30.3.15

Müziğin Pazartesi rengi: Mavi


Mavi'yi bilirsiniz. Kendisini, birbirinden şık kliplerinden, dupduru sesinden hatırlarsınız unuttuysanız da. Dün akşam kendisi, Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde, onu izlemeye gelenlere sıcak şarap tadında bir konser verdi.

Bazı sesler var, onlar sadece kendilerine benziyor. Kimse gibi olmaya çalışmıyorlar, benzemeyi deneseler dahi, özgünlüklerinden eksilmiyorlar. Bu hatun öyle bir hatun. Zaten bir masanın diğer tarafında otururken ya da beyaz camın arkasından bunu dibine kadar hissettiriyor. Sahnedeki elektriği bambaşkaymış, gittik gördük. 

Kendi imzasını taşıyan şarkılarını, her hecesine dokuna dokuna söylüyor. İlk defa bile dinlesen onun bestelerini, ne dediğini anlıyor, şarkının dünyasına süzülüyorsun. Ayrıca özenle seçtiği, başkalarından bildiğimiz şarkılar da söylüyor. Ki bunlardan bir tanesi Sezen Aksu'nun Kış Masalı ki Fas'ta Gökhan Özdemir'in çektiği bir klibi de var şarkının, enfes. Bambaşka bir doku katmış şarkıya. Yazının sonunda o da.

Bir de gecenin sürprizi, İzel'in sanki yüzyıllardır dinlemediğim bir şarkısı olan Emanet. "Ama bizde bir şeyler bitti, böyle bitmesi gerek miydi?" diyen ve yıllardır hiç bozulmadan aynı yerinde, ezbere duran o şarkıyı ne şahane de söyledi! Aklına sağlık, repertuara bu şarkıyı alan zevkine sağlık! 

Hatunu bir daha sahnede yakalarsanız, mutlaka dinleyin, izleyin. Bir arkadaşa bakıp onda kalmış gibi hissedeceksiniz, söz.

26.3.15

Anılar unutulur; en kötü yanları da budur.

Sinema söz konusu olduğunda iflah olmaz bir seyirciyim! Yani bu demek değil ki, günde 86 tane film izliyorum, bütün yönetmenleri tanırım, ülke sinemaları hakkında engin bilgiye ermiş, ne varsa yalayıp yutmuşumdur. Aksine. Ben tam bir seyirciyim. Filmleri izleyen ve unutanlardan. Tek yaptığım arada iyi müzik duyduklarımı, iyi senaryo gördüklerimi hafızama kaydetmek. Bir de vakit bulursam buraya. 

Söz konusu film Calvary. Yani bizde bilinen adıyla İtiraf. 2014 yapımı bir film. İrlanda'da yaşayan bir rahip olan James, filmin açılış sahnesinde günah çıkarmaya gelen biri tarafından ölümle tehdit ediliyor. Aralarında geçen bu konuşmadan bir hafta sonra öldürüleceği fikrine kapılan rahibin, bir haftasını izliyoruz filmde. 

Adeta gerçek insanların dünyasında, sanki bir fotoğraf albümüne bakıyormuşuz gibi gezdiriyor bizi yönetmen John Michael McDonagh. İtiraf etmek gerekirse onun da izlediğim ilk filmi. 

Film boyunca çok az kişi görüyorsunuz. IMDB'nin kaynaklık ettiği bilgiye göre sadece 12 kişi. Bu yan karakterlerse sayıları itibariyle oldukça ilginç. Zira 12 kişi olmalarının, 12 havariye bir gönderme olduğu hemen akla geliyor .

Her ne kadar film size az yüz vaat etse de, çok iyi bir senaryo, dolu dolu bir metin izletiyor. Bazı sahnelerde filmi durdurup az önce söyledikleri şey üzerine düşünürken buldum kendimi, yalan yok! 

"Sanat olacağım ben" havalarına girmeden, zarif dokunuşlarla, filmdeki herkesin ve rahip James'in ölüm algısını, her birimizde yerleşik bulunan ölüm kavramını derin derin düşündürüyor film. Ekşisözlük'te filan denk gelebileceğiniz o "zaman kaybı" ya da "zamanınız varsa izleyin" temalı çamur yorumlara da aldanmayın. Kafanız açıkken, açın filmi de, babalar gibi izleyin. Benden 7.5/10.

