7.12.15

Bazı iyi şeyler KÜNT diye olur!

Hayatta her daim ağzımızı burnumuzu kıran, ruhumuzu, enerjimizi emen şeyler olmuyor. Tam tersi, bazı şeyler biraz daha umutlu, daha iyimser, en azından daha tatmin olmuş hissetmemizi sağlıyor. 

İşte tam da öyle bir şey var: Künt Mecmua. Kendisini yakından tanımanız için Künt'ün kurucularından İnci'ye birkaç soru sordum. Zira Künt'ü bir İnci'den, bir Murat'tan, bir de yazarlarından-çizerlerinden dinlemek lazım.


Şimdi bu Künt nedir?
Künt, daha çok kültür-sanat ağırlıklı, aylık yayınlanan, interaktif ve ücretsiz bir Ipad dergisidir. Künt'ün sloganı "Eş sesli değil, çok sesli mecmua!". Dergide birçok yazarın çeşitli konularda yazılarıyla (deneme, şiir, hikaye; ayrıca müzik, moda, sinema, mekan, sosyal medya, seyahat yazıları vs.) birlikte ulusal ve uluslararası birçok çizer-fotoğrafçı-ressamın işleri de yazılarla eşleşmeli olarak yer almakta. Künt, kendini kültür-sanat ve edebiyat dergilerinin toplumdan izole ve eğlenceden uzak elitliğinden kurtarma derdinde.



 İllustrasyon: Mehmet Süleyman Sağlam

İnci kimdir, Murat kimdir? Künt nereden çıktı!?
İnci, yıllarca ulusal ve uluslararası markalar için reklam yazarlığı yapmış bir yazardır. Murat ise disiplinler arası çalışan bir sanat yönetmenidir. Zamanın birinde, bu iki genç ajansın birinde tanışırlar. Ortak noktaları çok yönlü olmak, çay sevmek ve reklam sektöründen nefret etmektir. Birlikte bir tasarım ofisi olan Halt Studio'yu kurarlar ve ilk icraat olarak da Künt'le ele, dile ve de takipçiye gelirler.

Kimler burada yazar, çizer, neler hakkında konuşulur?

Çok sesliliğin hakkını verecek ve derdini ifade edebilecek herkes burada yazar, çizer. Dileyen online oyunlardan bahseder dileyen hormonlarından dileyen ufuklarda beliren distopyalardan dileyen de dipsiz monologlarından ve hatta dileyen masallardan...
Nerelerde bulunur, nerelerde bulunsun diye uğraşılır?

Şu an sadece Ipad uyumlu olarak App Store'da ve ücretsiz. Iphone için çalışmalara başladık. Sonrasında tüm mobil cihazlarla uyumlu hale getireceğiz elbette. Basılı olarak da ulaşılabilir olmak isteriz ama daha gidecek yolumuz var. Ayrıca sosyal medya hesaplarımızdan da haberlerin bir kısmına ve efsane GIF'lerimize dileyen ulaşabilir.
Kendini 5 yıl sonra nerede görür?


Künt bildiğimiz dergi formatından uzak, çok daha esnek bir yapısı var. İnteraktif dergi olmanın nimetlerinden faydalanarak yola çıkılsa da bu su durmaz, akar gider. Umarız gittiği yere de güzel şeyler götürür. Teknolojinin 5 yıl, hatta bırak 5 yılı 1 yıl sonra bile nerede olacağını bilemediğimizden bu soruya cevap vermek imkansız ama biz üreten insanlara ilham vermek, etiketlerin çatur çutur harcandığı bir garip çağda çok sesliliğin güzelliğini göstermek, tematik bir yayın olmaktan olabildiğince uzak durmak isteriz.

Künt'e nasıl ulaşılır?
Derginin Facebook sayfasına şuradan ulaşılabilirsiniz. Bu sayfada tanıtım filmimizi de göreceksiniz. Ayrıca indirmek isterseniz şuradan, web sitesi ise buradan.

