21.2.09

turuncu

küçük kapıların, büyük insanların, dar geçitlerin, kıkırdayan kuşların ve daima ağlayan kedilerin olduğu bir şehirde, saçları uzun, kendisi saçlarından kısa bir kız yaşarmış. en sevdiği oyunları kendi evinde oynar, tüm ağaçlara kendi odasında tırmanır, elmalar toplar, yine kendi odasında o ağaçlardan düşer, sızlanırmış. hep kendi gülümsemelerini doğurur hem de kendi gözyaşlarını büyütürmüş o küçük, turuncu odada.

bir gün uzaklardan bir gürültü duyulmuş. şehrin üzerine bir karanlık çökmüş. küçük kız odasındaki kiraz ağacının altında piknik yaparken aniden kararan havayı görünce korkmuş ama yüzündeki ürkek ifadeyle penceresine yürümekten de alamamış kendini. başını göğe doğru kaldırmış ve kocaman bir uçak görmüş. içinde şehrin tüm insanlarından daha büyük, şehrin tüm insanlarından daha zalim olduğu anlaşılan bir adam varmış. adam, gözünde kocaman gözlükleri, üzerinde şişkin montuyla gökyüzünden insanlara mutsuzluk dağıtmış ve kahkahalarla uzaklaşmış.

o günün ardından küçük kapılı koca şehrin insanları küçülmüş, kapıları büyümüş. geçitleri genişleyen şehirde kıkırdayan kediler ve daima ağlayan kuşlar dolanır olmuş. küçülen insanlar, eski kibirlerinden uzaklaşmışlar ama bu kez de kendi gölgelerinden bile korkar olmuşlar, içlerine kapanmış, mutsuz olmuşlar. şehrin saçları uzun, kendisi saçlarından kısa kızı ise şehre yayılan mutsuzluktan kesmiş güzelim saçlarını. hem kendisi hem saçları aynı boydaymış artık ve odasındaki ağaçlar bir bir dökmüşler yapraklarını.. kız ne oyunlar oynuyormuş eskisi gibi, ne kitaplar okuyormuş kendine, ne masallar yazıyormuş artık..

derken bir gün sokaktan bir kahkaha dolmuş kızın turuncu odasına. bir kahkaha dediğim de öyle onlarca insanın gülmesiyle çığ gibi büyüyen bir koca kahkaha! kız asık yüzünü kaldırmış yastığından, pencereye doğru yürümüş ağır ağır.. insanlar sevinçle koşuyorlarmış sokakta, evlerin gri yüzleri boyanmış sanki, evler ışıl ışılmış. başını yukarı doğru kaldırmış yine kız ve bir adam görmüş gökte salınan. kocaman uçurtmaların taşıdığı sepetinde şehrin üzerinde yavaşça süzülürken, üzerinde incecik gömleği, gözlerinde ışığıyla insanların üzerine kucak kucak mutluluk bırakmış..

bugün o uzaklardaki şehrin kapıları insanları kadarmış.
kedileri ve kuşları kıkırdayarak uyutur, uyandırırmış insanları, gece-gündüz...

şehrin, saçları kendisinden uzun kızı ise yüzünde eksilmeyen, ancak kendisi büyüdükçe artan ve bir gün nereye sığdıracağını kestiremediği tebessümüyle yine o turuncu odasında yaşıyormuş.. hem de oyunlar oynayıp kitaplar okuyup masallar yazarak..

Ruh Halleri V

Mehmet Güreli - Uçurtma
Infected Mushroom - Forgive Me
Inner - Stories
Antony and the Johnsons - Kiss My Name
Zardanadam - Kaçacağım

19.2.09

gece treni

"Bu bir gece treni"
hiç binilmemiş olanlardan değil, tadına varılmış, doyulmuş, tadı çoktan çıkarılmış olanlardan.
yine kıpırdıyor kanı.
yine raylar sıcacık.

13.2.09

eskitme

Bir yorgun gölge yüzün, uzaklarda. Halbuki dizlerimde sıcaklığı teninin. Söyledim önce de, sen de tekrarlama, dokunmadım evet! Daha nefesini solumadım. Hatırlatma, kıyında hiç ölmedim senin. Yorgunluğunu biliyorum, gölgeni ve özlemini. Yine uzaklara…

Yoruyorum kendimi ben burada. Yetmezmiş gibi sızılarım ekliyorum üzerine yenilerini. Yalan değil, tazeliyorsun beni. İçimi çekerek içimden, sesimi ağzımın içinden çalarak, parmak uçlarımı tırnaklarıma hapsederek yeniliyorsun beni. İnkar edemiyorum işte seni, kimseden saklayamıyorum hal böyle olunca. Hem, hal böyle olmaya devam ettikçe ben, sarıyorum hayatı başa.

Kulağımda, gecenin şu geç yarısı sevdiğin sesler var. Biliyorum nasıl kırpıyorsun gözlerini dinlerken bu şarkıları, nasıl da dalıyorsun o sevdiğin, dönmek bilmediğin uzaklara, nasıl da kadehini alıyorsun avuçlarının içine, hissediyorsun ellerinde hayatı, yudumluyorsun sonra… En sonunda nasıl hasret bırakıyorsun kendine ve bunu ne güzel yapıyorsun.