- İnsanlar niye intihar eder Peder?
- İnsanlar niye mi intihar eder? Hemen konuya giriyorsun. Bir sürü nedeni vardır herhalde. Niye bunu düşündün?
– Bilmem. İçki, depresyon belki de sevişmemektendir.
- Şık ve bakımlı bir adamsın. Bu konuda sorunun olacağı aklıma gelmezdi.
- Konuşma yeteneğim yok. Hiç olmadı.
- Bu sana intihar etme arzusu mu veriyor?
- Her şeyden daha çok sıkıyor. İster intihar olsun, ister orduya katılmak.
- Bunlar zorlayıcı seçimler.
- Katılırsan bir işi öğrenebilirsin.
- Katılmazsan da öğrenebilirsin.
- Çok daha fazla hayatı deneyimleyebilirsin.
- Savaşta çarpışarak esaslı biri olacağını mı sanıyorsun?
- Galiba orduya katılmamı desteklemiyorsunuz.
- Şöyle söyleyelim… Barış zamanında orduya katılan birinde hep doğuştan bir psikopatlık olduğunu düşündüm. Bana kalırsa insanlar orduya, adam öldürmenin nasıl olduğunu öğrenmek için katılıyor. Teşvik edilmesi gereken bir eğilim olduğunu düşünmüyorum, ya sen? 

-İsa Mesih de böyle düşünmüyordu. Ve Tanrı’nın “öldürmeyeceksin” emri sayfanın en altındaki, öldürmenin sorun olmadığı örneğini ima eden kısma nazaran önemsiz kalıyor.

/

Özür dilemek, geçmiş günahlarımın kefaretini ödemek istiyorum. Tüm günahlarımın geçmişte kaldığını düşünsem de. Aksi hâlde günah olmazlardı. Kötü düşünce olurlardı sadece. Aklının içinde dolaşıp duran.

/

- Yeterince iyi bakarsan güzelliği her yerde bulabilirsin derler.
- Bence çoğu şeyde güzelliği bulabiliyorsun. Ama her şeyde değil. Bu mantıksız olurdu.


/

Gerçekten ne zaman yaşlanırsın biliyor musun? Etrafındakiler “ölüm” kelimesini kullanmadığında.

/

- Dostum olduğunu sanmıştım.
- Dostun, henüz edinmediğin düşmanındır sadece.

18.3.15

Günaydın!

Bu 18 Mart'ın birçok yerde karşıma çıkan gündemi, açıkçası beni hem yaraladı hem düşündürdü. 

Ülke tarihinin en mühim savaşlarından, daha da önemlisi birlik-kuvvet sembollerinden, yüzlerce cana mal olmuş büyük bir zaferden söz ederken, herkesin "hiç olmazsa" yiten canlara saygı duymasını umut ediyor insan. Sonra çok geçmeden, bugün yaşadığımız yerde, yine bugün doğum günü olan, daha 19 yaşında toprağına sarınmış bir evlat düşüyor akla. 

Diyorsun ki kendi kendine, bu ülke ne geçmişine, ne ölülerine sahip çıktı. Dirilerine sahip çıkıp saygı duyması beklenebilir mi? Elbette hayır!

18 Mart Çanakkale Zaferi'nin 100. yılında, birilerinin kafasına bir şeyler dank etti. Diyorlar ki, "Atatürk'ün adını anmaya çekiniyorsunuz, böyle şey olur mu?!"

Günaydın sevgili gönül dostları, günaydın. 

Son 7 yılımı çeşit çeşit reklam ajanslarında geçirdim. Hatta bir süre marka cephesinde de silah tuttum(!).. Her milli bayramın karın ağırısıdır bu. Cumhuriyet dönemine ilişkin her ulusal hadise anılacakken, ciğerlere saplanan bir sızıdır bu. 

Ülkenin idarecilerinden, onların düşünüş biçiminden adeta korkan ve "hedef" olmak yerine değerlerinden eksilmeyi seçen onlarca büyük kurum, kuruluş var ki.. Aklınız durur. 

Tarih 20 Ekim'dir. Bir marka yöneticisinden şöyle bir mail alırsınız, "Facebook'ta paylaşacağımız Cumhuriyet Bayramı iletisinin görselinde sadece bayrak kullanalım. Tşk."

Ya da 20 Nisan'a denk gelen bir toplantıda: "İlanda sadece çocuklar olsun, mutlu, gülen çocuklar.. Yalnız çocukların kolu-bacağının görünmemesine de özen gösterelim olur mu? Bayrak ya da Atatürk kesinlikle istemiyoruz.."

