29.8.16

Gün Çirkini

Yılların eskitemediği bir şarkıyı dinlerken, yılların hayli hoyrat davrandığı fotoğraflarıma baktım. Onlar, an içinde saklanırken hangi objektiflere bakmışım, hangi gözlere dalmışım bilsen.. Kendime bile söyleyemediğim isimler buldum aralarında, bilmesen daha iyi o yüzden.

Çizgilerimden ayrıymışım o vakit. Dudaklarımın kenarında, sanki hep oradaymış gibi duran ne çok patika var oysa şimdi.. Konuştuğum insanlardan mı, söylediğim şarkılardan, içtiğim şaraplardan mı bilmiyorum ama, şimdi dudaklarımın kıyısı, aktif bir volkanın yamacından hallice. Yoksa abartıyor muyum yine?

Gözlerim biraz tutarsız, bugünden farksız. Kimi bakışlarımda düğün dernek izlenirken, kimilerinde görüş mesafesi bir metreden az. Buğulu, nemli, sağanak yağışlı..

Ellerim.. Onlar şüphesiz bugünden çok farklı. Daha kaleme yakın, deftere tutkun. Şimdiyse parmak uçlarımda bir sızı, günde 1000 miligramlık ilaçların kesmediği.

Omuzlarım genelde kalabalık, sağ tarafımda uzun boylu adamlar, sol tarafımda benden uzun kadınlar. Onlar aslında çok da uzun değiller, ben kısa çıkıyorum her fotoğrafta. Her fotoğrafın en kısası olmayı her daim başarıyorum. Bu da değişmeden bugüne gelenlerden.

Fark ediyorum sonra; aslında ben baktığımda bana iyi gelen ne varsa, ona yakın kalmayı becermişim ben. Zaman geçtikçe, senin bana bakabileceğin duraklardan uzaklaşmışım yalnız. Kendimi cezalandırır gibi. Seni cezalandırır gibi. Bizi cezalandırır gibi.

Oysa, sen bakarken en güzelmişim.

13.4.16

Bıçkın Jonathan Geldi!


 Photo credit: http://www.artfulliving.com.tr/
Bizim Künt'ü biliyorsunuz. Künt'ün yaratıcıları olan Murat ve İnci'den yeni bir haber var: Bıçkın Jonathan

İstanbul'daysan, yakın zamanda oralarda olacaksan iyi dinle: 

Bıçkın Jonathan
Saçını yana tararsın,
Kazağı omza atarsın,
Yeri gelir sakal bırakırsın,
Ne şekilsin
Bıçkın Jonathan.

Bazen kendini Avrupalı sanırsın
Bazen erilliğe kapılırsın,
Trende göre duyar yaparsın,
Çok esneksin
A be Jonathan.

Geleneğe tapınırsın
Ama Snapchat’te takılırsın,
Her şeye anında alışırsın,
Uyumlusun yani
Canım Jonathan.

Baban gibi olmak istemezsin,
Kendin olmayı Google’da öğrenemezsin,
Arada derede yüzemezsin,
Türkiye’ye benzersin,

Ey büyük Jonathan.

Esra Özkan ve Gencer Uçar’ın, Beyoğlu merkezli bir tasarım ofisi olan Halt Studio iş birliğiyle düzenledikleri ‘’Bıçkın Jonathan’’ adlı sergi, 8 Nisan Cuma akşamı GaleriBu’da açıldı.

Sergide Halt’ın kurucularından İnci Doğruer’in geri dönüştürülmüş objelerden ürettiği eserleri ve Murat Miroğlu’nun dijital illüstrasyonlarının yanı sıra, ekibin Umut Yalım ile birlikte yapmış oldukları duvar resmi de izleyici ile buluşuyor.

