29.3.10

Kör!

Aynı şeyleri söyleriz, aynı dertlerden yakınırız. Uzak yerlerde durur da birbirimize bakarız. Gecenin bir yarısı, susar, yalnız uykulara yatarız. Çünkü sözlüklerimizden def ettiğimiz onlarca sözcüğümüz vardır bizim, çünkü son sevişmelerimiz hep, sırtını yalnızlığa dayamış, teklikten güç bulan sözcüklerle hayat bulmuştur. Biz yakınırız, ne fenadır “yalnızlık”, “tükenmek” ne fenadır, “eksilmek”, “yitmek”. Geveler dururuz!
Gelmez “kavuşmak” aklımıza. Biraz olsun “sarılmak” düşmez hatrımıza, uykumuzu bölmez titreyerek “sokulmak” birbirimize..
Nasıl da boşa şu yaşadığımız, görmüyor musun?

"Bir Çalgıyım Göğsüne Yaslanmış"

varlığın yokluğunda sır. bir baharın müjdecisi gelişin, bir bahar müjde sana. sığ ve bulanık sularda yıkanmış, arındığını sanmış bir kirli ruh bedenimde. ben öylece, bir bahar rüzgarında yıkılmışım göğsüne.


uzat parmaklarını, çekinme. titrekler bilirim, nasıl da. uzat sen, ellerimi aşan parmaklarını bir seferde, tereddütsüz. alnımda, çenemde, göğsümde bul notalarını şarkının. başla çalmaya. bir ezgi doldur içime, taşır dışıma.

ben arınma sanrılarında bir kirli ruh.
öylece serilmişim üstüne.

uzat dudaklarını. nefesin can verecek bana. bedenim bağımsız tellerden, bambaşka bir şarkı söyleyecek sana. yine yerleştir parmaklarını, aynı notalarla bambaşka bir ses duyur bana, benden bir ses doğur.

yanılgılar denizinde yeniden kirlenmiş bir ruh bedenimde.
öylece kırılmışım yüzünde.

varlığın yokluğunda sır. yokluğun varlığına kanıt.
bir bahar müjdesisin sen. bir bahar müjde sana.
ben bir çalgı ellerinde, yüzünde, göğsüne yaslanmış.
sen hiç susma bana.

25.3.10

Dökül!

Aklına bir gece düşer, bir gece yarısı. Bir gece; nasıl da kaslarınla savaştığın, senelerdir hissetmek için geberdiğin her şeye, adeta doğaüstü bir dirençle karşı koyan kaslarınla boğuştuğun bir gece. “Bırak kendini ona hadi” diye kendine inceden ayar çektiğin.

Yapma demedi kimse, yaptın.
Her arzu ettiğin olmasa bile, canının çektiklerini yaptın, erittin içini oracıkta.

Bir baktın eksilmişsin sonra, bir baktın kimselerin anlayamayacağı kadar azalmışsın. "Ne olmuş sana böyle" demişler, "ne güzel gülüyor gözlerin!" Çok geçmemiş üzerinden, "ne olmuş sana böyle" demişler, "ne güzel ağlıyor gözlerin!" "Gözlerin ne güzel" demişler, için buna bile açılmamış!

...

Bir gece düşer gecenin orta yerine, kolunda bir adam.
Kokunda bir adam; bu şehrin dar geçitleri ve yüksek kaldırımlarında.
İçin hep aynı savaşın meydanında.
Dök kanını, biraz daha.
Dök, geçmeyecek yoksa.

asliaker.blogspot.com Hürriyet Kampüs'te!


3 Mart tarihli Hürriyet Kampüs'te, şimdi okumuş olduğunuz blogun bir tanıtımı yer aldı. 
Gecikmeli de olsa paylaşmak istedim... 

Hürriyet Kampüs ve Nihan Bora'ya teşekkürler. 