Şimdi iPad'lere abanıyoruz.
İyi şeylere bakmak için.
İyi insanlar görmek için.
Biraz daha bakmak, biraz daha görmek için.

2.11.15

Çık!

En fenası kararsızlık, basiretsizlik sonra.. 
Bir yola girmek şart, önce bir gir. 
Ya yol olursun, ya yel. 
-yeter ki yola çık..-

23.5.15

Bazı Şarkılar: Yeniden Doğdum

Daha önce bazı haberler vereceğimden söz etmiştim. Bilenleriniz vardır. 
İşler her zaman planlandığı gibi gidemeyebiliyor. İşte böyle beklenmedik durumlardan dolayı, bizdeki haberler de bir süre ertelenmek zorunda kaldı. 

Bu demek değil ki üzerinde çalışılmıyor, çalışıyoruz tabii ki. Hatta daha ince ince, daha özenle. Bakalım ilerleyen günlerde nasıl çıkacak bu hallerin kokusu..

O durumlar bir yanda yürüyedursun, Oğuz'la biz müzik yapmaya devam ediyoruz. Çünkü yazdıkça, besteledikçe, söyledikçe iyi hissediyoruz. Daha fazlasını da yapıyoruz da işte dediğim gibi ancak bu kadar renk verebiliyoruz şimdi :) 

Bir de şöyle bir rengimiz var. 

Bazı şarkılarımızı evde kaydediyoruz, bazılarını düzenleme masasına yatırıyoruz. Bir iki tanesini de artık hem ham halleri hem de biraz soslanmışlarıyla sizinle paylaşmak istiyoruz. 

Şarkı, Yeniden Doğdum.
Tanınıp bilindiği yerler var, artık size de misafir. 
"Bayaa bayaa" demosu. 
Kaçan, kayan sesler için affınıza kaçıştım. 

Sözler benim, müzik Oğuz'la benim. 

Yorumlamaktan, paylaşmaktan çekinmeyin. :)

Twitter'dan Nağmeler vol. 18



Beni unutma dememiştir ama unutmazsın.


/


Ne kavuşmalar, ne ayrılıklar adil.

/

Hayatta zeytinden daha güzel az şey var.

/

Sayfaların köşelerini boşa bükmeyin. İnsan kaldığı yeri unutmaz.

/

Sevdiğinin saçının beyazlayan her telini fark ederek yaşamak.. Bunu yapabiliyorsan dünya cennet.

/

Güzel çocuklardık ama oyun bilmiyorduk.

/

Toplamda 38 ülkeyi birden delirtmeye yetecek hadiseye maruz kalıyoruz, el kadar kara parçasında.

/

Herkes unutuyor. En az bir nefeste bir şeyler. Sonrası aramak.

/

İlkokuldayken ben, karlı günlerde okullar tatil edilmezse babam gelirdi odama uyumadan önce. Usulca "Boşver gitme" derdi. Ne güzeldi!

/

Güzel insanları üzmekten hiç yorulmadınız.

/

Su seni bulur. Çünkü en çok sana yakındır. Akar, çağlar, durulur, kurur.. Sen gibi.

/

Hiç yara almadan geçemezsin.

22.5.15

Bu aralar kulağımdaki kimseler: Gizli Özne

Aveamüzik marifetiyleydi sanırım, geçtiğimiz günlerde rötarlı bir tanışma yaşadım. Yeni çıkan albümleri her hafta mutlaka elden geçiriyorum Aveamüzik'te, bu defa da bir gruba rastladım. Benim için yeni olmaları bir yana, hayli zamandır izleyicisi, dinleyicisi, seveni varmış onların. Şaşmadım. Gizli Özne'den söz ediyorum. 

Aklımdaki Kimseler'le aklımı çelmiş olsalar da, albüm baştan sona "dinlemelik" olmuş. Bilhassa yaz gelmişken, tatil yollarında, sakin sakin giderken biraz sesi yükseltip dinlemelik. 