Sergiye adını veren Bıçkın Jonathan, isminden de anlaşıldığı gibi kültürler arasında sıkışmış ve birçok zıt konu içinde arada kalmış bir karakter. Bulunduğumuz coğrafyanın da kendine has tüm özelliklerini taşıyan Jonathan, Murat ve İnci’nin sanata bakış açıları arasında doğan çelişkiyi simgeliyor. Şiir, kişinin günlük hayatında meşgul olduğu teknolojiyi, bu teknolojinin etkisi altına girerek kendi benliğini unutmasını ve bireyin yaşadığı toplumda varoluşunu unutma halini, oldukça absürt bir yaklaşımla ele alıyor.

Alışmış olduğunuz tüm sergi konseptlerinden uzak durmayı yeğleyen ve öğretilen yeniliğin değil, zorlayan yeniliğin peşinde olan “Bıçkın Jonathan” 24 Nisan’a dek ziyaret edilebilecek.


4.4.16

benim dengem


Turgut Uyar'ın Denge'sini ilk okuduğum günü dün gibi hatırlarım. Bir kitaptan değil, daktilo marifetiyle can bulmuş bir kağıttan okudum. Bir okudum, iki okudum, üç sıkıldım. "Bu şiir değil" dedim içimden. İçimdeki ritme uymadı ritmi, sesi, tınısı yabancı geldi. Üzerinden belki 15 yıl geçti o okumanın, en az 15 yıl geçti. Geçen 15 yılda benden ne geçtiyse, benim ritmimi, o şiire getirdi; o şiirin sesini tınısını bana.

Yani demem o ki, herkesin, her şeyin, en çok da insanla şiirin birbirine karışma zamanları var, kenarda bekleyen. Gün geliyor, an geliyor, oluyor. Olmazsa, ezelden ebede bazen hiç olmuyor!

Güne mutlaka bir not düşeceksek bunu düşelim.


sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yangelmişim diz boyu sulara
hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...

.

Şairin dediğini bir de Sezen Aksu söyler, belki aklınız ona da kaçmak ister..


23.2.16

Caz Tatili'nin ardından...


Bursa Nilüfer Belediyesi, geçtiğimiz günlerde düzenlediği Caz Tatili'ni duyururken şöyle seslenmişti:

Bugüne kadar caz standartlarının içinde veya dışında yer almış çok sayıda müzisyeni ‘cazın misafirperver sofrası’ etrafında bir araya getiren uluslararası festivalimizle, Türkiye’de yaygın biçimde karşılık bulan “Caz entel işidir” algısını biraz olsun esnetmek niyetini taşıyoruz. Özgün müzikal birikimimiz ile caz armonisi arasında bir bağ kurmayı ve bu topraklardan yola çıkarak caz müziğini özüne döndürmeyi hedefleyen tüm çalışmalar karşısında heyecanlanıyor ve Caz Tatili ile bu arayışlara katkı sağlamayı umuyoruz.

24 gün süresince kenti etkisi altına alacak Caz Tatili’nin en belirgin özelliği, ulaşılabilir bir festival olması. Caz Tatili çok sayıda mekânda, hatta sokakta caz rüzgârı estirecek, bünyesindeki ücretsiz panel ve atölyeler eliyle müzisyenlerin, dinleyicilerin ve müzisyen adaylarının hemzeminde eşitlenebileceği bir diyalog zemini oluşturacak ve böylece, ülkemizin zengin müzikal belleğinde kendi yerini bulacaktır.

Caz Tatili iyi bir şeydir.


Sahiden de Caz Tatili, içimizi ısıtan bir şey oldu çıktı!

Bilet almak mı? Delisin!

Etkinliğin biraz öncesine gidelim. Bursa'ya yeni yerleşmiş biri olarak, buradaki kültür sanat etkinliklerini oldukça önemsiyorum. Hem bu şehri tanımak hem de burada donanmak adına benim için bu durum çok mühim. Sağ olsun Bursa, bu konuda taşından toprağından "etkinlik" fışkıran İstanbul'u aratmıyor. Hem de öyle boş, uydurulmuş işlerle de doldurmuyor günleri. Sahiden sapasağlam organizasyonlarla sanatseverleri buluşturuyor. 

