Ana içeriğe atla

Caz Tatili'nin ardından...


Bursa Nilüfer Belediyesi, geçtiğimiz günlerde düzenlediği Caz Tatili'ni duyururken şöyle seslenmişti:

Bugüne kadar caz standartlarının içinde veya dışında yer almış çok sayıda müzisyeni ‘cazın misafirperver sofrası’ etrafında bir araya getiren uluslararası festivalimizle, Türkiye’de yaygın biçimde karşılık bulan “Caz entel işidir” algısını biraz olsun esnetmek niyetini taşıyoruz. Özgün müzikal birikimimiz ile caz armonisi arasında bir bağ kurmayı ve bu topraklardan yola çıkarak caz müziğini özüne döndürmeyi hedefleyen tüm çalışmalar karşısında heyecanlanıyor ve Caz Tatili ile bu arayışlara katkı sağlamayı umuyoruz.

24 gün süresince kenti etkisi altına alacak Caz Tatili’nin en belirgin özelliği, ulaşılabilir bir festival olması. Caz Tatili çok sayıda mekânda, hatta sokakta caz rüzgârı estirecek, bünyesindeki ücretsiz panel ve atölyeler eliyle müzisyenlerin, dinleyicilerin ve müzisyen adaylarının hemzeminde eşitlenebileceği bir diyalog zemini oluşturacak ve böylece, ülkemizin zengin müzikal belleğinde kendi yerini bulacaktır.

Caz Tatili iyi bir şeydir.


Sahiden de Caz Tatili, içimizi ısıtan bir şey oldu çıktı!

Bilet almak mı? Delisin!

Etkinliğin biraz öncesine gidelim. Bursa'ya yeni yerleşmiş biri olarak, buradaki kültür sanat etkinliklerini oldukça önemsiyorum. Hem bu şehri tanımak hem de burada donanmak adına benim için bu durum çok mühim. Sağ olsun Bursa, bu konuda taşından toprağından "etkinlik" fışkıran İstanbul'u aratmıyor. Hem de öyle boş, uydurulmuş işlerle de doldurmuyor günleri. Sahiden sapasağlam organizasyonlarla sanatseverleri buluşturuyor. 

İşte Caz Tatili de önce afişleriyle sonra da programıyla aklımızı başımızdan aldı. Programı görür görmez gözler büyüdü çünkü dünyanın ve Türkiye'nin çok önemli caz müzisyenleri Bursa'da bir ay boyunca sırayla sahne alacaktı ki durum enfesti. 

Katılabileceğimiz konserlerin listesini yaptık, biletleri almak üzere Konak Kültürevi'ne doğru yola çıktık. Ancak teknik anlamdaki yetersizlikler, sırada beklemeyi büyük bir işkenceye dönüştürdü. Küçücük bir yazıcıdan basılmaya çalışılan bilete mi, aniden biten makbuz koçanına mı yükselsem bilemiyorum ama organizasyonun en aksayan kanadı ne yazık ki öncesindeki bu bilet krizi oldu bana sorarsanız. Öte yandan indirimli 10 - tam 15 Lira olan bilet ücretleriyse takdire şayandı. Her konser için kişi başı en fazla 5 adet alabileceğiniz bir festival olan Caz Tatili'nde eminim önümüzdeki yıl bu sayıda da bir sınırlandırma olacaktır, zira ilgi çok fazlaydı. 

Elif Çağlar, Birsen Tezer, Jülide Özçelik, Karsu Dönmez, Ibrahim Maalouf... 

Bazı sanatçıları daha önce farklı sahnelerde izlediğimden, bazılarına ise takvimim elvermediğinden ancak yukarıda ismini saydığım şahaneleri izleyebildim. 

Elif Çağlar'ı daha önce çok duymuş ama uzun uzun hiç dinlememiştim. Sahne enerjisi enfes. Çok naif ve kırılgan görünen o kadın şarkı söylemeye başlayınca kimlik değiştiriyor, daha bir kendisi oluveriyor aniden. Özellikle son albümünü Misfit'e vuruldum, konserden sonra herhalde kesintisiz 3 gün filan albümü dinledim. Özellikle Before enfes bir şarkı. Sizden de esirgeyecek değilim. 


Birsen Tezer, İstanbul'da hiç yakalayamadıklarımdandı. Burada karşıma çıkmasına ayrı bayıldım. Kalabalık bir kadroyla izlediğimiz konsere tabii ki Özgür ve onun Ortaçgil sevgisi(!) damgasını vurdu ama Birsen Tezer'i gölgesinde bırakamadı. 

Sahneye Delikanlı, Çal Kapımı, Balıkesir.. Bütün Cihan'ları bir bir kulağımıza getirdi. Israrla Hoş Geldin dinlemek isteyen seyirciyi nazikçe, biraz da kırgın reddetti ve ekledi: O şarkıyı artık başkası söylüyor dedi. Kimi kastettiğini o dakika anlamadım ama konserden çıkınca durum hakkında fikir sahibi oldum. Herkes Hoş Geldin'i Koray Avcı'nın seslendirdiğini söyledi. Daha sonra o versiyonu da dinleyince Birsen Tezer'e hem hak verdim hem kızdım. Sen söyle asıl ki, o şarkının gerçek ruhu gün yüzünden silinmesin.