24.3.10

SonEL



Senin ellerini yazmayacağım artık daha fazla. Daha çok düşüneceğim ellerini, yazmaktan daha çok. 
Çünkü ellerin, bana dokunmadan canımı yakıyor. Biliyorum, "ben bir şey yapmadım" diyeceksin şimdi. 
Sen bunu söylerken ben de, "işte her şey bu yüzden" diyeceğim, acı bir gülüş yüzümde. 

Ellerini yazmayacağım artık, evet. 
Sondur bu, güzel parmaklarına yazılmış son övgü. 

İlk dokundukları anı biliyorum bana, karanlığın içinde bembeyaz bir aydınlıkla uzandıklarını, an an hatırlıyorum. Sonrasını, açık havada, bir minik odada, masa başında... Şimdi bile titriyor içim, gözlerim doluyor ve burnumun direği sızlıyor ya... Nasıl bir sevmek bu, ne biçim!

Yazmayacağım bir daha diye değil ama son kez izledim ellerini, içime sindire sindire, uzun bakışlarla, sen de bil. Hayatım biraz daha onlara dokunsa daha güzel olabilirdi diye geçirdim içimden sonra. 

Bu kadarı mı? Bu kadarı da güzeldi. 

23.3.10

Okuyorum I


Ölü Erkek Kuşlar'ı okumaya başladım. İnci Aral yine. Sadakat'ten sonra bakalım nasıl gelecek.

Zaten dağılan yerleri toparlamaya kendi ellerim yetemedi bir türlü.

22.3.10

önce, yine. hep?

Bir adamın ellerini sevecektin önce. Dedim sana ya daha önce. Sev yine o adamın ellerini. 
Gözünden sakındığın o ellere, dokunamadığında bile nazar değdirebiliyorsan sen, 
sevgin zarar vermenin ötesinde bir yerlerde ikamet ediyordur artık. 

Ama olsun, sen sev yine. 
Tüm yara berelerine rağmen onun. 
Tüm kırıklarına rağmen parmaklarındaki. 
Tüm acılarına, sızılarına rağmen sev. 

Bir kez bile öpemedim avuç içlerini. 
Bu hayat, senin avuç içlerini dudaklarıma değdirmeden bitecek mi şimdi?

21.3.10

yok ol yok ol yok ol!

Ne kadar derin olduğun mühim, o derinlikte ne kadar kalabalık olduğun çok daha mühim hepsinden. Bir başına'lık kadar büyük bela var mı adamın başında?


Başkalıklarımızdır, bize ayna olan. Araçtırlar, aracıdırlar, işte bu yüzden biraz önemli, çokça önemsizdirler. Bak o aynaya, ustası da olsan, kalfası da.

İstediğin kadar "yok ol" de sen,
Var olmaya direttikçe "varolan", neye yarar dilinin tükürdüğü?

20.3.10

önce



önce ellerini seveceksin bir adamın. sana bir sabah sıcak dokunuşlar bağışlar diye değil. dokunduğun anda alev alacağın kadar güzel ellerini, seveceksin işte. hatrına, gözlerinden önce elleri düşecek. alnına dökülen saçları sonra. böyle böyle büyüteceksin içinde, tam yok oldu zannederken.

birkaç damla da eklersen üzerine, hiç fena olmaz bir cumartesi gecesi.



bundan sonra da böyle. önce ellerini seveceksin bir adamın.

18.3.10

gün'e, yine.

Yoruldum uzun zaman sonra.
Günlerdir kendime bir hapis yarattığımdan mı bilmiyorum, bugün sokak yordu beni.
Kafam, etrafımdaki her şeyden, hatta ait olduğu bedenden bile hızlı çalışıyor ya biraz da ondan bu yorgunluk.

Bitmesin ama böylesi.
Sadece "iyi"leştirsin daha da.


Ve öğrenci olmaktan çok sıkıldım.
Güne not bu da.

*Fotoğraf: Eduardo G.

fikir pozisyonu aaal!

