Kayıtlar

Yerden Yüksek

Söz bitti belki, yüzüm silindi, kırıldı aynam. Ama yeni başlıyor onun hikâyesi. Gözleri heyecan dolu, bilmediğinden ürkerken, merakla yaklaşıyor aynı zamanda ona, her neyse. Eline alıyor, içine bakıyor, kokluyor bazen; bazen tadına bakıyor dilinin ucuyla. Ama hep heyecanlı, hep anlatıyor. Ellerini kullanıyor bazen, bazen göz kapaklarını, kirpiklerini. Bazense, sadece üzerine basa basa diline getirdiği “r”lerini kullanıyor beni kendisine kilitlemek için. Hep konuşuyor, hep yetişmeye çalışıyor bir yerlere. Bir ev arzuluyor sıklıkla, evde olma hissi ona güven veriyor belli ki. Ve diğerleri gibi sıkılmıyor ona güven veren bir şeyi başkalarına söylemekten. Korkmuyor deşifre olmaktan, çekinmiyor bilinmekten. Oyunlar oynuyor kendince, yerlerde, yerden yükseklerde. Kahkahaları, güven kokan evin duvarlarına çarpıp çarpıp geri geliyor, büyüyerek daha da. Susuyor sonra, anlaşılabilecek her manada susuyor. Önce bir bardak, ardından elma suyu değiyor dudaklarına. Sudan daha çok sevdiğini söylü...

Yalnızlığın Çan Sesleri...

Resim
“Karanlık, soğuk, alabildiğine geniş ama şimdi ıssız”dı zaman. Zaman siyah etekli, zarif bir kadındı. Bir beyaz ışık inerdi bazen yer yüzüne; zaman aydınlanırdı. Korkusuzdu, acımasızdı zaman; giderdi. Farklı kimliklerde, farklı bedenlerde işlerdi hayatı; çeker giderdi. Giderdi o ışığın indiği yere. Sonbahar… Yollar ıslak… Soğuk kış günlerinden selam getiren rüzgâr kapıda. Bir kadın… Bugüne dek yaşanmış tüm sonbaharların yorgunluğunu, kırgınlığını taşıyan; gözleri deniz, elleri çöl bir kadın… Camlarda yaşlı gözleri var. Gözleri hep camlarda. Camları sever kadın. Yıllardır arayıp da bulamadığı mutluluğu arıyor hâlâ. Camlarda gözleri. Özlemiş belli; gidenleri, kalanları, yok olanları, hiç olmayanları özlemiş. Sesi yok kadının; adı yok. Bir çığlık o ömründe arda kalan. Bazen çıkar odasından. Kadın kokan o karanlık odadan. İner merdivenlerden, çıkar kapıdan. Fazla uzağa gitmez; gidemez kadın. Bakar son bir kez kapıdan. Çarpar kapıyı, ağlar. Yaşanmışlıkların ayak sesleri gelir...

Siz Beni Yanlış Anladınız...

Resim
Siz beni yanlış anladınız, ben sizi. Daha ilk günden “Her şey karşılıklı.” demiştiniz, işte oluyordu her şey karşılıklı. Yanlış anlaşıyorduk bir güzel. O kadar bardağın dolu yanını görmeye şartlanmıştık ki, “anlaşamıyoruz” diyemiyorduk bir türlü, varmıyordu dilimiz. Bunun yerine, sesi daha ılık olanı seçiyor, “yanlış anlaşıyoruz” diyorduk; bir de sahte gülücük iliştirip sonuna… Zamanlar geçti, sahte gülücüklerimizden dolayı yargılanmaya başladık biz kendi mahkemelerimizde. Dem karar demiydi, vakit gelmişti. Ya müebbede mahkum olacaktık sahte gülüşlerimizden sebep ya da beraat edecektik. Suni kahkahalarla ve gözyaşlarıyla kutlayacaktık kararı. Ve nedense, nedense değil aslında, sanırım korkudan, kararı açıklamayı reddetti kendi mahkemelerimizin daimi yargıçları. Mahkemenin ardından biz yine girdik kol kola. Gülücüklerimiz, ne ilginçtir ki(!), yine sahteydi. Ve yine yanlış anlaşıyorduk biz. Yanlış manlış anlaşıyorduk biz, kör topal gidiyorduk. Yanlışlar içinde yüzüyorduk. Siz...

Adı Yok Dergisi...

