Ana içeriğe atla

güldük, eğlendik, bitti.

bazı adamları ve kadınları başka bir yerine koyuveriyoruz gönlümüzün. ne derlerse, ne yaparlarsa ya da yapamazlarsa, fark etmez, onların sırtlarını sıvazlarken buluyoruz kendimizi. ya kabiliyetlerinin kocamanlığından, ya kredilerinin devliğinden oluyor bu çoğu kez. işte böyle bir adam değildir de kimdir, nedir Burak Aksak?! 

ondan olacak, film vizyona girer girmez gidip izledim. hangi film mi? "sen kiminle dans ediyorsun" tabii ki.

dili, dünyası kendine has adamların başında geliyor bana göre Burak Aksak. söylediği, yazdığı, anlattığı her şeyde de bir incecik dokunmuşluğu illa ki var yüreğimin bir köşesine. üstelik bu konuda oldukça iyi; doğru ânı, doğru damarı yakalamak onun en iyi yaptığı işlerden biri. bunu da bildiğimden, beklenti büyük filmden evvel.

sadece kadrosuna göz attığım, fragmanını bile izlemediğim bir film oysa "sen kiminle dans ediyorsun". kadroya bakınca film bir "bana masal anlatma" ya da "kara bela" olamadığını hissettirse de, Burak Aksak'ın kaleminden tatmin edici bir hikaye çıkacağı fikri sabit.

filme dair en sevdiğim şeyin açılış jeneriği olduğunu söylesem sert mi olur bilmiyorum. "bana masal anlatma" da benzer lezzette bir jeneriğe sahipti ve benim gibi biraz sorunlu seyirci için mühim detay burası. işin düşünülmüş olduğunu gösteriyor en azından, alkışa layık.

fakat sonra akan her şey, biraz biraz elimde kalmaya başlıyor izledikçe. evet ara sıra gülümsüyorum, bazı detaylarda anlık görüntülere tutuluyorum ama fazlası gelmiyor, gelemiyor. tabii ki gayet kişisel olan yorumum şu ki, sempatik görünmesi gereken yerlerde bile Demet Özdemir, asla sempatik bir karakter çizmiyor. sempatikmiş gibi olmaya çalıştıkça da itici bir figüre dönüşüyor. Binnur Kaya... oyunculuğunu tartışacak halimiz olmadığı aşikar ama en az filmde giydiği "haşofman"lar kadar "çiğ" duruyor; filmin içinde olmak istemiş ama olamamış gibi bir hava... bazen fazla karikatürize, bazen fazla "fazla" duruyor.. karşımıza çıkan her karakterden, baba, pilavcı, Anıl, Selim, "bad boys", hepsinden bir "olmamışlık" geçiyor izleyiciye. en azından kendi adıma bana. ne yazık ki film boyunca bu duygu üstümden kalkmak bilmiyor.

yine oldukça kişisel bir yorum olacak elbet ben yazdığım için, filmde en sırıtmayan şey, en olması gerektiği gibi duran şey Uraz Kaygılaroğlu'nun doğallığı. tepkileri, mimikleri, ifadeleri o kadar çizdiği tipin "oluru" ki, eksik ya da fazla görünmeyen, kendi ritminde çalan yegane müzik o.

ha tabii bir de, başlangıçta komik duyulan ancak tekrarladıkça etkisini yitiren "küfür" şakaları var ki, asıl hayalkırıklığı onlar oluyor. birbirinden zekice ve dahi komik onlarca cümlenin babası bir adamdan beklenmeyecek yoksunlukta, zorlama nidalar, komiklikler geliyor. her sahnede "daha iyi olabilirdi" diye düşündürüyor.

ne yazık ki, beklentinin altında kalıyor benim için "sen kiminle dans ediyorsun" ve her geçen dakika şunu söyletiyor: daha özenli olamaz mıydı?

belki de şu yapım şirketlerinin senaristler/yönetmenler üzerindeki etkisi üzerine düşünmek gerekiyordur, kim bilir. belki seri üretim yapmanın da kimseye bir faydası olmuyordur hani, ne bileyim. doğru hikayeyi, doğru anlatımı bulmadan da yola çıkmamak gerekiyordur ya da, bilemiyorum ki. 

son üç cümlemin sonuna çöreklenmiş bir "bilinmezlik" elimde, yine de sevgiyle izliyorum perdede gördüğümü, zira bazı dünyaların ürettiklerine kayıtsız kalamıyorum, duramıyorum omuz vermeden.

bu eleştiri de çok kişisel hani, öyle üzerine dakikalarca düşünülecek cümleler de kurmuyorum bilerek. senaryodaki teknik sıkıntılardan bahsetmiyorum mesela, çünkü gereksiz. biraz daha özen istiyorum sadece. seyircisinde çalışan tekniği ve mekaniği bulmuş senarist-yönetmen rahatlığından daha uzak, incelikli bir hikaye görmek istiyorum, o kadar. daha iyisinin gelebileceğini bildiğin yerden gelen "çok da iyi olmayan"a gönül koyma cüreti göstermek gibi bir hal bu.

alışmış kudurmuştan beter tabii, benimki o hesap.
lakin alıştıranın hiç mi kabahati yok?!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…