17.3.10

gün'lük

bugün adamın biri belki 10 metre uzağımda yürürken eli cebinde, 10 lira düşürdü yere.
gözler vardı etrafında, birileri yürüyordu, duruyordu yanında, gördüler bu sahneyi.
adam yürüdü fark etmeden düştüğünü parasının, bir taksiye doğru.
can havliyle bağırdım, etimi yoluyorlardı sanki: "beyefendi?"
sesimi duymadım, nasıl çıktı, kulağımda müzik vardı.
eğildim yere aldım parasını, uzattım eline.
dudaklarını okuduğum kadarıyla teşekkür etti bana,
gözler bu sefer bana bakıyordu, benim yanımdan yürüyordu.

birkaç adım sonra aklıma düştü,
evden beş dakika önce çıkmış olma ihtimali,
bir başkasının o parayı "öylece" bulma ihtimali.

güldüm sonra. birkaç adım sonram aydınlandı.
güzel başladı gün işte...

15.3.10

Burada Tüm Kusurlu Hareketler Serbest: Ceza Sahasının Dışı


Çok konuşup da "mühim hadise" izlenimi yaratmayacağım.
Ne zamandır kafamda, futbol, hatta spor üzerine yazmak vardı. Bunu burada aralıklı da olsa yerine getirdim ama sporun "kimyası" uyuşmadı buraya bakan gözlerle.


Yeni yerimizin adı: Ceza Sahasının Dışı.
Bir dişinin "herkesin pek bi' konuştuğu" şeyler hakkındaki "kendi kendine söylenmeleri"ni okuyabilirsiniz.


İftiharla.

11.3.10

4. Baskı



2005'te dünyaya gözlerini açan kitaplarım yeniden...


Carpe Diem Kitap'ın ilk adımlarını atmaya başladığı zamanlarda Ruha Dokunan Düşünceler serisinde yer alan ve benim hazırladığım Shakespeare ve Mevlana kitapları yenilendi.

4. baskıda hem isimleri hem de doğal olarak (!) kapakları değişen kitaplara yakından bakmak isteyenlere not düşmek istedim.


Haydi bakalım!

İnanç Aşkı Sorgularsa


Yusuf Kurçenli'nin filmi Yüreğine Sor'u galasında izledim.
Konuşmanın vaktidir şimdi...

Cevahir AVM'de gerçekleştirilen gala oldukça kalabalıktı. Sinema ekolay'ın davetlisi olarak yer aldığım bu etkinliğe katılan birkaç "blogger" dostum da vardı. Film öncesinde sohbetimizi edip kendimizi gala mekanına doğru uçurduk.



Ben, Türk filmlerinden beklentisi hala düze çıkamamış bir seyirciyim. Ne oyunculuklar adam akıllı tatmin ediyor beni çoğu kez, ne hikayeler, ne de sinema teknikleri. Ha çok mu anlarım hadiseden? Metin kısmından anlarım biraz olsun, gözümle de aram iyidir yani... Tüm bu önyargı deposuyla girecektim filme birazdan, fakat önce kokteyl denen o "gala öncesi ayakta durma seremonisi"ne bir bakalım birlikte.


Cevahir AVM'nin galalar için doğru mekan olmadığı kanaatindeyim, başta bunu söylemek lazım. O bitmek bilmeyen merdivenler, salonlar arası dar mekanlar falan.. İçini daraltıyor insanın. Karşılama masası tam da merdivenin ağzına yerleştirildiğinden bir yığılma yaşandı örneğin. Yürüyen merdivende "bekleme yapan" insanlar göstererek başladı gece, enteresandı. Kokteyl faslı ise biraz karambole geldi işte tam da bu mekanın organize edilememesinden sebep; sanki bir gala gecesinde değiliz de Bursa terminalindeyiz havası esiyordu ortalıkta. Herkes ayakta, dip dibe, ellerinde çanta ve kabanlarıyla kalakalmış vaziyette. Neyse.. Biz "Yeni Rakı" organizasyonu görmüş bir neslin evlatları olduğumuzdan artık, her şey boş geliyor bize!