Çok söz var söyleyeceğim, inan. Biraz daha varsa ömrüm zaten söyleyeceğim. Sen ne kadarını duyacaksın bilmeden konuşacağım ben, göğüs kafesimde kavga devam ettikçe.

Sil baştan yaşamak istiyorum seni. Moda’da, Beyoğlu’nda, Konak’ta…
Gölgenin üzerine basabileceğim şehirlerde, sokaklarda.
Bu kadar yenilenmek eskitiyor beni…

5.2.09

giderken

Ağzımı açmadan, gözlerimi. Tatmadan gidiyorum seni. Bir gecenin en gürültülü yerindeyim şimdi. Senin gitmelerin kurcalıyor fikrimi; valizlerin, kazakların içinde… “Ya üşütürse oralarda ya titrerse ilikleri?” Daha ağzımı açmadan, tatmadan düşünüyorum seni.

Neden deme. Sorma. Çünkü yoruldum sorulardan. Çünkü bu sormalar öldürdü en çok beni. İçimi paramparça edip bıraktı orta yerime. Çünkü bu sorgular öğüttü beni. Öğretti, emretti biraz daha erken ölmemi. O yüzden, sorma. Sorma ki daha da geri çekilmesin soluksuzluğun saati. Ben anlatırım.

Kayıp zamanlarım var, geçen ve geri getiremeyeceğim. İşin acı yanlarından biri de biliyor olmam bu zamanların nasıl kaybolduğunu, nasıl eriyip gittiğini avuçlarımın arasından. İşte bu geceler, birkaç gecedir ben, aslında hayli gecedir bu kayıpların nöbetindeyim. Dönecekler diye değil, hatta dedim ya, dönmeyeceklerini bile bile. Bekliyorum ama öylece. Saat gecenin 4ünü vursun diye. Belki ben de o 4le birlikte vurulurum diye; vurulur da düşerim biraz daha yakın yerlerine.

Nedir derdin benimle deme. Sus. Dinle biraz. Çünkü ben gerçekten yoruldum sorulardan.

Yapmadığım şeyler yaptırıyorsun bana. Bakmadığım gibi baktırıyorsun daha önce gittiğim gördüğüm, gördüğüm ama gitmediğim yerlere. Duymadığım, ezberlemeden şakıdığım şarkılar söyletiyorsun bana. Şarkılar… Şarkılar en çok… “Sadece sen varsın aklımda, başka hiçbir şey yok” ya da “Birbirimize iyi geliriz diye umuyordum” diye beni söyleten…

Daha önce hiç olmamış gibi oluyorum bakarken, duyarken, söylerken yakınından yörenden geçmiş görüntüleri, sesleri; daha önce hiç yaşamamış gibi. Çok yükseklerden, yerden çok yükseklerden seyrediyormuşum gibi hissediyorum yeri. Küçücük insanları. Gerçekten küçücük, zavallı insanları. Zamanın iki kolu arasında sıkışmış acınası hallerini. Seni. Tüm insanların arasında aydınlığınla sıyrılan seni izliyorum sonra. Öyle bakıyorum sana, öyle. Daha önce hiç bakmamışım gibi.

Ah ne olur. Sorma. Biliyorum dudaklarından dökülecekleri. Dökülseler de toplasam diye ölüyorum oysa. Ama sus. Biraz daha.

İçimden akıp giden tüm güzelliklerin üzerine fesat gölgeler düşüyor şimdi. Geç kaldım diye inleyen gölgeler, “neredeydin bir saat önce” diyen, hesap soran, zamanın kolları arasına atıyorlar beni.
Günlerdir bir iz bekliyordum. Gelse de duysam. Söylese de okusam. Anlatsa da uyusam karşısında dediğim karşılaşmalar bekliyordum, sonucu tabelaya nasıl yansırsa yansısın, dert etmeyeceğim. Gelmedi hiçbiri. Ne söyledin, ne anlattın.

Ben bir iz’e daldım. Gökte asılı insanları izleyen, küçücük zavallı, kaçışan insanları. Aralarında ben de vardım, gözlerine değmeyi bekleyen.

Ben bir iz’e yandım. Gözlerinin içine baka baka eridim bir yerlerde. Otobüste o izi gördüm, raylar üzerinde hareket eden mavi kutularda, köşe başında sokağımın, yastığımın yarısında.

Bir iz’e geç kaldım.

Şimdi konuş sen gittiğin yerden. Sor hatta sabahlara kadar, ne istersen! Yeter ki bir an dahi olsa geçeyim önünden gözlerinin. Şarkılar düşsün diline, “İhtiyacım olan şey sende” ya da “nefesini duyuyorum ama uzaktasın” diyen.

Korkuyorum bu gece sensiz ölmekten.
Daha tatmadan, tenine değmeden…

yok'la'ma!