Bir de geçenlerde ben Gizli Özne'nin albümünü, Yalancı Şair'i, belki biraz haddimi de aşarak Yüksek Sadakat'in ilk albümlerine benzettim. O her şarkının, her vokalin, düzenlemenin birbirinden şahane olduğu albüme. Aynı tadı aldım, devamı gelsin. 

11 şarkıdan oluşan albümün bana göre en şahaneleri ise: Gelmesin,  Kör Kuyu, Sizden Biri.

İlk klibin sahibi ise Aklımdaki Kimseler oldu. 

Bence takip etmeye değer adamlar, iyi hissettirdikleri kesin.


10.5.15

Romatizma Ağrısı Gibi: Limonata


Bazı adamlar var, ve tabii kadınlar, onları görünce sanki çok uzun yıllardır görmediğim, hatta varlığından bile sonra haberdar olduğum kardeşimi görmüş gibi hissediyorum. 

Limonata'ya da tıpkı böyle adamlarla bezeli olduğu için gittim ilk önce. 

Filmden ne beklediğimi de bilmiyordum, "bizimkiler"in yaptığı işi görmekti maksadım. Ne gülmeye şartlandım, ne hüngür şangır dökülmeye. 

Ama şöyle bir kanı yerleşiyor insanın aklına ister istemez Ali Atay ve Serkan Keskin adını yan yana görünce, "kesin deli güleceğiz!".. Bu yargının müsebbibi, iyi ki meydana gelebilmiş olan Leyla ile Mecnun şüphesiz. Gerçi oyunculara hem oyunculuk hem de etiket olarak "dev" yapışmış bu karakterlerden dolayı oyunculuklar sınırlı gibi gelse de zaman zaman, yine aynı oyuncuları güzel sahiplenmemizi sağlıyor İsmail abi ve Mecnun. O kadar ki Mecnun, Ali Atay'ı filmde hiç görmeden böyle gülümseyerek sahiplenmemizi sağlıyor, sadece işin altına imza attığı için. Sanki Mecnun'un sırtını sıvazlıyoruz oturduğumuz yerden, "yürü be" diyoruz. 

Geçmişten gelenlerimizi bir yana koyarsak, "yol filmi", "komedi" kalıplarından bilhassa kaçarak söylemek isterim ki, iyi hissettiren bir film bu. Fikrim o ki, yönetmeni de çok bir kalıba sokmak istememiş filmi, oyuncusu da. Bu kimi zaman komple bir fiyaskoyla sonuçlanabilir, ancak Limonata'da çizgide durmayı başarmış. 


Filmin açılış sahnesinde uzaklardan gelen araba, inceden bir Nuri Bilge Ceylan hissi bırakmış oldu bünyede, ki bu "şurada iki saat geniş geniş film izleyelim" psikolojisindeki seyirci için hayli yıpratıcı tahmin edersiniz, şükür ki öyle sürmedi. 

Birkaç sahiden komik, doğal komik sahne var, ki kendilerini alenen yazıp henüz filmi izlememişler için dünyayı zindan etmek istemem; o sahnelerde gülmekten gözümden yaş geldi. Fakat bu filmin derin bir sızısı var bir yerinde. Aranızda romatizma ağrısı çeken var mıdır bilmem ama çeken bilir, bir kör sızıdır. Uyutmaz, oturtmaz, kıvrandırır. Hayat akar ama o ağrı orada bir yerde durur. Tam da böyle bir sızıdır kastettiğim. Her karakterin, işte böyle bir acısı var ki, onu fark ettiğim her an, kendime bile çaktırmadan ağladığım doğrudur. 

Bir ara o kadar yükseldim ki hatta duygusal olarak, Ciguli'yi görünce bile kendimi tutamadım. Nur içinde uyusun o da. Güzel adam. 

