30.3.08

Futbol, Asla "Sadece Futbol" Değildir!


Geçtiğimiz günlerde yazdığım ama rötarlı olarak bloguma eklediğim "youtube" yazısı tam da gününde, sitenin erişime yeniden açıldığı günde bu adreste yer alır oldu. belki yeni yeni o yazıyı okuyanlar, aslı herhalde geriden takip ediyor gündemi demiş olabilirler, yok, öyle değil olayın "aslı". yazı, hadisenin hemen ardından yazılmıştı, siteme geç taşındı yalnız, bu böyle bilinse güzel olur..

geçmiş olsun hepimize, erişebiliyoruz artık sitemize! lakin bu elbette gölgelememeli memlekette yaşanan "sansür" gerçeğini, aksine, böyle manasız yasaklar karşısında sesimizin biraz çıkmasına vesile olmalı..

geçmiş günün hikayesinden, "günün" hikayesine gelelim biraz da.
derler ya hani, futbol halkların afyonudur diye.. evet, sanırım sucuğuna bayıldığım afyon'dan sonra, en bi' sevdiğim afyon bu benim; futbol.

beni bilenlerin bir kısmı, ne kadar "samimi" bir futbolsever olduğumu da bilir.. bu samimi futbolsever konusunu ilerleyen günlerde burada irdelerim illa ki değinmişken. öyle ya da böyle, bir şekilde, elinden geldiği, sesi, nefesi yettiğince de Fenerbahçeli olduğum da, yine o "beni bilenlerin bir kısmı" tarafından şiddetlice bilinir.. şimdilerde ise yeni bir heyecan var tabi başımızda, Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final heyecanı.. daha önce başımıza gelmemiş, bizi henüz sarhoş etmemiş türden bir heyecan..

2 nisan akşamı Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda oynanacak Fenerbahçe-Chelsea maçından evvel, bugün oynanan Chelsea-M'boro maçında bir grup renktaş tribünde kendini gösterdi, Chelsea taraftarı ile erkenden tanıştı. Hem de ellerinde "we are coming" yazan bir pankartla..

Antu.com'dan okuduğumuz, öğrendiğimize göre Emre Akın, Barlas Baykan, Ahmet Cemal Dedeoğlu ve Enis'e, Fenerbahçe'yi şimdiden İngiltere sokaklarında, statlarında, kafelerinde, İngiltere'nin her bi' yerlerinde destekledikleri için teşekkür ediyorum kendi adıma. Siz orada, biz burada destek olacağız, emin olun. İngiltere'deki maçta biz olamasak da, orada olacak dostlarımız ve sizlerle aynı heyecanı paylaşıyor, sevinçli haberler işitmek umuduyla geri sayıyoruz..

27.3.08

youtube'un oyuncaklığı sorunsalı

bilmem kaçıncı kapatılmasının ardından, insanların daha da bir sesinin çıkmamasına sebep olmuş şu youtube..
nasıl mı, anlatmalı..

ilk zamanlarda, hani höt diye türklüğe hakaret, bilmem ne ayağına bu siteye erişim engellendiğinde, herkes bir galeyana gelmiş, televizyonlar neredeyse son dakika gelişmesi olarak hadiseyi duyurmuş, internetteki haber siteleri ise harbiden son dakika haberi olarak yazıp çizmişlerdi youtube'un kapatılmasını.

ama bugün, youtube'a erişimin engellenmesinin üzerinden birkaç gün geçmişken, herkeste bir proxy telaşı, bir illegalite merakı almış gidiyor.

evet, elbette biz bu siteye girmek, olan biteni videolar aracılığı ile takip etmek istiyoruz ama bu kadar da değil. madem bunun bir "hak" olduğu kanısındayız, o zaman ne diye antin kuntin işler peşindeyiz? yazalım mevcut bir "www"nun arkasına "youtube.com" diye, girelim şu bela siteye!