Resim
Adı Yok bir gençlik edebiyat dergisi... 11 yıldır yayın hayatına devam eden, üniversite ve lise öğrencilerinden oluşan kadrosu ile amatör yazarlarla sayfalarını paylaşan bir dergi... Eğer şu anda bu satırları okuyan gözler de yazıyor, ya da etrafında eli kalem tutan bedenler görüyorsa inceleyin derim Adı Yok'u.. Adı Yok yeni yazılar, yeni yazarlar bekliyor... adiyok@adiyok.com asliaker@adiyok.com

Hasan'ın Rüyası

Resim
Hasan, rüyalar görüp gördüğü her rüyayı unutan bir adam. Hasan, rüyalarında gülümseyip uyandı mı güne küsen bir adam. İki çocuğu var; biri kız, biri erkek. Erkek evlat askerde, adı Murat. Kızıysa bebeğiyle bir beden Nuran, üç ay var daha bebeğinin çığlığına. Nuran kocasız, kocalı da kocasızlardan. Bir meyhane dönüşü, dönüşlerin en kadersizi olmuş Nuran’ın kocası için. Nuran’ın kocası ölmüş, bir dört tekerli çarpınca. Öyle hemen de değil, bir kaldırımda kalmış, nefes alıp verirmiş önce. Sonra insaflı bir taksici almış arabasına ama Nuranı’ın kocası alamamış bir nefes daha. Varamadan hastaneye ölmüş. Ölmüş de umutları da beraberinde götürmüş otuzunda, cebinde yüklüce bir para. Nuran’sa yirmi yedisinde bir kadın, bebeğiyle bir beden, üç ay sonra ana. Hasan evli; yani barakalı demek daha uygun aslında. Hasan evli ama, yalan da değil hani, karısı başka bir evde bir hastanın baş ucunda. Para kazanmak tek gayesi. Hastası son demlerinde ama umut kesilmez ya Allah’tan, Hasan’ın karısı dua...

Özüm de benden, közüm de...

Resim
Doğum sancısıyla uyandı bir şubat öğle sonrası. Gözyaşı sanıyordu yanaklarından dökülen damlacıkları, oysa göz kapakları terliyordu. Geride bıraktığı günler, gerçekliğinde bıraktığı yarıklar birlik olup rüyasını istila etmişlerdi bu gece. Kaybolduğu sokaklar, ceplerinde müebbetlik suçlar taşıyan adamlarla göz göze gelmeleri, o çok sevdiği caddenin kesilen ağaçlarını ve o ağaçları kesilene dek fark edemeyişine yanmaları, bu öğle sonrası göz kapaklarını terletiyordu. Ne yapacağını bilmez bir halde kalktı uyuduğu yatağından, neden kalktığını da bilmedi. Yatakta uyuyan adama baktı; güneş karanlığı sildikçe gökyüzünden, sanki siliniyordu yastıktan adam. Umursamadı; ne sinsice yok olan varlığını, ne de yokluğunun getireceklerini. “Var oldu da ne oldu?!” dedi iç sesi, içine ses oldu dili, damağı; çıktı odadan. En sevdikleri yanı başındaydı kendini koltuğa bıraktığında. Çakmağı, kalemi, yeni aldığı defteri. Sancısı sıklaşıyordu. Canı acıyordu, kalemine uzandı eli. Yüzünü ekşitip vazgeçti...

Pazar Sabahlarında Hayatı İrdeleme Seansları

Resim
Doğan her günün umut dolu ışığı sen daha uyurken çalıyor kapını. Duyup uyanman zaman alıyor. Uyanamıyorsun yorgunluğundan, gecelerin karanlığından bir türlü. Açıyorsun gözlerini yatağında, bembeyaz tavana bakarak. Günün ilk sahnesi: tavana beyaz soğukluğunda bir merhaba! Ayakların çıplak basıyorsun ilk defa yere. İlk dokunuş: beyaz kadar soğuk. Kapı çalıyor; duymuyorsun. Yüzünü yıkamaya gidiyorsun, ürperiyor tenin. Suyun buz gibi olduğunu düşünüp mutfağa yöneliyorsun. “üşürüm yıkarsam yüzümü, daha sonra yıkarım.” diyorsun. Yıkarsın! Dolabı açıyorsun; elmalar görüyorsun, kıpkırmızı elmalar. Canın çekiyor. “ama daha yeni kalktım, ne elması?” diyor, canının çektiğiyle kalıyorsun. Olsun, yersin sonra. Yersin! Odana gidiyorsun yeniden, ayakların donuyor. Bir kitap alıp atıyorsun kendini koltuğa. Ayaklarını altına alıyorsun; soğuk ayakların. Kitabı açıp okumaya başlıyorsun. Kapı kırılacak neredeyse, duymuyorsun. Duysan da kalkmazsın; biliyorum. Okumaya başlıyorsun, göz gezdiriyorsun, ...