Bir iki eleştirim yok değil, bilhassa filmin sonuna yakın bir sahne var ki, iki kişi o sahnede karşılıklı oturup konuşuyor. O kamera hareketleri, resmen midemi bulandırdı. Neden bunca hareket etmeler, bir sabit durmama arzusu? Yönetmen bize ne anlatmaya çalışıyor dediğimde kendime, ancak iki karakterin heyecanını hissettirmeye çalışıyor sonucuna vardım ki, inanın bu sonuç için çok anlamsız kastım, gerek yok. 


Bir ikinci eleştirimse şu, bazı sahneler fazla uzun. "Tamam burada bitmeli" dediğim yerde muhabbetler yeniden başladı filan.. "Tamam da, anladık" dedikçe bir daha başladı.. İşte oralarda bir isyan kopmadı değil içimden. 

Bunları görmezsek, Ertan Saban ve Serkan Keskin'in şahane oyunculukları yanında, Makedonya'daki Sepultura t-shirtlü amcasından, gözü yaşlı annesine, çingene düğününden meyhane sohbetlerine her şeyiyle, sanki her gün aynı saatte birlikte metroya bindiğimiz bir adamın hikayesini anlattı Limonata. 

İyi müzik de bedava!

8.4.15

Periscope'uyoruz!


Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter hesabınızla anında kulübe katılıyorsunuz. Gerçek zamanlı bir ana akış var, o akışta takip etmediğiniz insanların da videolarını izleyebiliyorsunuz. Türlü çeşit "enteresan" başlıkla videolar bir bir önünüzde akıp gidiyor. Videoları izlerken, ekranı sağa kaydırarak yayın yapan kullanıcının profilini inceleyip takip edebiliyorsunuz.  

Öte yandan kullanıcılara, canlı yayını izlerken bir "chat" kutusu sayesinde yazabiliyor, birkaç saniye sonra sorularınıza yanıt, yorumlarınıza karşı yorum almanın doruklarında dolaşabiliyorsunuz. 

Kalp'leri de unutmamak lazım. Bunlar bildiğimiz "like"ın Periscope versiyonu. Videoyu izlerken ekrana dokunduğunuzda kalpler beliriyor. Bu kalpler, kullanıcıların ne kadar "beğenilen" yayınlar yaptığına ilişkin bir veri olarak tutuluyor ve profil sayfalarında görülebiliyor. 




Hayır yani ne ki bu?

Ben uygulamayı ilk gördüğümde "Allah'ım yeni bir Omegle, yeni bir Chatroulette daha!" diye dehşete düştüm. Eli penisinde bekleşen abilerden demetler göreceğim ürküsüyle de olsa, gözümü karartıp uygulamada dolaşmaya başladım. 

Bu hikaye tahmin ettiğimizden, "yaaa ne kadar tatlı şu an Roma sokaklarındayız" romantikliğinden daha fazlası. 

Periscope, bugüne kadar bize Facebook, Twitter ve Youtube'un sunduğundan bir tık fazlasını sunuyor. Hepimizi etli kanlı birer "medya"ya dönüştürmenin son örneği olup çıkıveriyor. 

Kendi televizyon kanalımızı, kendi radyo istasyonumuzu, neredeyse sıfır maliyetle inşa etmemize olanak tanıyor. Hem de öyle çok ciddi bir ekipmana gereksinim duymadan. Hepimizin cebinde salınan cihazları kullanarak, tüm dünyaya, gerçek zamanlı seslenebilmemizi sağlıyor.Ki insanın kafası patlayacak gibi oluyor, bu fikri düşündükçe. Sanırım bu his tam olarak yıllar önce "televizyonun halka karıştığı ilk zamanlar"a karşılık geliyor; öyle bir coşku, öyle bir "gelişiyoruz işte lan" hissiyatı. 

Ha, o teşhirci abilerden ablalardan yok mu, illa ki var. Ama sayıca az oldukları kanaatindeyim şu ara. Ancak inkar edilemez bir Türk kullanıcı çirkinliği yok değil. Her yayın yapan hatuna gidip "meme" yazan, yazarken de titreyerek boşalan abiler dolaşıyor ortalıkta. Sevimsiz tabii. 