İşte Caz Tatili de önce afişleriyle sonra da programıyla aklımızı başımızdan aldı. Programı görür görmez gözler büyüdü çünkü dünyanın ve Türkiye'nin çok önemli caz müzisyenleri Bursa'da bir ay boyunca sırayla sahne alacaktı ki durum enfesti. 

Katılabileceğimiz konserlerin listesini yaptık, biletleri almak üzere Konak Kültürevi'ne doğru yola çıktık. Ancak teknik anlamdaki yetersizlikler, sırada beklemeyi büyük bir işkenceye dönüştürdü. Küçücük bir yazıcıdan basılmaya çalışılan bilete mi, aniden biten makbuz koçanına mı yükselsem bilemiyorum ama organizasyonun en aksayan kanadı ne yazık ki öncesindeki bu bilet krizi oldu bana sorarsanız. Öte yandan indirimli 10 - tam 15 Lira olan bilet ücretleriyse takdire şayandı. Her konser için kişi başı en fazla 5 adet alabileceğiniz bir festival olan Caz Tatili'nde eminim önümüzdeki yıl bu sayıda da bir sınırlandırma olacaktır, zira ilgi çok fazlaydı. 

Elif Çağlar, Birsen Tezer, Jülide Özçelik, Karsu Dönmez, Ibrahim Maalouf... 

Bazı sanatçıları daha önce farklı sahnelerde izlediğimden, bazılarına ise takvimim elvermediğinden ancak yukarıda ismini saydığım şahaneleri izleyebildim. 

Elif Çağlar'ı daha önce çok duymuş ama uzun uzun hiç dinlememiştim. Sahne enerjisi enfes. Çok naif ve kırılgan görünen o kadın şarkı söylemeye başlayınca kimlik değiştiriyor, daha bir kendisi oluveriyor aniden. Özellikle son albümünü Misfit'e vuruldum, konserden sonra herhalde kesintisiz 3 gün filan albümü dinledim. Özellikle Before enfes bir şarkı. Sizden de esirgeyecek değilim. 


Birsen Tezer, İstanbul'da hiç yakalayamadıklarımdandı. Burada karşıma çıkmasına ayrı bayıldım. Kalabalık bir kadroyla izlediğimiz konsere tabii ki Özgür ve onun Ortaçgil sevgisi(!) damgasını vurdu ama Birsen Tezer'i gölgesinde bırakamadı. 

Sahneye Delikanlı, Çal Kapımı, Balıkesir.. Bütün Cihan'ları bir bir kulağımıza getirdi. Israrla Hoş Geldin dinlemek isteyen seyirciyi nazikçe, biraz da kırgın reddetti ve ekledi: O şarkıyı artık başkası söylüyor dedi. Kimi kastettiğini o dakika anlamadım ama konserden çıkınca durum hakkında fikir sahibi oldum. Herkes Hoş Geldin'i Koray Avcı'nın seslendirdiğini söyledi. Daha sonra o versiyonu da dinleyince Birsen Tezer'e hem hak verdim hem kızdım. Sen söyle asıl ki, o şarkının gerçek ruhu gün yüzünden silinmesin.

Neyse ki bütünüyle festivale yakışan çok özel bir performans oldu. Hatta Künt'ün önümüzdeki sayısına da konserle ilgili şöyle bir not düştüm, bu da son söz olsun:

Geçtiğimiz akşam Birsen Tezer konserine gittim. Bursa’da düzenlenen Caz Tatili’nde sahneye çıktı. O şarkı söylerken, kendimi hep iyi hissederdim de, canlı dinlerken bir şey fark ettim. Hayatın en büyük mükafatlarından biri ölçülü olmak. Hemen aklına kendini kısıtlamak, sınırlandırmak filan da gelmesin bunu duyunca. Aksine, ölçülü olmak tüm duygularını, tüm duyularını, tüm tepkilerini ve sunduklarını tartmakla, onları santim santim hissetmekle ilgili bir mesele. İşte Birsen sahnede söyledikçe ben de kendi kendime bunu söyledim. O sahnede ölçülü bir güzellikle salındı, ben karşısında ölçülü bir ayakları yerden kesilmelikle büyülendim.