öte yandan, ayrıca üzerinde durulması gereken bir nokta daha var ki, o da hepimizin bu engelleme kararı alındığında "youtube'a nasıl gireceğiz ulan?" sorusunun peşine düşmemiz oldu. halbuki biz de yanılgı içindeyiz. adamların istediği oldu, normal şartlar altında siteye erişim engellendi, biz de düz duvara tırmandık, allem edip kallem edip girdik siteye.

girdik de ne oldu, karar bozuldu mu? hayır. yok yere, sebepsiz bir biçimde, yine türklüğe hakaret zart zurt diye önümüze bariyerler çekildi mi? çekildi.

bizim bu aşamada siteye girip girmememizin, yahut giremememizin bir hükmü yok. önemli olan bu haksız sansüre ses çıkarmak ya da çıkarmamak. biz, kimilerinin istediği, oldurmaya çalıştığı gibi sessiz olmayı, suskun kalmayı seçtik. ama tabi alttan da kural neyin tanımadan delik deşik ettik, girdik siteye.

ama amaca ulaşmak isteyenler, kanımca ulaştı.
herkes "oğlum açarlar iki güne kadar bekle azcık, al burdan gir" dedi sustu ya da nihayet "tepkisizleşmeye var mısın yok musun" yarışmasında yine oynuyoruz birinciliğe..

26.3.08

sav

tevazu, hakikatin yanında sahte yüzünü gösterir..
hakikat siler tevazunun puslu camını, "aslında" olanı biteni gösterir gören göze..

20.3.08

YakışıksızKarmaşa

Almadım
Vermedim
Sen beni yenmedin,
ben de seni..
Sonra?

Bir Sergi Haberi

Tanrısal Gücün Elçileri: Antik Tıp Aletleri

*

Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi, Anadolu'da
bulunan antik tıp aletlerinin yer aldığı 'Tanrısal Gücün
Elçileri: Antik Çağda Tıp Aletleri' sergisi ile açılıyor.

Sergi Türkiye'de 'bir hastane içinde kurulan ilk sanat galerisi' olma özelliği taşıyan VKV Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi, Tunç Devri ve Roma dönemine ait 200'ün üstünde eserin sergileneceği 'Tanrısal Gücün Elçileri: Antik Tıp Aletleri' sergisine 29 Mart'ta ev sahipliği yapacak.

Tıpta kullanıldığı tahmin edilen araçlar ve insanların kişisel bakımları için kullandıkları aletlerden oluşan sergide yer alan eserler arasında; kaşıklar, kulak sondaları, cerrahi aletler, merhem sürücüler, bakım setleri ve iğneler yer alıyor.
Sergilenecek olan eserlerin en ilginçlerinden biri de Tanrı Bes heykeli. Bir Mısır tanrısı olan koruyucu Tanrı Bes, Mısırlılar'dan başlayıp Roma dönemine uzanan ve az gelişmiş toplumlarda halen kötü ruhları kovduğuna inanılan bir figür. Sergilenen bu eser Batı Anadolu'da bulunmuş ve Roma dönemine ait.

Koleksiyonun sahibi Prof. Dr. Erdoğan Yalav, eserlerin Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi'nde sergilenme sebebini "Bir mesleğin geçmişini bilmeden içinde bulunduğumuz bilimi geliştiremeyiz" diyerek özetliyor. Yalav: "Geçmişi bilmek, nereden gelip nerelere vardığımızı görmek, insanların neler çektiklerini, ağrıyı nasıl yok ettiklerini öğrenmek adına bu eserleri sanatseverlerle paylaşmak istedik" diyor. Sergi, 30 Mayıs tarihine kadar açık kalacak.

*Asklepios, Yılanlı asası ile Yunan söylencelerinde Apollon’un oğlu olarak geçen hekimliğin kurucusu.

