28.5.07

Deli mi Ne?

Arada bir, birkaç damla. Aç karnına ya da tok. Bilhassa gece yarısını azıcık geçtikten sonra… İyi gelir mi birkaç damla, arada bir? İyi gelir mi bazı geceler birkaç damla dökmek eskiler, pek eskiler, çok eskiler için? Peki ya dökülen damlalar kanıt olur mu eskilerin aslında yeniliklerinden pek de bir şey kaybetmediğine?

Ne yorucu, ne karmaşık, ne sıkıcı hatta…

Televizyonu kapattım. Çok uzak değil, ayak ucu tabirinin kıyılarında o kara kutu. Başucumda ise bir lâmba, beyaz, ayaklı. Fakat sabit. Bu durumda ayaklı olması pek manasız, pek kifayetsiz lâmbanın ayağı. Işık hem elime, kalemime, hem defterime, hem de bana vuruyor. Işık pek çok yere vuruyor, affetmiyor. Sertçe, hırpalıyor…

Kapalı televizyonda kendimi izliyorum. Her kelimede, her noktada durup kendimi izliyorum. Sonra kendimi izlerken, gözüm sağ gözümden akan yaşa takılıyor, takılıyor, takılı… Öyle ki, kendimi izlerken kalem kayıyor elimden, satırları yalıyor, düşüyor sayfadan aşağı. Neyse ki hemen toparlanıyorum. Çekiyorum gözümü televizyondan.

Işık saldırgan hâlâ, televizyon sakıncalı.

Arada bir birkaç damla. Hadisenin özü, “arada bir”liğinde gizli, seyrekliğinde yani, “bayramdan bayrama”lığında.

Ne kadar arada, ne kadar bir, kaç damla?

13.5.07

Dön bak dünyaya...

Bir gün uyanınca sisli şehre, dünden kalan su damlacıklarını görürsün pencerende, sadece. İçinde ise kanamalarının sebebi cam kırıkların, çoktan dile düşmüş can kırıklarınsa bi' daha canında saklı, dile düştükten sonra...

Güneş salınmak istemeyince gökte, daha bir içine çekiliyor şehir.

Şehir öyle ki, küstüm çiçeği edasında bir nergis, mavi sularda kendini izleyip yeniden, yeniden aşık olan kendine...

Bir melodi içinde, kirli kaldırımlarda kirli ayaklarıyla gezinen kirli adamların yüzlerinden soyutlanmış, kendi ritminde, kendi sesinde, kendi soluğunda bir melodi. Kendi gibi, içi bir, dışı bir.

Sana ne söylediği umrunda değil önce. Salınımların güneşten evvel, ışıl ışıl o melodi sayesinde.

Şehir senin sokaklara düşmeni bekliyormuşcasına davetkar, kırmızı bir kahve fincanından daha davetkar o gün. Üzerinde seni zamanlar önce terk eden yatak giysilerin-kimilerince pijamaların-, ayağında teki yatağının kim bilir hangi köşesinde kaybolan sarı çorabın, sağ ayağın üşüyor. Ama melodi hala içinde, gün hala davetkar, güneş olmasa da.

Sis yırtarken yavaş yavaş göğü, aydınlık süzülürken ağır ağır, kulaklarında belirmeye başlıyor sözler o nemli ses eşliğinde, "yalnız kaldıysan"...

"Yalnız" dediler mi sesin olduğu yere dönüp "Beni mi aramıştınız?" diyen sen bu kez umursamaz.
"Güneş açmış mı..." Gözlerin güneşi aramaya yeltenirken, takılıyor kirpiklerin sis bulutuna, ardından da saate, sabah altı. "Ne yapıyorum ben"ler arasında vurmak isterken başını yine yüzyıllardır yalnız uyuduğun o yastığa melodi alıp başını gitmeye debeleniyor, "dön bak dünyaya"...

"Dostun kalmış mı?" "Olacak iş değil" diyorsun, sabah 6, hiç değil sorgulamanın vakti. Ama melodi o kadar leziz ki, koyamıyorsun karşı, olamıyorsun engel...

Çorabının diğer tekini de bulup giyiyorsun sağ ayağına, ısınan sen sıcaklığı unuttuğunu anımsarken bedenin titriyor bir daha. Hiç girmiyorsun "..aşkın solmuş mu?.."ya... Dört mevsimin tutsaklıkları geçiyor kulağından bir bir; esareti, ümidi, tüm renkleri.

"Asla vazgeçme..." sırası mı şimdi, diğerleri gibi olmanın, yok yere umut aşılamanın? Ama yok, yok yere değil hiçbir şey. Gün yok yere değil, nergise yüz tutan şehir yok yere değil, sen yok yere değilsin.

Melodiyle coşuyor tenin, ruhunla raksta. Öyle bir büyüyor ki şarkı içinde, nefesin oluyor adeta.
Bir gün uyanıyorsun sisli şehre, dağılıyor sisler. Dünden kalan su damlacıkları pencerende, bir de küstüm çiçekleri, güne nazlanırken kıkırdayan. iç kanamalarınsa yine içinde elbette, ama yenilerine daha bir misafirperver olacağın şüphesiz. güneş sapsarı gökte ve çorapların fora, sıcak içinde, en az iç kanamaların kadar.