Neyse ki bütünüyle festivale yakışan çok özel bir performans oldu. Hatta Künt'ün önümüzdeki sayısına da konserle ilgili şöyle bir not düştüm, bu da son söz olsun:

Geçtiğimiz akşam Birsen Tezer konserine gittim. Bursa’da düzenlenen Caz Tatili’nde sahneye çıktı. O şarkı söylerken, kendimi hep iyi hissederdim de, canlı dinlerken bir şey fark ettim. Hayatın en büyük mükafatlarından biri ölçülü olmak. Hemen aklına kendini kısıtlamak, sınırlandırmak filan da gelmesin bunu duyunca. Aksine, ölçülü olmak tüm duygularını, tüm duyularını, tüm tepkilerini ve sunduklarını tartmakla, onları santim santim hissetmekle ilgili bir mesele. İşte Birsen sahnede söyledikçe ben de kendi kendime bunu söyledim. O sahnede ölçülü bir güzellikle salındı, ben karşısında ölçülü bir ayakları yerden kesilmelikle büyülendim.

Jülide Özçelik.. Onu tanımlamak mümkün değil çok fazla. Zaten benim geçmişimde, kulağımda, gönlümde yeri kocaman. Ona da hiç rastlamak kısmet olmamıştı, buraya düşecekmiş yolu. İnsanın imtihanı bitmiyor.. 

Tertemiz bir plak dinler gibi, sanki o stüdyoda albümünü kaydediyormuş da biz de kenarda usul usul onu dinliyormuşuz gibi söyledi. Öyle berrak, öyle temiz, öyle kusursuz.. Acıları acım, nefesi nefesim oldu neredeyse 1,5 saat süren konser boyunca. Kimi zaman eşinin kaybına atfen, tüm kayıplarına atfen düğümlendi, düğümledi. Bazen söz ne çok bitiyordu. İşte tam da oraya yaşamak deniyordu ne yazık ki. Yine de o büyülü sesi, onu da bizi de duygudan duyguya sürükledi o gece. 

Konser çıkışındaysa, sanki dakikalardır ayakta duran o değilmiş gibi, konser salonunun önünde onu bekleyenlerle tanıştı, konuştu uzun uzun. Kendini anlattı, onu anlatanları dinledi. Ben de gittim elbette yanına. Benim de içimde kalanlarla biraz söyleştim biraz ağlaştım. Sarıldık sonra. Uzun bir sarılmak. Sanki, kimselere hiç sarılmamış gibi. Sanki, birbirimizi kaybetmiş de bulmuşuz gibi. O "sarılmak" için, bir ömür minnettar olacak bir yanım var ona.

Karsu Dönmez sesi ve sahnesiyle büyüledi. Tıpkı Ibrahim Maalouf gibi. 

Ibrahim Maalouf, birbirinden kıymetli 3 müzisyenle birlikte sahnedeydi ve Ümmü Gülsüm'ün seslendirdiği yaklaşım 1 saatlik bir şarkı olan Alf Leila We Leila şarkısının yeniden yorumlanmış verisyonunu bizlere dinletti. Kalthoum isimli "tribute" albümün esin kaynağı olan bu şarkıyı Ümmü Gülsüm'den defalarca dinlediğini, çocukken annesinin bu şarkıyı onu uyutmak için açtığını söyledi. Tabii uzunca(!) bir eser olduğundan mutlaka uyuduğunu da ekledi. Bu arada albüm kaydında da saksafon ve davulu çalan abiler Mark Turner ve Clarence Penn çok büyük adamlar. Sahnede sololarıyla arşa erdirdiler. 

Sahnedeki sıcaklığı ve enerjisi muazzam bir müzik insanı Ibrahim Maalouf. Caz Tatili'nin kapanışını da sıcacık yaptı. Konserden değil ama albümün kayıt sürecinden bir video paylaşmak isterim. Videonun başında Ümmü Gülsüm'ün şarkısını duyuyoruz, sonunda ise duyduğumuz müzik sözünü ettiğimiz şarkının nihai hali. 



Benim bu gibi "belediye" etkinliklerinde takıldığım en dertli husus, protokol meselesi. Dünyanın dört bir yanından etkinliklerinize davet ettiğiniz müzisyenleri, konser sonunda onore edeyim diyerek çiçek plaket filan takdim ediyorsunuz, eyvallah. Ama onun da bir ayarı olsa şık olmaz mı hani? Konseri küt diye bölerek, son üç şarkıyı daha çalmamışken heyecanla sahneye atlayarak filan pek tatsız oluyor bu işler. Eminim bir yolu vardır bir yerlerde. Dilerim önümüzdeki yıl Caz Tatili'nde yine burada oluruz, birbirinden şahane nur topu gibi konserlerimiz olur, inşallah sözünü ettiğim o yol da bulunmuş olur. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…