30.6.07

gidecekalacak

gitmek üzeredir gidecekolan. ama karşısında kalacakolan vardır, gözlerinin içine bakmaktadır. gidecekolan'ın gitmesi gerekir, zaten içinden gelmez yürümek, geri geri ayakları.. kalacakolan biraz buruk, dargın biraz, kalmanın getirdiği kalakalmışlık üzerinde.
gidecekolan yürür bir iki adım. bilir o veda sahnesinden sonra yenilenmez ve iyileşmez hiçbir şey.
ama gidecekolan sorar bir kez daha ardına bakıp sağ omzunun üzerinden görünen dudaklarıyla, "gelmiyor musun?"

23.6.07

Uçuşa Geçiş

Heyecan sebepli uykusuz bir gece ve bu gecede bolca yükseklerden yeryüzünün nasıl göründüğünün hayali…

İlk uçuş…

Saat 15.30 Atatürk Havalimanı…Bir saat sonra buradan kalkacak bir uçağın içinde bir adet de ben olacak. Endişeliyim az çok. Ama fark ettirmemeye çalışıyorum çünkü annem daha gergin benden. Aslında alt tarafı iki kanatlı, küçücük camları olan sevimli bir uçan cisme binip, bir saat içinde güzel bir yurdum köşesine varacağım. Ama alt tarafı bu dediğim gibi…

Ufak titremeler ve sakarlıklarla içilen bir fincan kahve… Ama fincanın dibinin görünmesiyle birlikte kahvenin rahatlatacağı fikrinin suya düşmesi bir oldu. Ve tabi bu keyifli kafeinli kahvenin ardından uzunca bir veda sahnesi…

Sarılmalar, öpüşmeler, tekrar sarılmalar, sağa sola sallanmalar…Derken cep telefonlarının kapatılması ve kontrol sırası.

Sonrası karanlık ama sonunda ışık olan bir tünel. Ölüme gider gibi hissettirse de alt tarafı bir uçak varacağım yer. Ama yine alt tarafı…

Sonra şirin mi şirin şeker mi şeker hostesler. Koltuk bulma derdi. Koltuk numaralarını koltuklar üzerinde arama gafleti ve hostesten gelen nazik “numaralar yukarıda” uyarısı. En büyük aksaklık bu olsun avuntusuyla koltuğuma oturma ve güvenle kemerimi bağlama seremonim. Dışarıda biriktirdiğim “acaba uçak düşer mi?” vb. kaygılara son anda eklenen “acaba uçak kaçırılır mı?”sorusu taşmama ve uçaktan kaçmama sebep olmak üzereyken gelen sesler, talimatlar…

Pist üzerinde çizilen minik çizgilerin ardından benim koltuğuma yapışmamı sağlayan kalkış anı ve hızı tabi ki. Sonrası biraz mide sorunları yaratıyor. Gece hayali kurulan yeryüzü panaromaları yerle yeksan olup ilk kez karşılaştığım büyülü görüntüler karşısında zaten oldukça seyrekleşen soluğum kesildi. Uçmanın en keyifli yanı bu dedim kendi kendime.

Ve iniş anı…

Kesilen soluğum geri gelmez derken tekerlekler piste kavuşunca derin bir nefesle buluştum ben de. İlk uçuş, yalnız uçuş…

“Gökyüzünden nasıl görünüyor yaşadığım yer acaba?” diyorsan eğer sayın yolculuk adayı, tavsiye olunur uçak yolculuğu. Ama bir öneri benimki, ilk kez uçacaksan eğer yalnız uçma…

öz

Bırakıp gitmek neden zordur? Ben bilmiyorum yanıtını…
Çaresizliğin doğurduğu bilmem kaçız sessizliklerin arasında yitip gitmek bir gece yarısı. Bir şeyler yanlış gidiyor diyor şarkı. Farkındalıklar çıkıyor bir yerlerden ansızın. Canımı yakıyor. Eğlence diyor şarkı…
Şarkı ne dediğini bilmiyor…
Bir tek bunu biliyorum bu gece yarısı!
Dün gece sen, sen, sen ve bir de ben eylemler sıraladık art arda. İnsan olmanın gerektirdiği her şeyi yaptık. Sınırlarını zorladık kimi zaman insanlığın, hayvanlaştık. Sonra da oturduk insanlıktan sonrasının hayvanlık olup olmadığını tartıştık. Sıkılmazdık biz sohbet etmekten, sıkıldık. İnsan olmadığımıza karar verdik sonunda ama biz zaten bunu biliyorduk…
Sıradanlığını tartıştık sonra sokaktaki yüzlerin. Ama bir kararsızlık vardı bu gece üzerimizde uykuyla karışık. Her sokakta aynı adamları gördüğümüzü söyledik birbirimize önce; sonra hepsinin ayrı öyküler taşıdığını.
Uyuduk sonra. Sözcüklerin ve fikirlerin koynunda bazen üşüten bazen yakan bir uyku uyuduk üç saat. Mesai kabusları vardı sabahta. Sabah kabus görebileceğimi de o sabah öğrendim ben. Bir de yalnız uyanmanın buruk hissinin bedende yol açtığı hasarı…
Oysa hep yalnız uyanmıştım ben o güne dek.