- Esma? + Mustafa!

Film daha ilk sahnesinden beni arada bırakmayı başardı. Önce övgülerimi düzmeliyim elbette.


Görüntü yönetimi bu kadar başarılı az film çıkıyor Türkiye'den. Görüntü yönetmenine baktım sonra filmin, Colin Mounier'miş sustum. Sahiden, Karadeniz'in o eşsiz doğasını, iç ve dış mekanları, karakterlerin mimiklerini sanki birer albümden izlettiler. Bir yandan da son zamanlarda benim sık sık dinlemeye başladığım Karadeniz ezgileri gönderdiler kulaklarımıza, iyi geldi birlikte. Hikaye az çok tanıdıktı; dönemin Hristiyan - Müslüman çekişmesi, bunun aşkları nasıl da göbeğinden vurduğu... Bugün bile konu olmaktan sıkılmamış, gereksiz fakat bir o kadar da gerçek mevzu...


Zaman zaman gözüme çarpan, kulağıma batan diyalog eksikleri ve "ağız" sorunlarını anarak olumsuz yorum eşiğinden atlıyorum. Ağız konusu önemli mesele. Her yörenin yöresel ağzını yapacak oyuncu bulmak güç, tamam. Ama böyle büyük bir projede, hem de Kültür Bakanlığı desteğini de almış bir yapımda bu konuda biraz daha özenli olunmasını beklerdim kendi adıma. Örneğin Tuba Büyüküstün'ün şehirli bir kadın dışında bir rolde yer alamayacağına inancım şiddetle katlandı bu film sonunda. Bunu destekleyen de biraz son zamanlarda televizyonda rastladığım dizisi, Gönülçelen. Korkunç bir "roman" ağzı sorunu yaşıyorken orada, bu filmde de yine arızalı bir Karadeniz ağzı vardı. Olmuyor olamıyor demek ki. Oysa ışığı sahiden büyüleyici olabiliyor kimi zaman ekranda.

Ağız konusunu geçtikten sonra belki de filmin en büyük fiyaskosuna geldi sıra, efektler. Yani bu konuda kim ne yapacak bilemiyorum artık ben. Bu filmde bu işi kimlerin yaptığına da bakmadım açıkçası. Tek söyleyebileceğim, bu kadar yapay olabilirdi, bu kadar en olmayacak sahnede insanı kahkaha atmaya zorlayabilirdi. Acı bir kahkaha tabii bahsettiğim, yapımın iyi yanlarını örttüğü için. Son zamanlarda bu işi vasatın üzerine çıkaranlar Eyyvah Eyvah'çılar oldu, özellikle giriş sahnesinden bahsediyorum, seyredenler bilecektir o koca gemiyi -tankeri-!


Kenan Ece'nin bıyıkları

Bazen bir bakıyorsunuz vizyondaki 5 filmin 3'ünde aynı oyuncular var. Yakışıklı diye, güzel diye, magazine malzeme diye, neyse ne! Ama bu film bana gösterdi ki, hakkıyla ve kalitesiyle Kenan Ece, kesinlikle daha fazla görünmeli perdede. Hem çok yakışıyor oraya hem de sırıtmayan bir oyunculuğu var. Kesinlikle takip edilmeli.

Ama gördüm ki filmden sonra oyunculara dair internette bir şeyler okurken, kendisi bıyıklı tercih edilmeli. Daha "iyi" öylesi...


