Ana içeriğe atla

Kafamı Kırarım! s1e1

Artık burada kafamı kıracağım. Evet sanırım tek eksiğimiz buydu, burada bunu da yapacağım!

Değişebilirliğine inanmadığım her şeyi bir bir yazacağım ki bir yere kaybolmasınlar, gözden yitmesinler.

İlk kafamı kırarım’larım “bir kısım izlek” için yabancı olmayan bir “hayati damar”ımla, futbolla alakalı.

Bir bakınız.
Bakınız ki içimdeki şiddet tükensin!

- Forma giydiği herhangi bir maçta Daniel Alves hakemi kandırmak maksatlı kendini yere atmazsa,
- Galatasaray’ın mor forması yenilgi yüzü görürse,
- Beşiktaş, adı sanı bilinir bir forvet transfer ederse,
- İbrahimoviç 90 dakika boyunca herhangi bir maçta forma giyip de ofsaytta kalmazsa,
- Daha uzun yıllar yaşayacak gibi görünen “Aziz Yıldırım hanedanı” devrilirse,
- Cristiano Ronaldo, becerisinin sökmediği bir maçı çirkeflik yapmadan tamamlarsa
- Ahmet Çakar, futbolun biraz da şov işi olduğunu ama bu kadar da “şovmenliğe” bulaştırılmaması gerektiğini fark ederse,
- Sergen Yalçın, Baros’a seslenmeyi öğrenirse,
- “Üç büyükler” denen ama aslında sadece “bizim büyükler” dışında bir futbol takımı TSL şampiyonluğuna ulaşırsa ben kafamı kırarım!

Ha bir de tabi, Aslı 10. hafta oynanacak Fenerbahçe-Galatasaray derbisine gidemezse, yine aynı kafayı kırabilirim..

(:

Yorumlar

  1. "- Galatasaray’ın mor forması yenilgi yüzü görürse"

    bu renge sempati duyup maç satacak takım tanımıyorum. ha ama evet, gs li futbolcuların "beyler bu formayla kaybedersek çok feci imalara neden oluruz, canla başla oynayalım kaybetmeyelim bu maçı" şeklinde bir gazları olursa, bilemeyiz.

    o değil de, daniel alves kim lan? :d

    YanıtlaSil
  2. dani alves... şahsımca bir yılan gözlü dilber.. :))
    sevilla formasını çıkarıp barcelona forması giyen bir insan ürünü.. nasıl sevdiğim aşikar.. :)

    mor forma konusuna gelince.. ikinci tezin aklıma bi değip uzaklaşmıştı, sanırım kuvvetli ihtimalimiz odur. :))

    YanıtlaSil
  3. İade-i ziyarete geldim. Zlatan ofsayta düşer tabii ki, düşmemesinin imkânı var mı ki?

    10. hafta Kadıköy'de görüşmek umuduyla :)

    YanıtlaSil
  4. Ne iyi ettin, hoş geldin!
    Hep gel :)

    Her "golcü" bir ara ofsayta düşer. Ama Zlatan, bunu biraz "hobileştirmiş" bir insan. Her yerde sık sık söylediğim gibi, o artık Barcelona'nın biricik Hakan Şükür'ü! :)

    Kadıköy'de olalım.
    Ama başka tribünlerde mi?

    YanıtlaSil
  5. Bak görmemiştim. Evet Kadıköy'de ayrı tribünlerde. Öte taraftan Aziz Yıldırım hanedanlığı yıkılmaz, tıpkı Yıldırım Demirören hanedanlığının yıkılmayacağı gibi. Ancak ve ancak kulübün tepetaklak gitmesi gerekir sportif açıdan.

    Bir kulüp eğer kendi başkanına 70 milyon dolar borçlu olursa, o başkanı değiştirmeye kimsenin gücü yetmez, taraftar dışında.

    Ama sonrası tatsız bir süreç haline gelir. Kulübün gelirlerine el koydurmak filan gibi.

    YanıtlaSil
  6. Başkanların koltuk sağlamlaştırma stratejisi.. Dediğin çok doğru, Aziz Yıldırım'la başlayıp Yıldırım Demirören'le devam eden ve pek çoklarının da katmerlendireceği bir düzen bu.