16.3.08

Fotoğraf Samimiyeti

bu enteresan bir samimiyet.
samimiyetten uzak ama bir o kadar da samimi!

geniş katılım sağlanmış bir toplaşkada, alkol kanda dolaşır ya da muhabbet bağına girilip bağcı tarafından kovalanırken bir tebessüm de gelir oturur adamın yüzüne gözüne, kalkmak da bilmez. zaten kimse bu tebessüme de kalk git demez. aslında bu yalnızca bir girizgah, olayı detaylar üzerine inşa edebilmek için nafile bir çaba da diyebiliriz.

bu geniş katılımlı toplaşkanın iştirakçılarından bazıları birbirini nah şu kadarcıkkenden tanırken, kimileri nah bu kadar bile bilmez bi diğerini.. ama dem kaynaşma demidir ve işte bu sebeple herkes çılgınca sosyalleşmektedir.

an gelir, bir zıpçıktı çıkıverir elinde bol flaşlı bir adet "an dondurucu" ile.. bunun dijital olanı makbuldür tabi, lakin sıkıştığında adem, en teknolojiden uzak teknolojilere mensup olanlarını da kullanılır..

tam da o esnada, o birbirini "nah bu kadar bile bilmez" kimseler yan yana düşer, siz deyin "peynir", fotoğraf çeken desin "üçyüz otuz üç", sözün özü bir fotoğraf makinesine baktırma çabası, fotoğrafta ısrarla gülerek gösterilme gayreti sarar ortalığı.. kısacık bir süre zarfında ise bir el ve dahi kol, hiç tanımadığınız o "kimse" ile sarmaş dolaş oluverir, yanak yanağa verilir, saçmalamanın tavan yaptığı raddede ise dudaklar kavuşur..

flaş patlar, gözler cosurdar, perde kapanır..

ve o bir anda kendini fazla yakın bulan ama aslında "el" olan grup dağılır..



işte biz de buna fotoğraf samimiyeti deriz..

11.3.08

HariçteN GazeL



Yepyeni bir edebiyat dergisi var a dostlar!
Böyle de duyurula!

Adı Hariçten Gazel, ben aldım okudum, gayet de keyifli, okunur, üzerine düşünülür olmuş ortaya çıkan dergi. Tasarım güzel, yazar kadrosu güzel, mevzular, dosyalar güzel...

Evvela bir internet sitesini ziyaret edip bakmalı,
http://www.harictengazel.com
Aynı siteden yola çıkarak da en yakın kitabevine gidip dergiyle haşır neşir olunmalı.

Hariçten bir gazel, lakin gözlerine dokunmak maksatlı insanın, e biraz da yüreği ile ruhunun kıyısına hani. İşi edebiyatla olan beri gelip uzansın şöyle elinde dergisi, dalsın sözcüklerin dünyasına, gayet hariçten!

1.3.08

Mahşerî Bir Cümbüş!

Şimdilerde ortalığı kasıp kavuran bir tiyatro topluluğu var, Mahşer-i Cümbüş.
Onları yaklaşık iki sene önceden beri izleyen ben ve değerli dostum Ceren, Adı Yok dergisi için ekip üyelerinden Yiğit Arı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş, oldukça eğlenip keyifli bir sohbete dalmıştık..

Gün geldi, onlar Osmantan Erkır'ın da desteği ile hak ettikleri ilgiyi görüyorlar.. Bugün Türkiye'de canlı yayında doğaçlama tiyatro yaparak seyirciyi kahkahalara boğuyorlar. Beyaz camın ardından hem de..
Ne de iyi yapıyorlar..


Aşağıda, 2 yıl önce Mahşer-i Cümbüş ile yaptığımız bir söyleşi var, ilgililere duyurulur..

"
Bir Adı Yok salı toplantısının ardından, Ceren bir tiyatro oyunundan bahsetti. Şöyle iyiler, böyle güzeller dedi ve sohbet “e madem bir yerlerde insanlar güzel işler yapıyor, gidelim tanık olalım” cümlesiyle nihayete erdi. Kalktık gittik. Şahit yazdılar bizi, kayıtlara geçtik. Pek eğlendik.