Sanki bu ülkede bazı şeyler ağaç kovuğundan çıkmış gibi.
Sanki Mustafa Kemal, bu ülkenin şu anki idarecilerinin o koltuklarda oturmasını sağlayan düzeni temin etmemiş gibi.

Şu sektörde iş yapan, birazcık dürüst olan herkesten en az 5 tane böyle hikaye duyarsınız, bende de daha neleri var. 

Ama bulunduğunuz yapı, ona kazandırmakla yükümlü olduğunuz para, ödemek zorunda olduğunuz ev kirası yüzünden gıkınızı çıkaramazsınız. 

Karşınızdaki marka yöneticisi de durumu bilir, zaten onlarda durum "birilerinin hassas damarına dokunmamak" için kırmızı alarm seviyesindedir. Yoksa öbür ihaleler nasıl gelir, pazardaki pay nasıl yükselir.. 

Velhasıl, sizin bugün 18 Mart'ta fark ettiğiniz şey, aylar yıllardır sürüp gidiyor. 

Görüntüler, isimler siliniyor, hafızalarımıza kastedercesine. Hepimiz silineceğiz bir gün yeryüzünden, ona şüphe de yok. 

Ömrün sonunda nasıl anıldığımız mühim, dimdik duran omurgalı fikirlerimiz, haysiyetimiz.

Lakin bilin ki, şu lanet zamanda yaşıyor ve görüyoruz ki hepimiz eksildik. 
Günaydın.

17.3.15

Vaktiyle Ayarımızı Kaçırmayı Başarmış 7 Çelik Şarkısı


Şimdi öyle cıbıl cıbıl envai çeşit enstrümana sarılıp poz veren adam, pek çoğumuzun çocukluk, ilk gençlik yıllarının popstarı. "Yapma annem bunu kendine" demek istese de, "bırak n'aparsa yapsın" deyiveriyor diller ileri demokratik yanlarımızı sızlatarak

Oysa ne ilk aşkların, ne yaşanmamış aşkların, ne yaz aşklarının sızısı var şu şarkılarda! 
Hep de aşk sızısı mı var arkadaş, hep mi aşk acısı! 

Hatırlayamazsanız şarkıların isimlerine tıklayın, dinleyin. 
Benden size güzellik. 


Afedersin

O şahane introsuyla anımsayacağınız bu şarkıda Çelik, bir imkansız aşk hikayesiyle karşımıza çıkıyor. İşin gırgırı bir yana, 1995 yılında yayınlanan Benimle Kal albümü, o dönem her yeri kasıp kavururken, bizim yazlık siteyi de ihmal etmemişti tabii. Bu şarkıyı ne zaman duysam, akşam saat 6 sularında güneş batarken, nüfusu azalan havuzda buluyorum kendimi. Kafeteryadan bu şarkı yükseliyor, ben güneş kaybolduğu için ince ince titriyor, şarkıya eşlik ediyorum. Hep bu çalıyor hep!


Hercai

Bir pop yıldızının efkarlı hayatından kesitler sunan klibiyle hafızalara kazınan şarkı, sokaktan çevireceğimiz 10 kişiden en az 5'i tarafından hala ve ısrarla ezbere söylenebilir. Şarkının klibinde dönemin en popüler alışveriş merkezi Akmerkez ve ilerleyen yıllarda başka bir popçunun gerçek eşi olacak Tuğba Altıntop da karşınıza çıkabilir, dikkat. 


Dilberim

Arabesk damarı kuvvetli bir Çelik şarkısı daha. Afedersin ve Hercai'nin de olduğu Benimle Kal albümünden bu şarkı, ki albümde neredeyse her şarkı ayrı hit! Bu şarkı sayesinde nice genç kızımız, aşkına Dilberim diye seslendi, sızlandı zamanında. Bir küçük travma hepimizin hayatında. 


Bu Şehirde

Sene '96. Yaman Sevda diyen Çelik, onun yanına, rock soslu bir iş sıkıştırmış ki düzenleme şahanesidir gözümde hala. Çelik'in kanımca kalması gereken sulardan biriyken, çabucak çıktığı bir tarza mensup şu şarkı. Yazıktır. Her klibinde olduğu gibi, bu klipte de Çelik konser görüntülerini bol bol kullanır, bayar.


Veda Etmem

Şahane slow! Sevgiliye "anam babam iki gözüm her şeyimsin" diyen şarkı, yürek dağlar. Sene 1998, klipte fönlü Çelik ve Doğa Bekleriz; hani şu, kulaklarını Japon yapıştırıcısıyla yapıştıran manken. Böyle gereksiz detayları silemediğimiz hafızalar bizi öldürecek! Her hasretin bir vuslatı var ulan. 