    "Taraftarız biz çekeriz cefa, büyük başkan al kulüp senindir", kişisel olarak beni zorlayan bir tezahürat. İster sözle ister fiilen yapılsın, desteklemiyorum.

    Sonuçta hepimiz, inandığımız "şey"in bekası için maçlara gidiyor, lisanslı ürün alıyoruz. Birilerinin cebi üzerinden bu iş yürüsün diye değil..

    YanıtlaSil
  7. Bu işin gidişini şimdiden söyleyeyim sana. Abramoviç ve türevleri çıkıp kulüpleri satın alacak. Türkiye'de ilk satın alınacak kulüp de Beşiktaş olacaktır. Sonra var olandan daha fazla boyu uzayacağı için diğerleri onu takip edecektir. Kaçınılmaz bir son.

    Kimse kendini kandırıp "Asla izin vermeyiz filan demesin" -taraftar açısından-. Günün koşulları altında getirir eleman Drogba'yı, imzalattırır sözleşmeyi, taraftar "en büyük başkan bizim başkan"a döner.

    Futbol bu yüzden bozuldu. Bizde başlamadı bozulma. Bizde zaten sistemin tamamı bozuk futbol ve diğer yerlerde. Aslında şu an Yıldırım parantezinde Aziz+Demirören kulüp başkanı değil, kulüp sahibi gibidirler.

    YanıtlaSil
  8. Kesinlikle hemfikiriz.

    Futbolu tribünde yaşarken insan çok romantik olabiliyor istemsiz. Yani hiçbirimizin de kalkıp "yahu şu futbol da öyle enteresan bir spor ki" diyerek, adeta golf turnuvası izler gibi maç izlediğini düşünmüyorum. Ama futbolun kendisi ve gelişen "endüstrisi" malesef bu kadar romantik değil. Kanının başkanı olduğu kulübün renklerinde akacağını iddia eden romantik görünümlü şahinler de aslında sanılan kadar masum değiller.

    Seyir söylediklerine çok yakın. Yavaş yavaş durumun varacağı yerdir dediğin..

    YanıtlaSil
  9. Bu bir nevi sidik yarışı hali çünkü. Türkiye'de özellikle daha belirgin halde böyle yürüyor işler.

    Hayatımın hiçbir döneminde tribündeki insanlara ne saygım ne güvenim olmuştur. Tabii herkes adına söylemiyorum bunu. Bugün baştacı edilen bir adama yarın ana-avrat söven insanların takım ya da futbol sevgisi olduğuna inanmıyorum.

    Bizdeki o seyirci profili, kendi hayatındaki başarısızlığını bir takım üstünden giderme ihtiyacı. Bu yüzden, takımı yenildiğinde patlıyor, bu tipler. Çünkü gülebileceği en son yerde de gülemiyor.

    Kişisel açıdan söyleyecek olursam Galatasaray'ı x bir şahıs satın aldığı anda Türkiye'deki futbolla ilintimi keserim. Mis gibi Barçam var Livorno var St. Pauli var, onları izlerim. Fenerbahçe ya da Beşiktaş'ı birileri alırsa da aynı tepkiyi veririm doğrusu

    Çünkü gerçek anlamda futbolu seviyorum. Sinirleniyorum, küfrediyorum, gülüyorum, ayağa zıplıyorum. Bu duyguların tamamını hayatta başka bir şey yaparken duyumsayamıyorum. Adeta iç döktüm be. :)

    YanıtlaSil
  10. Aslına bakarsan aynı şeyi düşünüyorum. Kendimi biliyorum, seni de senin sözlerinden yola çıkarak özdeş buluyorum bu konuda kendimle ve bahsettiğin şey yarın kendi kulübümün başına gelirse, ben de tüm bağları koparırım aradaki. Çünkü takımım "benim", ben de o kadar o'yum ki, arada başka birinin hakimiyetinin sözü edilemez.

