29.10.11

Kesik


Jilet Yiyen Kız* okudu yanımda, 
bir kısa yolculukta.
Keskindi yüz hatları,
nasıl keskindiyse kızın
gırtlağını zorlayan demir,
öyle. 
Bitecek bir öyküydü,
başlamadan, 
bir durak sonra. 
Tüm kesiklerden daha derin
bir iz bırakacak.
Attila'dan mı, havalardan mı,
bilmem. 

*Bir Attila İlhan şiiri. 

26.10.11

Aşk, Terlik, Yastık...



bir terlik ya da bir yastıktır evinde. 
bir maç yahut bir otobüs bileti, şehirlerarası.. 
evden uzaklaştığı anda onlar biter aşk.  
ya da aşk bittiğinde uzaklaşır aşkı hatırlatan ne varsa. 
iyi olur. olduğu gibi biter. 
bittiği gibi devam eder hayat kaldığı yerden. 

bir sonraki terliğe, bir sonraki yastığa, maç yahut otobüs biletine, şehirlerarası. 

çünkü aşk, ne kadar inkar etsek de başka bedenlerle yaşadığımız bir sabittir. 
çünkü aşk, kendi nefsinden, nefesinden can bulanıdır insanın..

25.10.11

İnsanın Acısından Beslenmek


Her kim ki Van'daki felaketin ardından "iyi oldu, göndermeyin yardım" der, bunu aklından geçirirse, odur bölünmek için ilk ilmeği çözen.. 

Hain her yerde hain nihayetinde, hain benim evimin arka sokağında da hain, Van'da da, Hakkari'de de.. 

Fakat o felaket, benim vatanımın toprağında oldu, benim insanımın başına geldi, canı yandı.. Şimdi onu itmek, ötelemek, bölünmeye razı, dünden hevesli olmanın işaretidir olsa olsa.. 

Çünkü oradaki anne bitirecek terörü, oğlunu dağa göndermeyecek olan o anne.. O anne bugün yıkılan evinin başında beklerken, ona elini uzatmayan devlet, asker, polis nasıl çıkıp da "siz bizdensiz, biz ayrı gayrı değiliz" diyecek, hangi yüzle?

Hem biz değil miyiz, dünyanın öbür ucunda gözyaşı döken çocuklar gördüğümüzde, onlarla ağlayanlar? Burnumuzun dibindeki evlatlara, annelere, babalara nasıl sessiz kalır, bir de sessizliğimize çirkin örtüler sereriz? Biz değiliz dünyanın öbür ucunda gözyaşı döken çocuklar gördüğünde ağlayanlar.. "Bu" biz, bu "bizlik" bizden değil.. 

Dünyadaki üzerindeki hiçbir canlı, insanın acısından beslenmez. 
Dünyadaki üzerindeki hiçbir canlı, acıdan hayat bulmaz.

İnsan görünenler dışında..

22.10.11

Son 60 Yılın En Çok Satan Kitapları...


1950'den bugüne New York Times'ın "en çok satan kitaplar" listesi.. 
Gezinmesi oldukça keyifli.. 

Göz atmak için tıklayın!

20.10.11

Mecal



Büyüdükçe daha çok susuyordu dışımız. 
Biz sustukça içimiz büyüyordu. 
Tanımlamaya mecalimiz kalmıyordu kendimizi, 
Kendimizi bir yerlere konduramıyorduk, 
Olduramıyorduk herhangi bir şeyleri susmaktan, 
Büyüyorduk. 
Sade büyüyorduk, biraz daha susmaya. 


17.10.11

Soruya Soru Sorma(k)..




- Bu akşam nereye gitsek?
- Nereye gidelim?

E ben de onu soruyorum sana.. 
Yani hayatımızın ne kadarını harcadık, soru sormak ve sorulara soruyla yanıt vermekle sence? Bir düşün.. 

- Özledin mi beni?
- Sen beni özledin mi?

