Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Müziğin Pazartesi rengi: Mavi

Mavi'yi bilirsiniz. Kendisini, birbirinden şık kliplerinden, dupduru sesinden hatırlarsınız unuttuysanız da. Dün akşam kendisi, Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde, onu izlemeye gelenlere sıcak şarap tadında bir konser verdi.

Bazı sesler var, onlar sadece kendilerine benziyor. Kimse gibi olmaya çalışmıyorlar, benzemeyi deneseler dahi, özgünlüklerinden eksilmiyorlar. Bu hatun öyle bir hatun. Zaten bir masanın diğer tarafında otururken ya da beyaz camın arkasından bunu dibine kadar hissettiriyor. Sahnedeki elektriği bambaşkaymış, gittik gördük. 
Kendi imzasını taşıyan şarkılarını, her hecesine dokuna dokuna söylüyor. İlk defa bile dinlesen onun bestelerini, ne dediğini anlıyor, şarkının dünyasına süzülüyorsun. Ayrıca özenle seçtiği, başkalarından bildiğimiz şarkılar da söylüyor. Ki bunlardan bir tanesi Sezen Aksu'nun Kış Masalı ki Fas'ta Gökhan Özdemir'in çektiği bir klibi de var şarkının, enfes. Bambaşka bir doku katmış şarkıya. Yazının sonunda o da.
Bir de gecenin sürprizi,…

Anılar unutulur; en kötü yanları da budur.

Sinema söz konusu olduğunda iflah olmaz bir seyirciyim! Yani bu demek değil ki, günde 86 tane film izliyorum, bütün yönetmenleri tanırım, ülke sinemaları hakkında engin bilgiye ermiş, ne varsa yalayıp yutmuşumdur. Aksine. Ben tam bir seyirciyim. Filmleri izleyen ve unutanlardan. Tek yaptığım arada iyi müzik duyduklarımı, iyi senaryo gördüklerimi hafızama kaydetmek. Bir de vakit bulursam buraya. 

Söz konusu film Calvary. Yani bizde bilinen adıyla İtiraf. 2014 yapımı bir film. İrlanda'da yaşayan bir rahip olan James, filmin açılış sahnesinde günah çıkarmaya gelen biri tarafından ölümle tehdit ediliyor. Aralarında geçen bu konuşmadan bir hafta sonra öldürüleceği fikrine kapılan rahibin, bir haftasını izliyoruz filmde. 

Adeta gerçek insanların dünyasında, sanki bir fotoğraf albümüne bakıyormuşuz gibi gezdiriyor bizi yönetmen John Michael McDonagh. İtiraf etmek gerekirse onun da izlediğim ilk filmi. 

Film boyunca çok az kişi görüyorsunuz.IMDB'nin kaynaklık ettiği bilgiye göre sadece 1…

Günaydın!

Bu 18 Mart'ın birçok yerde karşıma çıkan gündemi, açıkçası beni hem yaraladı hem düşündürdü. 

Ülke tarihinin en mühim savaşlarından, daha da önemlisi birlik-kuvvet sembollerinden, yüzlerce cana mal olmuş büyük bir zaferden söz ederken, herkesin "hiç olmazsa" yiten canlara saygı duymasını umut ediyor insan. Sonra çok geçmeden, bugün yaşadığımız yerde, yine bugün doğum günü olan, daha 19 yaşında toprağına sarınmış bir evlat düşüyor akla. 
Diyorsun ki kendi kendine, bu ülke ne geçmişine, ne ölülerine sahip çıktı. Dirilerine sahip çıkıp saygı duyması beklenebilir mi? Elbette hayır!
18 Mart Çanakkale Zaferi'nin 100. yılında, birilerinin kafasına bir şeyler dank etti. Diyorlar ki, "Atatürk'ün adını anmaya çekiniyorsunuz, böyle şey olur mu?!"
Günaydın sevgili gönül dostları, günaydın. 
Son 7 yılımı çeşit çeşit reklam ajanslarında geçirdim. Hatta bir süre marka cephesinde de silah tuttum(!).. Her milli bayramın karın ağırısıdır bu. Cumhuriyet dönemine ilişkin her ul…

Vaktiyle Ayarımızı Kaçırmayı Başarmış 7 Çelik Şarkısı

Şimdi öyle cıbıl cıbıl envai çeşit enstrümana sarılıp poz veren adam, pek çoğumuzun çocukluk, ilk gençlik yıllarının popstarı. "Yapma annem bunu kendine" demek istese de, "bırak n'aparsa yapsın" deyiveriyor diller ileri demokratik yanlarımızı sızlatarak. 