Taksim’de elektrikler kesikti bir cumartesi akşamı,. Biz bir kafede mum ışığında oturmuş Mahşer-i Cümbüş ekibinden Yiğit Arı ile konuşma sevdasındaydık. O ise bir saat kalan oyununun elektrik kesintisi nedeniyle başlayamamasından korkmaktaydı. Haklıydı. Fonda İstanbul vardı, bir hafta sonu hangi “megakent”te elektrikler kesilirdi?
Bu sinir harbi esnasında soruverdik Mahşer-i Cümbüş ne ola ki diye, Yiğit başladı anlatmaya…

Kalabalık ve eğlenceli topluluk demek. Açık tribün taraftarı gibi. Arapça’da böyle bir tanım var. Yaptığımız iş doğaçlama tiyatro. Seyircinin kurallar çerçevesinde ve sorularımız doğrultusunda bizi yönlendirmesiyle başlıyor ve metne bağlı kalmadan devam ediyor. Sahnede oluşturulan bir oyun. Sekiz kişilik bir ekibiz. Sahnede ikiye bölünüyoruz. Bir çağrışım istiyoruz seyirciden. Örneğin, bir toplu taşıma aracı söylemelerini istiyoruz. Ve başlıyoruz oyuna.

“Nasıl geldi peki bu sekiz kişi bir araya?” sorusuyla giriveriyoruz araya. Yanıtlıyor, “hepimiz Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdik. Orada öğrenciyken başladı önce.” Ve devam ediyor. “Bizim en büyük şansımız ne yapmak istediğimizi biliyor olmamızdı. Belki devlet tiyatrolarının hali pek doğru düzgün değil, özel tiyatrolar ise zaten az ve maddi sıkıntı yaşıyorlar bunlar engel belki oyuncular için ama ana sorun niyetin belirlenmemiş olması. Biz yapmak istediklerimizi biliyorduk mezun olduğumuzda.”

Sohbeti gerçekleştirdiğimiz mekan mahşer-i cümbüş’ün binasında. Sonraki soru hazır haliyle, bina faktörü önemli midir tiyatro için? “Salonlu” olmak iyi midir?

Binamız var, tabi avantajları var bunun ama zorlukları da var. Prova sorunu oluyor en başta salon yokken. Oyundan iki saat önce gidiyorsun binaya, provanı alıyorsun, oynayıp kira paranı verip gidiyorsun. Ama binayla tiyatro bir kimlik kazanıyor. Örneğin biz bu binayı çok yönlü kullanmak istiyoruz. Alt katta bir bar var, yukarda da fuayemiz. Fuaye ufak bir kafe olacak. İnsanların hayatına tiyatroyu bir şekilde sokmak da istiyoruz bununla birlikte. Ama tabi binanın artılarının yanında pek çık sıkıntı da geldi. Bürokratik anlamda tabi. Adını duymadığımız vergiler vermek zorunda kaldık, şaşırdık.

Onun cümlesi biter bitmez biz de şaşırdık. Çünkü bir derbi maç vardı ve bir gürültü koptu. Fonda “gooooolll!!!” sesleriyle, katıldıkları organizasyonları sordu Ceren, neler yaptınız şimdiye dek, var mı yakın zamanda bir program?

Pek çok ilde pek çok festivale katıldık. Bunun yanı sıra bazı ekiplerin toplantılarında sahne alıyoruz. Ayrıca Barışarock’ta bir workshop düzenledik. Çünkü oynamak sadece oyunculara has bir olgu değil. Tiyatroyla hiç ilgisi olmayan insanlara iki günde üçer saat anlattık doğaçlama tiyatroyu. Ve ikinci günün sonunda bir de oyun sergilediler. Çok da keyifli bir çalışma oldu…

“Peki seyircileriyle böyle bir çalışma yapacaklar mıydı?” Bizim bünyemize hükmeden soru buydu, sorduk da…

“Yakında birlikte doğaçlama tiyatro kursları başlayacak.” dedi Yiğit. “İki aylık bir kurs olarak düşünüyoruz. Basamak basamak ilerleyecek ve ikinci ayın sonunda bir de oyun sergileyecekler. Ayrıca tiyatro yapmak isteyenlerin binamızı da kullanmalarını istiyoruz. Bu yönde gelişmeler olursa onları da değerlendiririz.”