Mesela sormak yerine seni özleyip özlemediğini, evet ya da hayır deseydin bir daha özlerdim ben seni o yanıt sırasında. Vermedin o fırsatı ama bana, soru sormayı seçerek zaman kazandın sözde. Özlemekten oldum ben de.

İki mislini yaşardık ne yaşadıysak, sorulara yeni sorular sormayı seçmeseydik. 
Yanıtlar, ne yaşadıysak bir o kadar daha yaşatırdı bize, iyi - kötü..

13.10.11

Bin emek aşk, bir ölü bebek..



karnında henüz nefes almadan ölmüş bir bebekle yaşamanı gerektiren aşktır o. 
önce bin emek hayal edip gecelerce koynunda uyuttuğun, 
başını okşadığında yalnız o bebek tenine değebileceğin, 
iki tel saçının arasından bembeyaz tenine dokunacağın 
ve yalnızca hayallerine doğacak kadar hayata tutunabilmiş bir ölü bebekle. 

kim bilir ne zaman bedeninde büyüyeceğini bilmediğin 
ileride bir zaman hayata gerçekten tutunacak bebeğinin doğabilirliğini reddettiren aşktır o. 
intihardır, yıkımdır, özlemdir.
ama en çok sahip olmadan daha bir tanesine bile, 
evlat acısıdır yaşanan o aşk.

12.10.11

Alkışları Duyuyor Musun?


Bu kadını pek çoğunuz tanımıyorsunuzdur eminim, düne kadar ben de tanımıyordum. Öyküsünü dinledim biraz ve zaten hayranlık duyduğum dönemin hayranlık duyulası kadınlarına yakından baktım. 

Trt'de bir belgesele rastladım gece, Uzak Bakışlı Kadınlar... 2001'de Taha Feyizli tarafından hazırlanmış bu belgeselde Cumhuriyet döneminin kadın sanatçıları anlatılıyor bir bir... Kantocusundan, operacısına, şarkıcısından, oyuncusuna bir geçiş döneminin yetenekli, kırgın, mağrur, ümitvar, hüzünlü ve bunların her birinden tek cümlede nasiplenebilecek kadar büyük kadınlar...

İşte fotoğraftaki kadın onlardan yalnızca biri. Komik Şevki Bey’le kantocu Mari Ferha Hanım’ın kızı... Şevkiye May. Sahneye ilk defa 1927’de, Cemal Sahir’in topluluğunda, ünlü Macar Operet yazarı ve bestecisi İmre Kalman’ın Kontes Mariça adlı eseriyle çıkan Şevkiye May. Lüküs Hayat'tan Yanlışlıklar Komedyası'na uzanan bir "oyun" serüveni sonrası... 

Ha bir de 1933’te Muhsin Ertuğrul ve Nazım Hikmet’in birlikte yönettikleri Cici Berber’le başlayan sinema oyunculuğu, söylemeden geçmemeli.

Selim İleri anlatır bugün. Bir akşam Beyoğlu Emek Sineması'nın sokağındaki Yeni Komedi Tiyatrosu'na gelir Şevkiye May. Oyun yoktur, bekçi kapıdadır. Kendini tanıtır ve sahneye çıkmak istediğini söyler. 765 kişilik salona girer, ışıkları yaktırır, sahneye çıkar... Seslenir uzaktan kendisini izleyen bekçiye: Duyuyor musun alkış seslerini? Alkışları duyuyor musun?

Kalır sahnede bir süre, iner sonra... 

Aynıdır kaderi annesi kantocu Mari Ferha Hanım'la..
İntihar eder Şevkiye May, o gecenin sonrasında. 

10.10.11

Vurgun


Uzun zamandır yazmıyordu kadın. 
Yazmanın kokusuna vurgundu kadın. 
Durgundu çok zamandır,
Kan kaybından biraz.
Solgundu kadın, yine kan kaybından.
Vurgundu, kendini bildi bileli,
Kadınlığı meçhul..

yok'la'ma!