Sevdan Gözümün Bebeği

Denizler altında, televizyonda Çelik'i izleyen denizkızı hanım kızımızı izlediğimiz enfes kliple dimağlara kazınan muhteşem Çelik şarkısı. Hem yerli hem dibine kadar pop. Üstüne bir de ilan-ı aşklar filan havada uçuşuyor. Daha n'olsun! Allah'tan belamızı mı istiyoruz acaba?!


Kızımız Olacaktı

Her ne kadar İzel'den dinlemeye alışkın olsak da biz bunu, kapı gibi Çelik şarkısı işte. Kendisi de söyledi sonradan sonradan. Doğacak çocuğumuzun ismine dahi karar verdiğimiz yerde direkten dönen aşklarımızın üzerine, buzlu rakı niyetine. 




4.3.15

Reklamdan Tarkan'ı alın geri neyi kalır ki?


Bazı reklamlar var, korkarım onlar amaçlarına hizmet etmekten ziyade, reklamverenlerinin parasını yemeyi seviyor. 

Dün akşam Özgür'le oturuyoruz. Şu malum reklam başladı televizyonda. Tarkan arz-ı endam ediyor. Özgür de jingle'ın her versiyonunu biliyor, maşallah. 

"Bu reklamın hangi markaya ait olduğunu biliyor musun?" diye sordum. 

Saniye düşünmeden cevap verdi: Dyo!

Ben gülmeye başlayınca reklamın sonuna bakmak için yüzünü televizyona döndü ve şok! 

Bir önceki kampanyasına bakalım bu markanın, o da aynı jingle'a yaslanıyordu. Fahir Atakoğlu, MFÖ, Özcan Deniz, Halil Sezai, Manga filan, kim duyduysa gelmişti kampanyanın filmlerine. O zaman da durum aynıydı, herkes jingle'ı ezbere biliyordu ama o kadar. 

Hiç olmadı Tarkan'ın arkasına bi' yerine bir logo, jingle'ın bir yerine marka adı sokuştursaydınız da biliçaltımıza sızsaydınız, o kadar para yatırmışsınız.

Öte yandan bir de gerçeklere bakmak lazım. Örneğin eve ütü masası alınacaksa, bu seçimi evde ütü yapan kişi, olasılıkla evin kadını yapar. Olur da evi boyatacaksanız, bu noktada renk seçimini genelde evin halkı, boya markası seçimini ise evi boyayacak usta yapar. Ustaların bu yıl Tarkan'dan ne kadar etkileneceklerini ayrıca merak ediyor, yıl sonunda Filli Boya'nın rakipleri arasındaki yerini görmeyi dört gözle bekliyorum. 

Konuyla ilişkili - ilişkisiz not: Bu yılki kampanyanın lansmanı öncesi, Filli Boya'nın Özgecan'ın öldürülmesine istinaden binasını siyah örtülerle kapatıp tepki reklamları yayınlamasını da manidar buluyorum ayrıca. Belirtmek gerek, hemen ardından Tarkan'lı filmlerin lansmanı olmasa, toplumda farkındalık yaratmak adına yaptıklarını şık bulabilirdim belki ama, zamanlama şahaneleri nedeniyle dev puan kaybettiler bana göre. Şükür ki kimse markalarını pek bilmiyor!

3.3.15

Kendinden Haber Ver!

Yaşayıp giderken insan kendini güncel tutmayı atlıyor ya, ne fena. Bazen devreleri kapatmak iyi de bu süreyi çok uzatmamakta fayda var. 

Geçtiğimiz iki - üç ay müzikle iç içe geçti. Tiyatro Sonsuz'un kabaresi Yalana Gel'in müziklerini Oğuz'la birlikte yaptıktan sonra, baktık ki biz müzik üretirken iyi hissediyoruz, bu yolda biraz devam edelim dedik. İyi solistler ve müzisyenlerle bir araya gelmeye başladık, yeni yeni şarkılar yazıyoruz.

Söz konusu üretimle ilgili gelişmeleri de ince ince Soundcloud hesabımda paylaşıyor olacağım, takipte kalırsanız mutlu edersiniz. 

Öte yandan bir proje daha var başladığım, o da bir tür yol - yeme içme günlüğü. Belli bir hedefi var. Son dönemecindeyim artık, yarın öbür gün duyururum mutlaka. 

Senden n'aber?

yok'la'ma!