Oysa ne ilk aşkların, ne yaşanmamış aşkların, ne yaz aşklarının sızısı var şu şarkılarda! 
Hep de aşk sızısı mı var arkadaş, hep mi aşk acısı! 

Hatırlayamazsanız şarkıların isimlerine tıklayın, dinleyin. 
Benden size güzellik. 


Afedersin

O şahane introsuyla anımsayacağınız bu şarkıda Çelik, bir imkansız aşk hikayesiyle karşımıza çıkıyor. İşin gırgırı bir yana, 1995 yılında yayınlanan Benimle Kal albümü, o dönem her yeri kasıp kavururken, bizim yazlık siteyi de ihmal etmemişti tabii. Bu şarkıyı ne zaman duysam, akşam saat 6 sularında güneş batarken, nüfusu azalan havuzda buluyorum kendimi. Kafeteryadan bu şarkı yükseliyor, ben güneş kaybolduğu için ince ince titriyor, şarkıya eşlik ediyorum. Hep bu çalıyor hep!


Hercai

Reklamdan Tarkan'ı alın geri neyi kalır ki?

Bazı reklamlar var, korkarım onlar amaçlarına hizmet etmekten ziyade, reklamverenlerinin parasını yemeyi seviyor. 

Dün akşam Özgür'le oturuyoruz. Şu malum reklam başladı televizyonda. Tarkan arz-ı endam ediyor. Özgür de jingle'ın her versiyonunu biliyor, maşallah. 

"Bu reklamın hangi markaya ait olduğunu biliyor musun?" diye sordum. 

Saniye düşünmeden cevap verdi: Dyo!

Ben gülmeye başlayınca reklamın sonuna bakmak için yüzünü televizyona döndü ve şok! 

Bir önceki kampanyasına bakalım bu markanın, o da aynı jingle'a yaslanıyordu. Fahir Atakoğlu, MFÖ, Özcan Deniz, Halil Sezai, Manga filan, kim duyduysa gelmişti kampanyanın filmlerine. O zaman da durum aynıydı, herkes jingle'ı ezbere biliyordu ama o kadar. 

Hiç olmadı Tarkan'ın arkasına bi' yerine bir logo, jingle'ın bir yerine marka adı sokuştursaydınız da biliçaltımıza sızsaydınız, o kadar para yatırmışsınız.

Öte yandan bir de gerçeklere bakmak lazım. Örneğin eve ütü masası alınacaksa, bu seçimi evde ütü …

Kendinden Haber Ver!

Yaşayıp giderken insan kendini güncel tutmayı atlıyor ya, ne fena. Bazen devreleri kapatmak iyi de bu süreyi çok uzatmamakta fayda var. 

Geçtiğimiz iki - üç ay müzikle iç içe geçti. Tiyatro Sonsuz'un kabaresi Yalana Gel'in müziklerini Oğuz'la birlikte yaptıktan sonra, baktık ki biz müzik üretirken iyi hissediyoruz, bu yolda biraz devam edelim dedik. İyi solistler ve müzisyenlerle bir araya gelmeye başladık, yeni yeni şarkılar yazıyoruz.

Söz konusu üretimle ilgili gelişmeleri de ince ince Soundcloud hesabımda paylaşıyor olacağım, takipte kalırsanız mutlu edersiniz. 

Öte yandan bir proje daha var başladığım, o da bir tür yol - yeme içme günlüğü. Belli bir hedefi var. Son dönemecindeyim artık, yarın öbür gün duyururum mutlaka. 

Senden n'aber?