Ana içeriğe atla

Günaydın!

Bu 18 Mart'ın birçok yerde karşıma çıkan gündemi, açıkçası beni hem yaraladı hem düşündürdü. 

Ülke tarihinin en mühim savaşlarından, daha da önemlisi birlik-kuvvet sembollerinden, yüzlerce cana mal olmuş büyük bir zaferden söz ederken, herkesin "hiç olmazsa" yiten canlara saygı duymasını umut ediyor insan. Sonra çok geçmeden, bugün yaşadığımız yerde, yine bugün doğum günü olan, daha 19 yaşında toprağına sarınmış bir evlat düşüyor akla. 

Diyorsun ki kendi kendine, bu ülke ne geçmişine, ne ölülerine sahip çıktı. Dirilerine sahip çıkıp saygı duyması beklenebilir mi? Elbette hayır!

18 Mart Çanakkale Zaferi'nin 100. yılında, birilerinin kafasına bir şeyler dank etti. Diyorlar ki, "Atatürk'ün adını anmaya çekiniyorsunuz, böyle şey olur mu?!"

Günaydın sevgili gönül dostları, günaydın. 

Son 7 yılımı çeşit çeşit reklam ajanslarında geçirdim. Hatta bir süre marka cephesinde de silah tuttum(!).. Her milli bayramın karın ağırısıdır bu. Cumhuriyet dönemine ilişkin her ulusal hadise anılacakken, ciğerlere saplanan bir sızıdır bu. 

Ülkenin idarecilerinden, onların düşünüş biçiminden adeta korkan ve "hedef" olmak yerine değerlerinden eksilmeyi seçen onlarca büyük kurum, kuruluş var ki.. Aklınız durur. 

Tarih 20 Ekim'dir. Bir marka yöneticisinden şöyle bir mail alırsınız, "Facebook'ta paylaşacağımız Cumhuriyet Bayramı iletisinin görselinde sadece bayrak kullanalım. Tşk."

Ya da 20 Nisan'a denk gelen bir toplantıda: "İlanda sadece çocuklar olsun, mutlu, gülen çocuklar.. Yalnız çocukların kolu-bacağının görünmemesine de özen gösterelim olur mu? Bayrak ya da Atatürk kesinlikle istemiyoruz.."

Sanki bu ülkede bazı şeyler ağaç kovuğundan çıkmış gibi.
Sanki Mustafa Kemal, bu ülkenin şu anki idarecilerinin o koltuklarda oturmasını sağlayan düzeni temin etmemiş gibi.

Şu sektörde iş yapan, birazcık dürüst olan herkesten en az 5 tane böyle hikaye duyarsınız, bende de daha neleri var. 

Ama bulunduğunuz yapı, ona kazandırmakla yükümlü olduğunuz para, ödemek zorunda olduğunuz ev kirası yüzünden gıkınızı çıkaramazsınız. 

Karşınızdaki marka yöneticisi de durumu bilir, zaten onlarda durum "birilerinin hassas damarına dokunmamak" için kırmızı alarm seviyesindedir. Yoksa öbür ihaleler nasıl gelir, pazardaki pay nasıl yükselir.. 

Velhasıl, sizin bugün 18 Mart'ta fark ettiğiniz şey, aylar yıllardır sürüp gidiyor. 

Görüntüler, isimler siliniyor, hafızalarımıza kastedercesine. Hepimiz silineceğiz bir gün yeryüzünden, ona şüphe de yok. 

Ömrün sonunda nasıl anıldığımız mühim, dimdik duran omurgalı fikirlerimiz, haysiyetimiz.

Lakin bilin ki, şu lanet zamanda yaşıyor ve görüyoruz ki hepimiz eksildik. 
Günaydın.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…