Jülide Özçelik.. Onu tanımlamak mümkün değil çok fazla. Zaten benim geçmişimde, kulağımda, gönlümde yeri kocaman. Ona da hiç rastlamak kısmet olmamıştı, buraya düşecekmiş yolu. İnsanın imtihanı bitmiyor.. 

Tertemiz bir plak dinler gibi, sanki o stüdyoda albümünü kaydediyormuş da biz de kenarda usul usul onu dinliyormuşuz gibi söyledi. Öyle berrak, öyle temiz, öyle kusursuz.. Acıları acım, nefesi nefesim oldu neredeyse 1,5 saat süren konser boyunca. Kimi zaman eşinin kaybına atfen, tüm kayıplarına atfen düğümlendi, düğümledi. Bazen söz ne çok bitiyordu. İşte tam da oraya yaşamak deniyordu ne yazık ki. Yine de o büyülü sesi, onu da bizi de duygudan duyguya sürükledi o gece. 

Konser çıkışındaysa, sanki dakikalardır ayakta duran o değilmiş gibi, konser salonunun önünde onu bekleyenlerle tanıştı, konuştu uzun uzun. Kendini anlattı, onu anlatanları dinledi. Ben de gittim elbette yanına. Benim de içimde kalanlarla biraz söyleştim biraz ağlaştım. Sarıldık sonra. Uzun bir sarılmak. Sanki, kimselere hiç sarılmamış gibi. Sanki, birbirimizi kaybetmiş de bulmuşuz gibi. O "sarılmak" için, bir ömür minnettar olacak bir yanım var ona.

Karsu Dönmez sesi ve sahnesiyle büyüledi. Tıpkı Ibrahim Maalouf gibi. 

Ibrahim Maalouf, birbirinden kıymetli 3 müzisyenle birlikte sahnedeydi ve Ümmü Gülsüm'ün seslendirdiği yaklaşım 1 saatlik bir şarkı olan Alf Leila We Leila şarkısının yeniden yorumlanmış verisyonunu bizlere dinletti. Kalthoum isimli "tribute" albümün esin kaynağı olan bu şarkıyı Ümmü Gülsüm'den defalarca dinlediğini, çocukken annesinin bu şarkıyı onu uyutmak için açtığını söyledi. Tabii uzunca(!) bir eser olduğundan mutlaka uyuduğunu da ekledi. Bu arada albüm kaydında da saksafon ve davulu çalan abiler Mark Turner ve Clarence Penn çok büyük adamlar. Sahnede sololarıyla arşa erdirdiler. 

Sahnedeki sıcaklığı ve enerjisi muazzam bir müzik insanı Ibrahim Maalouf. Caz Tatili'nin kapanışını da sıcacık yaptı. Konserden değil ama albümün kayıt sürecinden bir video paylaşmak isterim. Videonun başında Ümmü Gülsüm'ün şarkısını duyuyoruz, sonunda ise duyduğumuz müzik sözünü ettiğimiz şarkının nihai hali. 



Benim bu gibi "belediye" etkinliklerinde takıldığım en dertli husus, protokol meselesi. Dünyanın dört bir yanından etkinliklerinize davet ettiğiniz müzisyenleri, konser sonunda onore edeyim diyerek çiçek plaket filan takdim ediyorsunuz, eyvallah. Ama onun da bir ayarı olsa şık olmaz mı hani? Konseri küt diye bölerek, son üç şarkıyı daha çalmamışken heyecanla sahneye atlayarak filan pek tatsız oluyor bu işler. Eminim bir yolu vardır bir yerlerde. Dilerim önümüzdeki yıl Caz Tatili'nde yine burada oluruz, birbirinden şahane nur topu gibi konserlerimiz olur, inşallah sözünü ettiğim o yol da bulunmuş olur. 