Sözün özü'ne geleyim ben yine; memleketimi göreyim, müziğini duyayım diyen uşaklara güzel bir film. Özlem gidermek isteyenlere bire bir yani. Ayla Algan, Tomris Oğuzalp, Civan Canova ve Hakan Karahan'ın oyunculuklarına özellikle alkış! İlla ki biri de derse, "ey seyirci 10 üzerinden bir değerlendir şu filmi" diye, üzülerek 6 olur benim notum.

yol 2 -son-

Kendimi nasıl yol yaptığımdan bahsetmiştim geçen gün.
Aşklı bir yol bulup yürümektense, hem aşk hem de yolun kendisi olup aşındırılmayı beklediğimden...

Gözlerimi kör ediyorum ben, onu anladım.
İnsanların senelerce olgunlaştıramadığı -kanımca kendi eksikliklerinden- duygulara küt diye teslim olmamalı, onu da anladım.

Ne var sardıysa seni kollarına?
Gözlerinin içine, içine giriyormuş gibi baktıysa ne olmuş?
Dudaklarını, ağzının yağmuruna çektiyse ne çıkar bundan?


Yürümeliyim arkamı dönüp.
Yol olmak nedir?!

10.3.10

Atensiyon Sil Vu Ple

Endişeye mahal yok!

Kendimi yaralayacak her şeyi, herkesten önce ben yapıyorum.



Dağılabilirsiniz.

9.3.10

Ahmak Islatan



Yürüdüm.
Üzerimde bir ahmak ıslatan.
Üşüdüm.
İçimde ıslak bir ahmak.

KumTaşÇakılZümrüt?

Kendi kıymetini bileceksin dediler hep, başkaları olur da kıymet vermez, duruma hazırlıklı yakalanalım diyeydi bu telkin.

Kendi kıymetin, sadece senin bilmenle yükselen, tatmin eden bir şey değil ne yazık ki. Sen istediğin kadar değerli ol kendine, eşsiz ol. Başkasının nefesini elinden anlık da olsa çekip alacak kadar baş döndürücü değilsen farkın yok dağdan taştan, çakıldan.

8.3.10

Yok

Kırmızı Kraliçe "korkulmak sevilmekten iyidir" dedi.
İçimdeki saf buna zamanlar önce inanmıştı.
Sonra içimdeki diğer saf darmadağın etti her şeyi.
"Sevmek sevilmekten iyidir" dedi.

Şimdi her kim varsa içimde kestim dillerini.
İnandıkları her şeyi sildim attım.
Artık birincilik "sevilmek"te.
Önceliklerin en öncesi artık o.

"Sevmek" mi dedi biri?
Efendim, duyamadım?

Keserken dilini onların,
Kesildi kulaklarım...

7.3.10

Alice n'oldu?


Dün hayatımda çok önceden farkında vardığımı sandığım bir gerçekle daha yüzleştim. "Beklentini yüksek tutmayacaksın."


Ha oldu da tuttun diyelim, sana zarar, kimseye değil.


Dün A. ile Şişli Movieplex'te Alice in Wonderland'i izledik. (İyi ki onunla izledim!) Malum, filmin haberleri belki 3 aydan fazla süredir ilgililerin gündeminde dolanıp duruyordu. O kadar ki, birçok sinema salonunda filmin afişleri tozlanmıştı daha film seyirciyle buluşmadan. Her şey iyi güzel ama insanda bir şaheserle karşılaşma arzusunu büyütüyordu. Bir de üç boyut şahanesine kaptırıp amma da izlerim ben bu filmi diye hayale sevk ediyordu.


İlk hayal kırıklığı: 3D alana dublaj bedava!


Yaptın güzelim filmi, gönderdin bize. Süreç nasıl işledi bilmiyorum, bir bildiğim Disney işi bir seyirlik olduğu filmin. Ama gelin görün ki, filmi üç boyutlu ve orijinal dilinde izlemek mümkün değil. Kötü bir seçimle yüz yüze bırakıldı seyirci daha maçın başında. İyi ki Türkçe dublaj konusunda çok feci, yerlerde sürünen bir karnemiz yok. Öyle olsa sonuç daha vahim olabilirdi. "Git izle adam gibi 2D, ananın karnından üç boyutlu mu çıktın?" diyecek olana da iki cevabım var; ilki evet, ikincisi bende kalsın.


