9.6.07

Dolular ve Boşlar Hakkında…

“Ne kadar dolusun…”, bir hıçkırık; “Ne kadar dolmuşsun sen…”, bir gözyaşı.
Dişlerimin arasından içeri çekerken dışarı kaçmak üzere olan nefesimi, bir yandan da göz yaşlarımı sayıyordum, on yedi. İkişerden etmişti otuz dört damla. Sol gözüm, arada bir damla fazladan kaçırmıştı nasıl olduysa, ama benim gözümden kaçmamıştı. Aslında pek olanak dahilinde değildi gözümden kaçmaması, kaçması ya da… Neyse, sanırım sadece detaylar bunlar, nafile bir “giriş” çabası.
Gözlerini gözlerime diktiğinde, şairin dediğince felaketim olmasına ramak kalmıştı. Bir âni düşünceler zinciri resmigeçitinde, zaten ağladığımı anımsamam pek geç kalmadı. O, gözlerini bana dikmişti. Gözleri birer düğme misali duruyordu üzerimde; yüzümde, omzumda, dizime düşen son damlada. Ha bir de, saçımdaki değişikliği, saçımın kızıldan koyu kestaneye dönüş mevsimini fark etmesi de, düğme kılıklı gözlerini saçlarıma dikmesine yetti, arttı.
“Neden?” dedi, “Şimdi sebepsiz yere neden bu kendini hırpalama merasimi?”
Ellerimin arasında döndürüp durduğum, biraz ıslak, biraz kuru, ıslak ve kuru arasında sıkışıp kalan mendilden kaldırıp gözlerimi, ona baktım. Gördü bakışımı. “Zaten karşındaki koltukta oturmuyor mu, ne demek gördü bakışımı?” diye çıkışmayın hemen. Gördü bakışımı işte, öyle ki, ben ona bakışımı gösterirken, o benim içimi bile gördü. Bakış atıştık biraz ya da öyle sandım ben. O devam etti süregelen monologuna…
“Orada bir boşluk var. Dolusun dedim, ama yok. Boşluklarla dolmuşsun sen. İçindeki boşlukları doldururken fırsat kalmamış tümlenmene, tamlanmana yahut vaktin olmamış öteki şairin dediği gibi.”
Bitmişti. Susmuştu nihayet. Bir an gözlerimin önüne ruhumu teslim edişim, Yaradan’ıma “Sana geldim, al beni…” deyişim gelir olmuştu, o söylenirken dolular ve boşlar hakkında. O konuşmuş, ben yorulmuştum. Şimdi konuşmaya başlasa kuracağı cümle muhtemelen “Dolusun demiştim ya, yok, boşluk dolu senin için, bir de yorgunsun baksana. Uyku akıyor gözünden…” olurdu.
“Dolusun demiştim ya, yok, boşluk dolu senin için, bir de yorgunsun baksana. Uyku akıyor gözünden…” dedi ağzı, benimki onun ağzını açık bir biçimde seyrederken.
“Çok konuşuyorsun” dedim. Gözlerim, ellerimin arasında zaman misali ufalanan kağıt mendildeydi. Sinirinin yükseldiğini, sınırının ortadan kalkmaya başladığını hissediyordum.
“Ne demek çok konuşuyorsun? Yok yere ağlamalar, yok yere birilerini suçlamalar ve aklanmalar yok yere… Senin derdin ne biliyor musun?” dedi. “Arada bir boşluk ver, senin için iyi olabilir” diyerek sözünü kestim. Çattı kaşlarını, “Sen küstahlığı ele aldın iyice…” diyebildi.
İçime düşüyordum. O benim üzerime titrerken, beni konuşup beni dinlerken, ben içime düşüyordum. Beni içime itiyordu da bir kez bile elini uzatmıyordu. Halbuki biliyordu içimdeki boşluğu, onu konuşmuyor muydu zamanlardır. Gelmiyordu insafa ya da bahsi geçenden bihaberdi.
Ben sustum. Susmam, ağlamamdan daha yoksun kaldı. Zira karıştım onun suskusuna, sustuk. Ne onun eylemi görüldü, ne benimki.
Bir kağıt mendil daha ne kadar neye benzetilebilir bilemem ama, şimdi de sanki ikimizin de yükünü çeken, içinde hapseden yahut hapsetmeyip toprağa karıştıran bir paratonerdi.
O bağırmış, ben susmuştum. O bağırmış, ben bağırmıştım. O susmuş, ben de susmuştum. Eylemlerimiz karabatak misaliydi…
Ayağa kalktı, hışımla. Elini alnına koydu. Ateşini ölçer gibi dursa da, gözlerini devirmesi-bunu sık sık yapardı- sinirinin yatışmaya, sınırının kapanmaya başladığını belgeliyordu.
“Anlatmayacak mısın?”
“Anlatacağımı sanmıyorum.”
“Susacaksın yani, öyle mi?”
“Hayır, sadece anlatacağımı sanmıyorum ama konuşabiliriz başka şeylerden belki.”
“Sana… Sana ne diyebilirim ki ben! Düş içine, olur mu? Kal evinde, kapan ve kal. Kapanına sıkışmış gibi kal öyle, kıpırdama. Ya sabahlara kadar otur, günlerce uyuma ya da günlerini geceleri aydın’la, gözlerini anahaber bültenleriyle aç dünyaya! Sen hakikaten bomboşsun…”
Derin bir iç geçirdim. Sandı ki köpüreceğim, bağıracağım, yıkıp dökeceğim belki. Göz pınarı hâlâ sızlayan bir “ben” için olur şey değildi bunlar, yapamazdım, gücüm yoktu.
“Yok değil mi,” dedi, “susacaksın değil mi?”
Gözlerim artık hepimizin bildiği gibi paratonerden bozma, zaman misali avuçlarımda ufalanan ve parmaklarım arasında dönüp duran mendildeydi. Çıkmaya yeltendi, yeltenmekle kalmadı sonra, çantasını aldı. Kaldırdım gözlerimi, uzattım elimi ona, mendile bulanmış elimi. “Al,” dedim, “onu da götür patiska yastığının kıyısına” diğer şairin dediği gibi…

Uykusuz bir gecenin ardından, mendile bulanarak…
13.04.2007
09:03

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yok'la'ma!