10.5.15

Romatizma Ağrısı Gibi: Limonata


Bazı adamlar var, ve tabii kadınlar, onları görünce sanki çok uzun yıllardır görmediğim, hatta varlığından bile sonra haberdar olduğum kardeşimi görmüş gibi hissediyorum. 

Limonata'ya da tıpkı böyle adamlarla bezeli olduğu için gittim ilk önce. 

Filmden ne beklediğimi de bilmiyordum, "bizimkiler"in yaptığı işi görmekti maksadım. Ne gülmeye şartlandım, ne hüngür şangır dökülmeye. 

Ama şöyle bir kanı yerleşiyor insanın aklına ister istemez Ali Atay ve Serkan Keskin adını yan yana görünce, "kesin deli güleceğiz!".. Bu yargının müsebbibi, iyi ki meydana gelebilmiş olan Leyla ile Mecnun şüphesiz. Gerçi oyunculara hem oyunculuk hem de etiket olarak "dev" yapışmış bu karakterlerden dolayı oyunculuklar sınırlı gibi gelse de zaman zaman, yine aynı oyuncuları güzel sahiplenmemizi sağlıyor İsmail abi ve Mecnun. O kadar ki Mecnun, Ali Atay'ı filmde hiç görmeden böyle gülümseyerek sahiplenmemizi sağlıyor, sadece işin altına imza attığı için. Sanki Mecnun'un sırtını sıvazlıyoruz oturduğumuz yerden, "yürü be" diyoruz. 

Geçmişten gelenlerimizi bir yana koyarsak, "yol filmi", "komedi" kalıplarından bilhassa kaçarak söylemek isterim ki, iyi hissettiren bir film bu. Fikrim o ki, yönetmeni de çok bir kalıba sokmak istememiş filmi, oyuncusu da. Bu kimi zaman komple bir fiyaskoyla sonuçlanabilir, ancak Limonata'da çizgide durmayı başarmış. 


Filmin açılış sahnesinde uzaklardan gelen araba, inceden bir Nuri Bilge Ceylan hissi bırakmış oldu bünyede, ki bu "şurada iki saat geniş geniş film izleyelim" psikolojisindeki seyirci için hayli yıpratıcı tahmin edersiniz, şükür ki öyle sürmedi. 

Birkaç sahiden komik, doğal komik sahne var, ki kendilerini alenen yazıp henüz filmi izlememişler için dünyayı zindan etmek istemem; o sahnelerde gülmekten gözümden yaş geldi. Fakat bu filmin derin bir sızısı var bir yerinde. Aranızda romatizma ağrısı çeken var mıdır bilmem ama çeken bilir, bir kör sızıdır. Uyutmaz, oturtmaz, kıvrandırır. Hayat akar ama o ağrı orada bir yerde durur. Tam da böyle bir sızıdır kastettiğim. Her karakterin, işte böyle bir acısı var ki, onu fark ettiğim her an, kendime bile çaktırmadan ağladığım doğrudur. 

Bir ara o kadar yükseldim ki hatta duygusal olarak, Ciguli'yi görünce bile kendimi tutamadım. Nur içinde uyusun o da. Güzel adam. 

Bir iki eleştirim yok değil, bilhassa filmin sonuna yakın bir sahne var ki, iki kişi o sahnede karşılıklı oturup konuşuyor. O kamera hareketleri, resmen midemi bulandırdı. Neden bunca hareket etmeler, bir sabit durmama arzusu? Yönetmen bize ne anlatmaya çalışıyor dediğimde kendime, ancak iki karakterin heyecanını hissettirmeye çalışıyor sonucuna vardım ki, inanın bu sonuç için çok anlamsız kastım, gerek yok. 


Bir ikinci eleştirimse şu, bazı sahneler fazla uzun. "Tamam burada bitmeli" dediğim yerde muhabbetler yeniden başladı filan.. "Tamam da, anladık" dedikçe bir daha başladı.. İşte oralarda bir isyan kopmadı değil içimden. 

Bunları görmezsek, Ertan Saban ve Serkan Keskin'in şahane oyunculukları yanında, Makedonya'daki Sepultura t-shirtlü amcasından, gözü yaşlı annesine, çingene düğününden meyhane sohbetlerine her şeyiyle, sanki her gün aynı saatte birlikte metroya bindiğimiz bir adamın hikayesini anlattı Limonata. 

İyi müzik de bedava!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yok'la'ma!