+ Kırmızıııı - Beyaaaz!

Filme artık geçeyim. En uzun yazım bu olsun istemiyorum bu blogda. O yükselen arzum tatmin edilemedi ne yazık ki. Bir de A.nın da beklentilerini bizzat yükseltmiş olarak biraz ezilip büzülmedim dersem yalan söylemiş olurum. Tim Burton'dan beklenmeyecek kadar "yumuşak" buldum filmi. Salonda yetişkinden çok çocuk görürsem "ahaha" diye gülerim, "kafaları karışmış, Alice gördüler diye kapmışlar getirmişler çocukları" derdim diye beklerken, kendime güldüm.

Kırmızı kraliçemiz ve beyaz kraliçemizin karşı karşıya geldiği sahne kanımca filmin en "olmuş" sahnesi. Bunu da demezsem bana "yermek için mi açtın ağzını" diyecek birileri. Genel olarak detaylarda gizlenmiş Burton izleri bulmak güzeldi her şeye rağmen.




Son sözlerim de şunlardır ey okur;
İkizler candır,
o Alice'i canlandıran bayık abla setlerden uzak tutulsundur.
Amin.

4.3.10

Sarayım

Öyle uğradılar bana bu gece yine... O hiç gitmeyenler değil, gelip gidenler uğradı. Biraz yokladılar yokluklarını, bende ne kadar da bittiklerine bakmaya gelmişler buldukları ilk nefesle. Son nefesiymiş gecenin, geri dönemediler bu yüzden, kaldılar. Biraz fazla zaman geçirdik haliyle, benim tahminim gelir gelmez gidecekleri yönündeydi. İyi oldu ama ziyareti uzattıkları, hası, makbulü kısasıyken. Alenen serildi gözümün önüne tüm unuttuklarım, sıpıtıp attım ne var ne yoksa.

İnsan kazanmak güzeldir. Sahicilerse o insanlar, dost, aşık, belki maşuk olarak dahil oluverirler apansız hayatımıza, ses etmeyiz. Ha ederiz bazen, sesimiz çığlık olur, sevince boğuluruz. Güzeldir işte, her güzel şey gibi başlangıçta yalnızca. Ardı kabak tadı olabilir.

O kazanılan insanlar gün gelir, devranın dönmesini çok da mesele etmeden çeker giderler, kırar giderler, aldanır giderler, aldatır kalırlar, gönderilirler.. Tüm bunlar olasılık dahilidir. Dahası da vardır şüphesiz. İşte güzelim insanlar bu demlerde, belki biraz da sonrasında yiterler. İnsan kaybetmek'tir bunun da adı ama sadece bir "eylem" olmaktan fazlası olur çoğu kez.

Onlarla birlikte gelenler, geldikleri gibi gitmezler. Mevcut yapıyı bozma eğilimi gösterir, söke kopara bir şeyler, tahrip gücü yüksek bir gidiş giderler. "Dönüşleri olmasın inşallah" bayağı bir "halk türküsü" olur, katılaşır.

Velhasıl diyeceğim o ki, geçen giden ne varsa uğradı bana işte. Ben kendimi yeniden bulmuşken adeta bir kılçık gibi gelip gırtlağıma saplandılar. Canım yanmadı. İşte buydu tüm söylemek istediğim, canım yanmadı.

Bir göğüs kafesi,
bir nefes ve bir çift göz,
dupduru.
Şimdi bir yudum ekmek ve su
Benim sarayım oldu.

Pavese'yi çok sevdiğimi bilenler bilir. Hani hangi yazarı diriltelim de getirelim dese bir gün biri bana, tereddütsüz onun adı çıkar ağzımdan.


