaki Kimseler oldu. 

Bence takip etmeye değer adamlar, iyi hissettirdikleri kesin.


10.5.15

Romatizma Ağrısı Gibi: Limonata


Bazı adamlar var, ve tabii kadınlar, onları görünce sanki çok uzun yıllardır görmediğim, hatta varlığından bile sonra haberdar olduğum kardeşimi görmüş gibi hissediyorum. 

Limonata'ya da tıpkı böyle adamlarla bezeli olduğu için gittim ilk önce. 

Filmden ne beklediğimi de bilmiyordum, "bizimkiler"in yaptığı işi görmekti maksadım. Ne gülmeye şartlandım, ne hüngür şangır dökülmeye. 

Ama şöyle bir kanı yerleşiyor insanın aklına ister istemez Ali Atay ve Serkan Keskin adını yan yana görünce, "kesin deli güleceğiz!".. Bu yargının müsebbibi, iyi ki meydana gelebilmiş olan Leyla ile Mecnun şüphesiz. Gerçi oyunculara hem oyunculuk hem de etiket olarak "dev" yapışmış bu karakterlerden dolayı oyunculuklar sınırlı gibi gelse de zaman zaman, yine aynı oyuncuları güzel sahiplenmemizi sağlıyor İsmail abi ve Mecnun. O kadar ki Mecnun, Ali Atay'ı filmde hiç görmeden böyle gülümseyerek sahiplenmemizi sağlıyor, sadece işin altına imza attığı için. Sanki Mecnun'un sırtını sıvazlıyoruz oturduğumuz yerden, "yürü be" diyoruz. 

Geçmişten gelenlerimizi bir yana koyarsak, "yol filmi", "komedi" kalıplarından bilhassa kaçarak söylemek isterim ki, iyi hissettiren bir film bu. Fikrim o ki, yönetmeni de çok bir kalıba sokmak istememiş filmi, oyuncusu da. Bu kimi zaman komple bir fiyaskoyla sonuçlanabilir, ancak Limonata'da çizgide durmayı başarmış. 


Filmin açılış sahnesinde uzaklardan gelen araba, inceden bir Nuri Bilge Ceylan hissi bırakmış oldu bünyede, ki bu "şurada iki saat geniş geniş film izleyelim" psikolojisindeki seyirci için hayli yıpratıcı tahmin edersiniz, şükür ki öyle sürmedi. 

Birkaç sahiden komik, doğal komik sahne var, ki kendilerini alenen yazıp henüz filmi izlememişler için dünyayı zindan etmek istemem; o sahnelerde gülmekten gözümden yaş geldi. Fakat bu filmin derin bir sızısı var bir yerinde. Aranızda romatizma ağrısı çeken var mıdır bilmem ama çeken bilir, bir kör sızıdır. Uyutmaz, oturtmaz, kıvrandırır. Hayat akar ama o ağrı orada bir yerde durur. Tam da böyle bir sızıdır kastettiğim. Her karakterin, işte böyle bir acısı var ki, onu fark ettiğim her an, kendime bile çaktırmadan ağladığım doğrudur. 

Bir ara o kadar yükseldim ki hatta duygusal olarak, Ciguli'yi görünce bile kendimi tutamadım. Nur içinde uyusun o da. Güzel adam. 

Bir iki eleştirim yok değil, bilhassa filmin sonuna yakın bir sahne var ki, iki kişi o sahnede karşılıklı oturup konuşuyor. O kamera hareketleri, resmen midemi bulandırdı. Neden bunca hareket etmeler, bir sabit durmama arzusu? Yönetmen bize ne anlatmaya çalışıyor dediğimde kendime, ancak iki karakterin heyecanını hissettirmeye çalışıyor sonucuna vardım ki, inanın bu sonuç için çok anlamsız kastım, gerek yok. 


Bir ikinci eleştirimse şu, bazı sahneler fazla uzun. "Tamam burada bitmeli" dediğim yerde muhabbetler yeniden başladı filan.. "Tamam da, anladık" dedikçe bir daha başladı.. İşte oralarda bir isyan kopmadı değil içimden. 

Bunları görmezsek, Ertan Saban ve Serkan Keskin'in şahane oyunculukları yanında, Makedonya'daki Sepultura t-shirtlü amcasından, gözü yaşlı annesine, çingene düğününden meyhane sohbetlerine her şeyiyle, sanki her gün aynı saatte birlikte metroya bindiğimiz bir adamın hikayesini anlattı Limonata. 

İyi müzik de bedava!

8.4.15

Periscope'uyoruz!


Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter hesabınızla anında kulübe katılıyorsunuz. Gerçek zamanlı bir ana akış var, o akışta takip etmediğiniz insanların da videolarını izleyebiliyorsunuz. Türlü çeşit "enteresan" başlıkla videolar bir bir önünüzde akıp gidiyor. Videoları izlerken, ekranı sağa kaydırarak yayın yapan kullanıcının profilini inceleyip takip edebiliyorsunuz.  

Öte yandan kullanıcılara, canlı yayını izlerken bir "chat" kutusu sayesinde yazabiliyor, birkaç saniye sonra sorularınıza yanıt, yorumlarınıza karşı yorum almanın doruklarında dolaşabiliyorsunuz. 

Kalp'leri de unutmamak lazım. Bunlar bildiğimiz "like"ın Periscope versiyonu. Videoyu izlerken ekrana dokunduğunuzda kalpler beliriyor. Bu kalpler, kullanıcıların ne kadar "beğenilen" yayınlar yaptığına ilişkin bir veri olarak tutuluyor ve profil sayfalarında görülebiliyor. 




Hayır yani ne ki bu?

