11.4.07

Yalnızlığın Çan Sesleri...


“Karanlık, soğuk, alabildiğine geniş ama şimdi ıssız”dı zaman. Zaman siyah etekli, zarif bir kadındı. Bir beyaz ışık inerdi bazen yer yüzüne; zaman aydınlanırdı. Korkusuzdu, acımasızdı zaman; giderdi. Farklı kimliklerde, farklı bedenlerde işlerdi hayatı; çeker giderdi. Giderdi o ışığın indiği yere.


Sonbahar… Yollar ıslak…
Soğuk kış günlerinden selam getiren rüzgâr kapıda.

Bir kadın…
Bugüne dek yaşanmış tüm sonbaharların yorgunluğunu, kırgınlığını taşıyan; gözleri deniz, elleri çöl bir kadın…

Camlarda yaşlı gözleri var. Gözleri hep camlarda. Camları sever kadın. Yıllardır arayıp da bulamadığı mutluluğu arıyor hâlâ. Camlarda gözleri. Özlemiş belli; gidenleri, kalanları, yok olanları, hiç olmayanları özlemiş. Sesi yok kadının; adı yok. Bir çığlık o ömründe arda kalan.

Bazen çıkar odasından. Kadın kokan o karanlık odadan. İner merdivenlerden, çıkar kapıdan. Fazla uzağa gitmez; gidemez kadın. Bakar son bir kez kapıdan. Çarpar kapıyı, ağlar.

Yaşanmışlıkların ayak sesleri gelir küçük odadan ve kim bilir kaçıncı kez ocakta unutulan çaydanlığın imdat çağrısı. İşin ilginç yanı çay içilmez kadının evinde. Çünkü çay tek başına içilmez kadına göre.

Çıkar yeniden o gıcırdayan merdivenlerden tanıdığı aksaklığıyla. Yeniden oturur bordo koltuğuna, gözleri camda yine. Yalnızlığın sesi gelir kulağına çatıdan, o duymaya alıştığı yalnızlığın çan sesleri. Tüm hücrelerine süzülür yalnızlık, hiç tatmamış gibi. Yalnızlık dolar kadına. Kadına yalnızlık gelir o sonbahar akşamı. Kadın yalnız, yalnız kadın.

Hep yalnızdı, son gördüğümde de. Camlardaki nefes izlerini silmişti elleriyle, bordo koltuğunu daha da yaklaştırmıştı soğuk pencereye. Başını devirip sol omzuna izlemişti yağmuru. Yalnız. Kulağında tanıdık çan sesleri, uyumuştu. Yalnızlığın çan, zamanın son kez acıtan sesleri kulaklarında, uyumuştu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yok'la'ma!