Ana içeriğe atla

Anılar unutulur; en kötü yanları da budur.

Sinema söz konusu olduğunda iflah olmaz bir seyirciyim! Yani bu demek değil ki, günde 86 tane film izliyorum, bütün yönetmenleri tanırım, ülke sinemaları hakkında engin bilgiye ermiş, ne varsa yalayıp yutmuşumdur. Aksine. Ben tam bir seyirciyim. Filmleri izleyen ve unutanlardan. Tek yaptığım arada iyi müzik duyduklarımı, iyi senaryo gördüklerimi hafızama kaydetmek. Bir de vakit bulursam buraya. 

Söz konusu film Calvary. Yani bizde bilinen adıyla İtiraf. 2014 yapımı bir film. İrlanda'da yaşayan bir rahip olan James, filmin açılış sahnesinde günah çıkarmaya gelen biri tarafından ölümle tehdit ediliyor. Aralarında geçen bu konuşmadan bir hafta sonra öldürüleceği fikrine kapılan rahibin, bir haftasını izliyoruz filmde. 

Adeta gerçek insanların dünyasında, sanki bir fotoğraf albümüne bakıyormuşuz gibi gezdiriyor bizi yönetmen John Michael McDonagh. İtiraf etmek gerekirse onun da izlediğim ilk filmi. 

Film boyunca çok az kişi görüyorsunuz. IMDB'nin kaynaklık ettiği bilgiye göre sadece 12 kişi. Bu yan karakterlerse sayıları itibariyle oldukça ilginç. Zira 12 kişi olmalarının, 12 havariye bir gönderme olduğu hemen akla geliyor .

Her ne kadar film size az yüz vaat etse de, çok iyi bir senaryo, dolu dolu bir metin izletiyor. Bazı sahnelerde filmi durdurup az önce söyledikleri şey üzerine düşünürken buldum kendimi, yalan yok! 

"Sanat olacağım ben" havalarına girmeden, zarif dokunuşlarla, filmdeki herkesin ve rahip James'in ölüm algısını, her birimizde yerleşik bulunan ölüm kavramını derin derin düşündürüyor film. Ekşisözlük'te filan denk gelebileceğiniz o "zaman kaybı" ya da "zamanınız varsa izleyin" temalı çamur yorumlara da aldanmayın. Kafanız açıkken, açın filmi de, babalar gibi izleyin. Benden 7.5/10.

- İnsanlar niye intihar eder Peder?
- İnsanlar niye mi intihar eder? Hemen konuya giriyorsun. Bir sürü nedeni vardır herhalde. Niye bunu düşündün?
– Bilmem. İçki, depresyon belki de sevişmemektendir.
- Şık ve bakımlı bir adamsın. Bu konuda sorunun olacağı aklıma gelmezdi.
- Konuşma yeteneğim yok. Hiç olmadı.
- Bu sana intihar etme arzusu mu veriyor?
- Her şeyden daha çok sıkıyor. İster intihar olsun, ister orduya katılmak.
- Bunlar zorlayıcı seçimler.
- Katılırsan bir işi öğrenebilirsin.
- Katılmazsan da öğrenebilirsin.
- Çok daha fazla hayatı deneyimleyebilirsin.
- Savaşta çarpışarak esaslı biri olacağını mı sanıyorsun?
- Galiba orduya katılmamı desteklemiyorsunuz.
- Şöyle söyleyelim… Barış zamanında orduya katılan birinde hep doğuştan bir psikopatlık olduğunu düşündüm. Bana kalırsa insanlar orduya, adam öldürmenin nasıl olduğunu öğrenmek için katılıyor. Teşvik edilmesi gereken bir eğilim olduğunu düşünmüyorum, ya sen? 

-İsa Mesih de böyle düşünmüyordu. Ve Tanrı’nın “öldürmeyeceksin” emri sayfanın en altındaki, öldürmenin sorun olmadığı örneğini ima eden kısma nazaran önemsiz kalıyor.

/

Özür dilemek, geçmiş günahlarımın kefaretini ödemek istiyorum. Tüm günahlarımın geçmişte kaldığını düşünsem de. Aksi hâlde günah olmazlardı. Kötü düşünce olurlardı sadece. Aklının içinde dolaşıp duran.

/

- Yeterince iyi bakarsan güzelliği her yerde bulabilirsin derler.
- Bence çoğu şeyde güzelliği bulabiliyorsun. Ama her şeyde değil. Bu mantıksız olurdu.


/

Gerçekten ne zaman yaşlanırsın biliyor musun? Etrafındakiler “ölüm” kelimesini kullanmadığında.

/

- Dostum olduğunu sanmıştım.
- Dostun, henüz edinmediğin düşmanındır sadece.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…