    Livorno demişsin bir de, ayrıca tutuşturmuşsun yani içimi. Teşekkür ederim :)

    Futbol, taraftar olan ve salt izleyicinin hayatlarında çok farklı uçlarda yer alacak bir spor. Ama bir o kadar da taraftarlıktan uzakken haz verebiliyor yine. Ritmine, uyumuna, benim aradığım o savaşa, dirence öyle kaptırıyor ki insan kendini, tarafını maç esnasında bile bulabiliyor.

    Sahipli futbol, işte bu heyecana önce büyük ölçüde gölge düşürecek sonra da durumu derebeyliğe taşıyacaktır kanımca...

    Bizim gibilere de yazık olacaktır.

    YanıtlaSil
  11. "Bizim gibilere de yazık olacaktır"

    Anahtar bu zaten. Ama milyonlar mutlu olmaya devam edecek.

    YanıtlaSil
  12. Ben evimin salonunda dünyanın futbolunu izlerken, birileri sokakta zamanında benim sesimi kısmama sebep olan marşları söyleyecek yani...

    O şartlar için sözüm;
    Çocuklar oynayabilirler istedikleri gibi.

    YanıtlaSil
  13. "Futbol evrenseldir" bir oyun deyip, sonra da dünyanın futbolunu izlemenin tatsız olmadığını belirteyim.

    Ama tabii zamanında sesinin kısılmasını sağlayan marşları söyleyenlere de şöyle bir iç geçirerek bakarsın. Hatta kendine hakim olamayıp söylersin de.

    YanıtlaSil
  14. Ben asla izlemekten sıkılıp darılmam gücenmem o dünya futboluna. Aksine bazen, gözümüz gönlümüz açılsın diyerek bırakıyorum kendimi koltuğa :)

    Dediğim şeyi, kastettiğimi anladığını biliyorum. O marşı içten içten söylerken sövmek eşzamanlı olarak birilerine...

    YanıtlaSil
  15. :) İyidir sövmek. Yeri geldiğinde daha fantastiğini bulamazsın.

    YanıtlaSil
  16. Evet. Eşsiz bir deşarj yöntemi zira, rastlamadım benzerine. Ha bir şey var ama dün bir dostla da konuştuğumuz, motosiklet üzerinde, seyir halindeyken tabi, çığlık atmak deliler gibi. Çok lüzumlu! :)

    YanıtlaSil
  17. Bungee jumping esnasındaki çığlığı hiçbir şeye değişmem. Denemediysen acilen dene derim

    YanıtlaSil
  18. Henüz denemedim. Ama 2010 Mayıs'ta sanırım ayağıma kadar gelecek kendisi. Kim bilir, belki seni anarak bir Galatasaray marşıyla bırakırım kendimi boşluğa! :)

    YanıtlaSil
  19. Sabahın köründe ortadan yardın beni :) Galatasaray larşının içeriğini merak etmedim desem yalan olur.

    Ayağına gelen fırsatı sakın tepme. Muhteşem (Bu kelimeyi sürekli kullanmam. Bak kelime takıntım vardır. Son bir yıldır 'keyif/inanılmaz/muhteşem gibi kelimeleri kullanmamaya özen gösteriyorum) bir duygu.

    YanıtlaSil
  20. :) İçerik.. Kim bilir ben yazarım bir yenisini yukarıda :)

    Her deneyenden benzer sözler işittim. Ürkmüyor değilim, zaten bu zamana dek hep bu ürkmeden dolayı yapamadım onu.

    Biraz yükseklik korkusu var da. Çekiniyorum diyerek hafifleştireyim, sen anla! Özenle söylenmiş bir "muhteşem" cesaret verebilir! :)

    YanıtlaSil
  21. :) Tamam artık, kimse beni tutamaz!
    Ben bile! :p

    YanıtlaSil
  22. Fb ve Türkiye kupası arasındaki ilişkiye değinmemişsin :)

    YanıtlaSil
  23. Değinmedim evet :)
    İnancım baki.. Elbet bir gün.. Onda da kafamı kırmak istemiyorum inan bana. :))

    YanıtlaSil
  24. Hmm anladım bu arada bu ne hız :)

    YanıtlaSil
  25. Bilgisayar başındaydım.
    Ondan bu hız :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…