20.6.07

Anlık İç Çekişler 1

Öyle ki, içimdesin.

Ben anlamadım nasıl oldu, ama sevdim seni.

Sen de beni sevdin, yalan yok. Ve kavuştu ellerimiz, uzaktan uzağa. Sonra dolandı parmaklarımız birbirine, kayıtsız şartsız sarılmaları da beraberinde getirerek... Aktı zamanlar, hiç aksın istemedik oysa biz. Dursun, bizim dışımızda akan zaman, insanlar sussun istedik. Sadece biz duyalım birbirimizi, biz görelim. konuşalım, dokunalım, hatta incitelim birbirimizi.
Ama sevelim, yine koşulsuz, "zaman"sız..

Uykudan evvel işitirdim sesini, gecenin karanlığını yırtan telefon ışıkları arasında. Sesini özlemle dinleyen kulaklarım terlerdi. Hüzünlerimi tamir etmeye çalışırken eklenirdi üzerine yenileri; neden yoksun, niye gelmiyorsun, gelemiyorsun ya da..

Şimdi en bilmediklerim, en daha evvel hissetmediklerimle yatıyorum uykulara. Yastığın altına koyuyorum telefonu, olur da ararsan hemen açayım diye, hemen duyayım yine, yeniden "sesini duymadan uyuyamam"larını...

Ama yok... Artık uyuyorsun sesimi duymadan...
Ya da ben uyuyorum uzun zamanlardır...