Ben uygulamayı ilk gördüğümde "Allah'ım yeni bir Omegle, yeni bir Chatroulette daha!" diye dehşete düştüm. Eli penisinde bekleşen abilerden demetler göreceğim ürküsüyle de olsa, gözümü karartıp uygulamada dolaşmaya başladım. 

Bu hikaye tahmin ettiğimizden, "yaaa ne kadar tatlı şu an Roma sokaklarındayız" romantikliğinden daha fazlası. 

Periscope, bugüne kadar bize Facebook, Twitter ve Youtube'un sunduğundan bir tık fazlasını sunuyor. Hepimizi etli kanlı birer "medya"ya dönüştürmenin son örneği olup çıkıveriyor. 

Kendi televizyon kanalımızı, kendi radyo istasyonumuzu, neredeyse sıfır maliyetle inşa etmemize olanak tanıyor. Hem de öyle çok ciddi bir ekipmana gereksinim duymadan. Hepimizin cebinde salınan cihazları kullanarak, tüm dünyaya, gerçek zamanlı seslenebilmemizi sağlıyor.Ki insanın kafası patlayacak gibi oluyor, bu fikri düşündükçe. Sanırım bu his tam olarak yıllar önce "televizyonun halka karıştığı ilk zamanlar"a karşılık geliyor; öyle bir coşku, öyle bir "gelişiyoruz işte lan" hissiyatı. 

Ha, o teşhirci abilerden ablalardan yok mu, illa ki var. Ama sayıca az oldukları kanaatindeyim şu ara. Ancak inkar edilemez bir Türk kullanıcı çirkinliği yok değil. Her yayın yapan hatuna gidip "meme" yazan, yazarken de titreyerek boşalan abiler dolaşıyor ortalıkta. Sevimsiz tabii. 

Markalar için gösterme vakti.

Bireysel kullanıcıların yanında Periscope bence markalar ve etkinlikler için de şahane bir araç olacak yakın zamanda. Özgün içeriğin Dolar'la yarıştığı günümüzde, ilgi çekici ve ses getirecek işler için ajanslar kafa patlatmaya başlamıştır şimdiden. Şuurlu ve eğlenceli projelerle siz de gözümüzü gönlümüzü açın please.

Benim de projelerim var birkaç marka için bu arada, çalışmaya başladım. Yakında kapınızı çalabilirim. :)

Sözün özü, tepeden inen her şeyden fenalık geldi! Tabandan yükselmeyen yöneticilerden, dayatılan yayınlardan, inanmadığımız dizilerden, kör ve sağırların birbirini ağırlamasından hepimizin yıldığı şu zamanda, medyanın "tek ağız" ezberine bir karşı duruş olarak algılamayı seçtim ben Periscope'u. 

Şimdilik sadece gözlemcisi olsam da, Periscope'un yayılıp amacına hizmet eder vaziyette gelişmesini dört gözle bekliyorum. Siz uygulamayı indirdiniz mi?

2.4.15

Müzikli Haberler 1 Mayıs'ta!


Her şey karanlığa dönüşürken inadına iyi, inadına aydınlık kalmaya çalışırken, bizi- beni bu sıra müzik ayakta tutuyor. Bu sıra yepyeni bir projenin arifesi. 

Tiyatro Sonsuz ekibi sayesinde buluştuğum Oğuz Küçükel ile birlikte yaklaşık 8 aydır müzik yapıyoruz, şarkılar yazıyor, şarkılar söylüyor, besteliyoruz. Şimdi bir sonraki faza geçtik, birlikte kendimiz için sahne almak. 

Kendi şarkılarımızı ve oluşturduğumuz repertuarı yanımıza aldık, bir grup oluşturduk. 

Adını, cismini duyurmak, şarkılarımızı birlikte söylemek için müsaitseniz, 
1 Mayıs'ta sizdeyiz. 

30.3.15

Müziğin Pazartesi rengi: Mavi


Mavi'yi bilirsiniz. Kendisini, birbirinden şık kliplerinden, dupduru sesinden hatırlarsınız unuttuysanız da. Dün akşam kendisi, Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde, onu izlemeye gelenlere sıcak şarap tadında bir konser verdi.

Bazı sesler var, onlar sadece kendilerine benziyor. Kimse gibi olmaya çalışmıyorlar, benzemeyi deneseler dahi, özgünlüklerinden eksilmiyorlar. Bu hatun öyle bir hatun. Zaten bir masanın diğer tarafında otururken ya da beyaz camın arkasından bunu dibine kadar hissettiriyor. Sahnedeki elektriği bambaşkaymış, gittik gördük. 

Kendi imzasını taşıyan şarkılarını, her hecesine dokuna dokuna söylüyor. İlk defa bile dinlesen onun bestelerini, ne dediğini anlıyor, şarkının dünyasına süzülüyorsun. Ayrıca özenle seçtiği, başkalarından bildiğimiz şarkılar da söylüyor. Ki bunlardan bir tanesi Sezen Aksu'nun Kış Masalı ki Fas'ta Gökhan Özdemir'in çektiği bir klibi de var şarkının, enfes. Bambaşka bir doku katmış şarkıya. Yazının sonunda o da.

Bir de gecenin sürprizi, İzel'in sanki yüzyıllardır dinlemediğim bir şarkısı olan Emanet. "Ama bizde bir şeyler bitti, böyle bitmesi gerek miydi?" diyen ve yıllardır hiç bozulmadan aynı yerinde, ezbere duran o şarkıyı ne şahane de söyledi! Aklına sağlık, repertuara bu şarkıyı alan zevkine sağlık! 

Hatunu bir daha sahnede yakalarsanız, mutlaka dinleyin, izleyin. Bir arkadaşa bakıp onda kalmış gibi hissedeceksiniz, söz.

yok'la'ma!