Biraz şiirlerine daldım yine bugün, bu sıralar çok şiir okur oldum ben.

Kimi dizeler var ki gözlü de görsün gözsüz de diye not düşmek istedim buraya...


Düşünüyorum, bebeğim, yanındayken;
Hayal kurabileceğim bir saat daha
Elini sıkarak
Ve kimse görmeyecek,
Kimse asla bilmeyecek,
Belki sen bile,
Sen ki bilmiyorsun ne çok şeyi yüreğimde
Tatlılıkla altüst edip parçaladığını.

O seyrek merhamet okşamalarını,
Hatırla bebeğim,
Kalbimin üzerindeki,
Canlı kalbimin, hızlı atan
Ve sessiz kalacak olan her zaman senin karşında.

Gördüm, bebeğim,
İnsanüstü bir tatlılık düşünü
Gözlerine bakarak,
İri ve çıplak gözlerine,
Hep yaşayacak olan yüzündeki.

Uzun bir yaşam sürüyorum
Yalnızca birkaç saniye
Yanında olabilmek için.
Ve sunmak için gözlerine
En güzel şeylerimi.

İçin için ağlıyorum ama huzurluyum.
Katlanılmaz yaşam
Seni koparıp uzağa götürdü
Uçsuz bucaksız bir geleceğe,
Yalnız benim bozduğum.

Aldırmıyorum utangaç oluşuma,
Yüreğimde duymak yetiyor bana
Tatlı bir düşünceni.
Ve düşlemek, bir kez daha,
Boz geleceğinde uzak kışın,
Var olacak benim için hüzünlü varlığın.

Düşünüyorum bebeğim yanındayken,
Hayal kurabileceğim bir saat daha.
Ve kimse görmeyecek,
Kimse asla bilmeyecek,
Hüzünlü neşemizi.


25 Eylül 1927 /C. Pavese Şiirler - YKY

3.3.10

Sadakat'in Romanı


"Herkes ağlayacak bir göğüs istiyordu ama kimse o göğüs olmayı göze alamıyordu."


Uzun zamandan sonra bir kitabı hakkıyla bitirmenin haklı gururunu taşıyorum. Başkadır o lezzet, günler gecelerce zaman ayırıp sanki bir bebeği besler, izler gibi bir kitabı okumak... Sıkça kitabı yücelttiğini, kitabın da seni büyüttüğünü görmek.. İyidir hepsi. Bana en son bu hissi yaşatan, daha önce bir yazar olarak hayatıma uğramamış İnci Aral'ın Sadakat'i. Sen ne yaptın bana?


Önyargılarım var. Genelde vardır. Bu cümle bile önyargılarıma kanıt işte.


Ve ben onlardan dolayı Aral'a daha önce hiç ilişmedim.
Sadakat, ön, yargı, sorgu, sual ne varsa 277 sayfada sildi.

Azra, Ferda'ya meftun. Daha da ötesi aşkın bu, gözlerimle gördüm. Zaman zaman her ikisine de sakin olsanıza dedim, kızdım. Aşkı yaşamaktan çok aşkı yıpratma hazları vardı her ikisinin de. Azra şimdi duysa bu sözümü karşı çıkardı belki ama, yok. O da seviyor tüketmeyi, kendine bile sezdirmeden. Velhasıl, bir aşkın bir kadını dönüştürmesidir bu roman benim gözümde, "yok" gibi görünen yanlarını su yüzüne çıkarması ve bir adamın ne kadar "sadık" olmasıdır yalnızca kendine.


Henüz okuma şansı bulamayan varsa, bu da ona not işte.

2.3.10

yol

Adet edindim aşk için “yol” olmayı,
Yürümekten daha çok sevdim bunu.
Zahmetsiz diye mi,
Hani öylece uzandığım için sere serpe?
Hayır.
Yürüyecek olanın adımlarını en yakından duymak güzel hepsinden.

yok'la'ma!