9.6.07

Dolular ve Boşlar Hakkında…

“Ne kadar dolusun…”, bir hıçkırık; “Ne kadar dolmuşsun sen…”, bir gözyaşı.
Dişlerimin arasından içeri çekerken dışarı kaçmak üzere olan nefesimi, bir yandan da göz yaşlarımı sayıyordum, on yedi. İkişerden etmişti otuz dört damla. Sol gözüm, arada bir damla fazladan kaçırmıştı nasıl olduysa, ama benim gözümden kaçmamıştı. Aslında pek olanak dahilinde değildi gözümden kaçmaması, kaçması ya da… Neyse, sanırım sadece detaylar bunlar, nafile bir “giriş” çabası.
Gözlerini gözlerime diktiğinde, şairin dediğince felaketim olmasına ramak kalmıştı. Bir âni düşünceler zinciri resmigeçitinde, zaten ağladığımı anımsamam pek geç kalmadı. O, gözlerini bana dikmişti. Gözleri birer düğme misali duruyordu üzerimde; yüzümde, omzumda, dizime düşen son damlada. Ha bir de, saçımdaki değişikliği, saçımın kızıldan koyu kestaneye dönüş mevsimini fark etmesi de, düğme kılıklı gözlerini saçlarıma dikmesine yetti, arttı.
“Neden?” dedi, “Şimdi sebepsiz yere neden bu kendini hırpalama merasimi?”
Ellerimin arasında döndürüp durduğum, biraz ıslak, biraz kuru, ıslak ve kuru arasında sıkışıp kalan mendilden kaldırıp gözlerimi, ona baktım. Gördü bakışımı. “Zaten karşındaki koltukta oturmuyor mu, ne demek gördü bakışımı?” diye çıkışmayın hemen. Gördü bakışımı işte, öyle ki, ben ona bakışımı gösterirken, o benim içimi bile gördü. Bakış atıştık biraz ya da öyle sandım ben. O devam etti süregelen monologuna…
“Orada bir boşluk var. Dolusun dedim, ama yok. Boşluklarla dolmuşsun sen. İçindeki boşlukları doldururken fırsat kalmamış tümlenmene, tamlanmana yahut vaktin olmamış öteki şairin dediği gibi.”
Bitmişti. Susmuştu nihayet. Bir an gözlerimin önüne ruhumu teslim edişim, Yaradan’ıma “Sana geldim, al beni…” deyişim gelir olmuştu, o söylenirken dolular ve boşlar hakkında. O konuşmuş, ben yorulmuştum. Şimdi konuşmaya başlasa kuracağı cümle muhtemelen “Dolusun demiştim ya, yok, boşluk dolu senin için, bir de yorgunsun baksana. Uyku akıyor gözünden…” olurdu.
“Dolusun demiştim ya, yok, boşluk dolu senin için, bir de yorgunsun baksana. Uyku akıyor gözünden…” dedi ağzı, benimki onun ağzını açık bir biçimde seyrederken.
“Çok konuşuyorsun” dedim. Gözlerim, ellerimin arasında zaman misali ufalanan kağıt mendildeydi. Sinirinin yükseldiğini, sınırının ortadan kalkmaya başladığını hissediyordum.
“Ne demek çok konuşuyorsun? Yok yere ağlamalar, yok yere birilerini suçlamalar ve aklanmalar yok yere… Senin derdin ne biliyor musun?” dedi. “Arada bir boşluk ver, senin için iyi olabilir” diyerek sözünü kestim. Çattı kaşlarını, “Sen küstahlığı ele aldın iyice…” diyebildi.
İçime düşüyordum. O benim üzerime titrerken, beni konuşup beni dinlerken, ben içime düşüyordum. Beni içime itiyordu da bir kez bile elini uzatmıyordu. Halbuki biliyordu içimdeki boşluğu, onu konuşmuyor muydu zamanlardır. Gelmiyordu insafa ya da bahsi geçenden bihaberdi.
Ben sustum. Susmam, ağlamamdan daha yoksun kaldı. Zira karıştım onun suskusuna, sustuk. Ne onun eylemi görüldü, ne benimki.
Bir kağıt mendil daha ne kadar neye benzetilebilir bilemem ama, şimdi de sanki ikimizin de yükünü çeken, içinde hapseden yahut hapsetmeyip toprağa karıştıran bir paratonerdi.
O bağırmış, ben susmuştum. O bağırmış, ben bağırmıştım. O susmuş, ben de susmuştum. Eylemlerimiz karabatak misaliydi…
Ayağa kalktı, hışımla. Elini alnına koydu. Ateşini ölçer gibi dursa da, gözlerini devirmesi-bunu sık sık yapardı- sinirinin yatışmaya, sınırının kapanmaya başladığını belgeliyordu.
“Anlatmayacak mısın?”
“Anlatacağımı sanmıyorum.”
“Susacaksın yani, öyle mi?”
“Hayır, sadece anlatacağımı sanmıyorum ama konuşabiliriz başka şeylerden belki.”
“Sana… Sana ne diyebilirim ki ben! Düş içine, olur mu? Kal evinde, kapan ve kal. Kapanına sıkışmış gibi kal öyle, kıpırdama. Ya sabahlara kadar otur, günlerce uyuma ya da günlerini geceleri aydın’la, gözlerini anahaber bültenleriyle aç dünyaya! Sen hakikaten bomboşsun…”
Derin bir iç geçirdim. Sandı ki köpüreceğim, bağıracağım, yıkıp dökeceğim belki. Göz pınarı hâlâ sızlayan bir “ben” için olur şey değildi bunlar, yapamazdım, gücüm yoktu.
“Yok değil mi,” dedi, “susacaksın değil mi?”
Gözlerim artık hepimizin bildiği gibi paratonerden bozma, zaman misali avuçlarımda ufalanan ve parmaklarım arasında dönüp duran mendildeydi. Çıkmaya yeltendi, yeltenmekle kalmadı sonra, çantasını aldı. Kaldırdım gözlerimi, uzattım elimi ona, mendile bulanmış elimi. “Al,” dedim, “onu da götür patiska yastığının kıyısına” diğer şairin dediği gibi…

Uykusuz bir gecenin ardından, mendile bulanarak…
13.04.2007
09:03

2.6.07

Kaçış

Bir savaş değil bu, kaçışı ruhumun başka bir bedene. Gürültüsüne bakma.
Bak ya da gürültüsüne, ne büyük!

Çığlıkken sesim, duyulmaz oluyorum.
Kendi kulaklarım işitmez oluyor beni.
Sesim başka kulaklara kaçıyor, ruhum başka bir bedene.

31.01.2007

yok'la'ma!