22.2.16

arayan bi' yabancı, aslında bi' yalancı!


Her gün yeni bir haber duyuyoruz. "Orada bir kadın evini sattı, altınlarını aldı, dolandırıcılara elleriyle teslim etti..", "Burada yaşlı bir adam, yılların emekli maaşını artırıp da biriktirdiği 50 bin lirasını telefon dolandırıcılarına kaptırdı.".. Malesef bu dert, artık çok da önüne geçebildiğimiz bir nane değil.

Senin benim gibi internetle haşır neşir olmayanların, diğer kitlesel iletişim araçlarının da uyuşturucu diziler ve türevleri janrında sıkışıp kalmışların, aslında çok da "uyanamadığı" bir tokatlama yöntemi telefon dolandırıcılığı.. Kendini telefonda polis, savcı, hakim, sigortacı gibi sıfatlarla tanıtan, sonra laf kalabalığı ile panikleten, en sonunda güven verir cümleler sarf ederek kıvama getiren adamların profesyonel uğraşı.. Farklı emniyet birimlerinin bu konuda gerçekleştirdiği farkındalık çalışmalarına bir yenisi daha eklendi geçtiğimiz günlerde. Ben de çorbada tuzum olduğundan sizi haberdar etmek istedim.

Bursa Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Toplum Destekli Polislik Birimi yaklaşık 2,5 ay önce çok sevdiğim arkadaşım Diler Şen aracılığı ile bana ulaştı. Gittik, ekiple tanıştık. Gerçekleştirmek istedikleri kamu spotları olduğundan, bu projelerin de iyi fikirler ve prodüksiyonlarla hayata geçmesini arzu ettiklerinden söz ettiler. Öncelikleri vardı, özellikle kanayan bir yara. O da telefon dolandırıcılığı..

Diğer projeleri ikinci sıraya koyarak Diler'le çalışmaya başladık. Senaryo kısa zamanda çıktı. Birim Müdürü Sayın Murat Halis'e sunumumuzu yaptık. Toplantı sırasında fikrin çatısı ve araçları ortaya çıktıkça kafamızda bir detay daha belirdi. O da şuydu: Bu projeyi Bursa polisi öyle bir sahiplenmeli ki, suçu önlemek ve insanları bu konuda uyarmak adına, bizzat kendisi kamera karşısına geçmeliydi. Öyle de oldu.

Prodüksiyonunu Salt İletişim'in gerçekleştirdiği çekimler başladı. Tabii çekimlerden evvel projenin jingle'ı olan "Kanma Sen Buna" doğdu. Sözünü bestesini yazdığım şarkı, çok kıymetli hocam ve müzik dünyasının önemli aranjörlerinden Ödül Erdoğan'ın ellerinde büyüdü, olgunlaştı. Onun stüdyosunda da tarafımdan okundu, Bursa'ya döndü.

Çekimlerde Salt İletişim'den Merve Özgün, Meltem Kaya ve Mehmet Kaya büyük bir ustalıkla çalıştılar. Onların teknik bilgilerinin yanında sevgili Diler Şen'in oyuncu koçluğu sayesinde projenin asıl kahramanları olan polis arkadaşlarımız kamera karşısında oldukça rahattılar.

İki gün süren çekimlerin sonunda, kamu spotumuzun başrolünde "dolandırılan adam"ımızı oynayan Vedat Kurttutar ve tüm oyuncu kadromuz içimize sinen bir işe imza attılar. Son noktayı ise NTV'nin seslerinden biri olan Bekir Kaya da filmimize sesiyle destek oldu. Bana da bu oldukça kıymet verdiğim işi size duyurmak düştü.



Başta müdürümüz Murat Halis olmak üzere tüm Bursa Toplum Destekli Polislik Birimi mensuplarına projeye inanan, emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Dilerim, şu tatsız vakalar artık son bulur, insanlar huzur, hak edenler hak ettikleri cezaları bulur.

yok'la'ma!