O melodi ise bir yerde hep fısıldıyor sana, "dön bak dünyaya"...

Bir Saldırı Planım Var

...dışımda konuşan o 'karaktersiz'e...

Tüm gün evimde oturuyorum, bir bilgisayar karşısında bazen, bazen koltukta. Hayattan elini eteğini kısırlaştırıldıktan sonra daha bi' çeken o sarı kedi gibi, damağımda ekşiyle acı arasında dolanan bir tatla oturuyorum, tüm gün...

Evin önünden bir sokak geçtiği, sokakta insanların yürüdüğü ve o yürüyen insanların bir hayatları olduğu aklımdan çıkıveriyor bazen. Kendi küçük dünyamın küçük sıkıntılarını büyütüyorum pencere kıyısında.

Ama asla pencereden dışarı bakmıyorum.

Evet, bir saldırı planım var.

Büyütüp büyütüp insanların önüne koyduğum o hastalıklı meselelerimi kendimi anlatmak, derdimi söylemek yahut yazmak için yazmak, konuşmak için konuşmak adına yapmıyorum ben hiçbir şeyi. Kusursuz bir ilgi arsızıyım ben, bunca zamandır bu tende hüküm süren, ilgi yoksunluğunun iktidarını yıkmaya çalışan nafile bir muhalefetim.

Hâlâ bir saldırı planım var.

Televizyonun kıyısında duran, tozlara mekan olan o cam kasede biriktirdiğim, benim gibi aksak, benim gibi solgun, benim gibi aslında çoktan ölgün kelimelerimi doğrultacağım insanlara. Sivriltip uçlarını, batıracağım, o altından sıcak kırmızıların aktığı derilerine. Bir akarsu taşıyan tenlerini dışarı akıtacağım, solduracağım.

Ve biliyorum, birkaç zaman yapabilecek bunu içimdeki nefret delisi, ilgi arsızı. Çünkü bir süre sonra, tahammül edemeyeceğim ben bile kendime, O sarı kedi gibi kendi kısırlığımın döngüsünde yitireceğim elimde kalan son kaleleri...

Bir saldırı...
Bir planım yok benim...
Hepsi de plansızdı olanların, bakma mağrurluğuma.
Arsızım ben,
Varlığımdan yoksunum...

Bata Çıka

Kalemin aktığı her sayfanın bir sonu var. Ve benim kalemi oynatacak gücümün de… Mümkün olduğunca direniyorum ben; elimden geldiğince soluğunu uzatmaya çalışıyorum sayfaların. Yoruyorum belki, kırıyorum bazen cümleleri. Dilime dolandıkça sözcükler, kangren oluyor parmaklarım. Nefesimin en umarsız batış çıkışı göğsümde; en cam kırıklısı, en kanatanı…

Umudum, İstanbul semalarındaki martının yiyecek bulma umudu kadar diri; umudum dualarımın ahengiyle geliyor dile. Ve benim dehlizlerimde gizlenen rutubetin sebebi, uzaklarda bir yerlerde, ayaz bir şehirde, rüzgârla sevişip dudaklarını çatlatan "sen"sin...

Çok

Çok söz yok söyleyecek. Ya susmak lâzım seninle, ya da dokunmak. Eylemsizliğimin içindeki en şiddetli kasırgasın sen, en gürültülü kahkaha. Çok söz yok söyleyecek, susacak çok söz var yalnız. Dokunacak çok söz var. Ve çoksun sen bana. İyi ki çoksun sen…

Az

Konuşmak gibisi yok, senin anlatmaların gibisi. Benim karşında susmalarım gibisi yok. Bakmak gibisi yok uyanıp denizin ötesine, göğün altındaki diğer nefeslerin ayak bastığı yere. Yaşamak gibisi yok sensiz, senli her ânı –mış gibi...

Dinginliğinin içinde gizli kahkahaların var, yüksek sesli müziklerin, yok’ların var; şiddetli ağlamaların, hıçkırıkların var. Kırıkların var sakinliğinin içinde göğüs kafesinin her inişinde daha da inen derinlere.

Benimse seyirlerim bolca; seni, seslerini, renklerini, kokusunu çayının, gözünün dumanını, elinin her kıvrımını seyirlerim var, “biraz daha”sı insan ömrü kadar olan.

Back'leyiş

Bir bekleme salonunun en sabırsız yeri. Ve sesler birbirini kovalamakta. Sesleri emen beyaz duvarlarda mavi yeşil sulardan kopya resimler. Sonra mekân tasvirlerinin lezzetsizliği, belki de beceriksizliği dilimin…

“Buralarda bir yerlerde eski günlerini unutan var mı?”
“Yok mu?”

Günler peşini bırakır mı insanın? İnsan, geçmeye meyleden günlerin yapışır mı paçasına? Düne koşan günlerin etekleri tutuşur mu? Kesilir mi ardı arkası soruların…

Bir bekleme salonunun en sabırsız yeri. Gün akşamla kucaklaşmış çoktan. Sıkıntılı zamanların, azıcık ferah yanı damaktaki kahve tadı. İçim karmakarışık. İçim taş, toprak içim, dışım hatta. Sonra insan tasvirlerinin lezzetsizliği, belki de beceriksizliği elimin...

yok'la'ma!