Sohbet sürerken ben de bir yandan kalkıp fotoğraf çekmeye başladım. Sanmayın ki elektrikler geldi diye fotoğraflarımız ışıl ışıl. Flaşlı çekim yaptık, bilginize…
Bir soru daha geliyor patlayan flaşlarla aydınlanan mekanda Yiğit’e, “ne okur mahşer-i cümbüş?”

Tüm ekip Don Quijote’u okumaya başladık şimdilerde. Ortak bir külliyat oluşturmak istiyoruz. Ayrıca bir de Peter Brook’un Açık Kapı kitabını okuyoruz. Tiyatro hakkında daha kuramsal bir kitap.

“Tamam böyle çok keyifli ama ileride oyunlarda değişiklik olacak mı biçim açısından? Ayrıca bir de bağlı kaldığınız bir metin yok, peki ne çalışıyorsunuz provalarda” diyor Ceren… “İlerde belki yarışma mantığı olmayan, sadece doğaçlama oynanan tek oyun olan “long form”u denemek istiyoruz. Provalara gelince, provalarımıza antrenman diyoruz biz, malum tiyatro sporu yapıyoruz… Anlatılacak şey’in değil, anlatım yöntemlerinin provasını yapıyoruz.”

“Başınıza gelen aksilikler ya da komik hadiselerden bahsetsene biraz…” diyoruz. Benim parmağım kırıldı, bir kapı sahnesi oynarken. Kapıyı ittim, geçtim sahneye. Ama parmağımda bir sızı, kanlar fışkırmaya başladı, abartmıyorum “fışkırdı”… Parçalanmıştı parmak ucum. Oyun bölündü hastane falan derken gayet hareketli bir oyun oldu… Pek çok başka hadise oldu tabi. Mesela bir oyunun başından itibaren seyircilerden biri sataşıyordu bize. Sarhoşmuş adam. Anladık, bozuntuya vermedik. Neyse, tabi oyunun oynanabilmesi için seyircilere soru soruyoruz. “Durun bi Dakka! Ben de tiyatro oynadım, olmaz böyle!” dedi, kalktı sahneye geldi, “hadi hep birlikte ampul olalım” dedi… Bir de biz eskiden kafe-barlarda oynuyorduk oyunları bir gösteri yapacağız, biletleri sattık, mekanın sahibi geldi, “bu akşam “club party” var, oynayamazsınız oyunu” dedi. Donakaldık ve oynayamadık tabi. Oyunun başlamasına da 10 dakika var ama elektrikler yok ortada henüz. Oynayamayız bu gece de…

Böyle bitti Yiğit’in cümlesi. Elektrikler de uzunca bir süre gelmedi. Biz de çaresiz, döndük yurdumuza. Ama bir sonraki oyunu izledik. Sahnedeki oyuncuyla oyun esnasında muhatap olmak çok keyifli ve alışkın olmadığımız bir durum. Arkadaş toplantısında gibi rahat hissediyor insan kendini ve eğleniyor. Takdir edilmesi gereken o kadar çok şey var ki aslında…

Seyirci alkışlar ya konumu gereği, ellerini birbirine vurmadan önce bir daha düşünmeli “Ben doğru adamı mı alkışlıyorum” diye. İzleyin mahşer-i cümbüş’ü ve bu soruyu da geçirin aklınızdan. İnlesin salon alkışlardan…

Aslı Aker
Ceren Baykal
"

Not: Söyleşi Adı Yok dergisinde yayımlanmıştır. Ayrıca belirtmek gerek, Sevgili Yiğit ekibin 8 kişi olduğundan bahseder, evet o sıralar öyle idiler gayet.. Kalmasın soru işaretlerine bahane.. :)

yok'la'ma!