Markalar için gösterme vakti.

Bireysel kullanıcıların yanında Periscope bence markalar ve etkinlikler için de şahane bir araç olacak yakın zamanda. Özgün içeriğin Dolar'la yarıştığı günümüzde, ilgi çekici ve ses getirecek işler için ajanslar kafa patlatmaya başlamıştır şimdiden. Şuurlu ve eğlenceli projelerle siz de gözümüzü gönlümüzü açın please.

Benim de projelerim var birkaç marka için bu arada, çalışmaya başladım. Yakında kapınızı çalabilirim. :)

Sözün özü, tepeden inen her şeyden fenalık geldi! Tabandan yükselmeyen yöneticilerden, dayatılan yayınlardan, inanmadığımız dizilerden, kör ve sağırların birbirini ağırlamasından hepimizin yıldığı şu zamanda, medyanın "tek ağız" ezberine bir karşı duruş olarak algılamayı seçtim ben Periscope'u. 

Şimdilik sadece gözlemcisi olsam da, Periscope'un yayılıp amacına hizmet eder vaziyette gelişmesini dört gözle bekliyorum. Siz uygulamayı indirdiniz mi?

2.4.15

Müzikli Haberler 1 Mayıs'ta!


Her şey karanlığa dönüşürken inadına iyi, inadına aydınlık kalmaya çalışırken, bizi- beni bu sıra müzik ayakta tutuyor. Bu sıra yepyeni bir projenin arifesi. 

Tiyatro Sonsuz ekibi sayesinde buluştuğum Oğuz Küçükel ile birlikte yaklaşık 8 aydır müzik yapıyoruz, şarkılar yazıyor, şarkılar söylüyor, besteliyoruz. Şimdi bir sonraki faza geçtik, birlikte kendimiz için sahne almak. 

Kendi şarkılarımızı ve oluşturduğumuz repertuarı yanımıza aldık, bir grup oluşturduk. 

Adını, cismini duyurmak, şarkılarımızı birlikte söylemek için müsaitseniz, 
1 Mayıs'ta sizdeyiz. 

30.3.15

Müziğin Pazartesi rengi: Mavi


Mavi'yi bilirsiniz. Kendisini, birbirinden şık kliplerinden, dupduru sesinden hatırlarsınız unuttuysanız da. Dün akşam kendisi, Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde, onu izlemeye gelenlere sıcak şarap tadında bir konser verdi.

Bazı sesler var, onlar sadece kendilerine benziyor. Kimse gibi olmaya çalışmıyorlar, benzemeyi deneseler dahi, özgünlüklerinden eksilmiyorlar. Bu hatun öyle bir hatun. Zaten bir masanın diğer tarafında otururken ya da beyaz camın arkasından bunu dibine kadar hissettiriyor. Sahnedeki elektriği bambaşkaymış, gittik gördük. 

Kendi imzasını taşıyan şarkılarını, her hecesine dokuna dokuna söylüyor. İlk defa bile dinlesen onun bestelerini, ne dediğini anlıyor, şarkının dünyasına süzülüyorsun. Ayrıca özenle seçtiği, başkalarından bildiğimiz şarkılar da söylüyor. Ki bunlardan bir tanesi Sezen Aksu'nun Kış Masalı ki Fas'ta Gökhan Özdemir'in çektiği bir klibi de var şarkının, enfes. Bambaşka bir doku katmış şarkıya. Yazının sonunda o da.

Bir de gecenin sürprizi, İzel'in sanki yüzyıllardır dinlemediğim bir şarkısı olan Emanet. "Ama bizde bir şeyler bitti, böyle bitmesi gerek miydi?" diyen ve yıllardır hiç bozulmadan aynı yerinde, ezbere duran o şarkıyı ne şahane de söyledi! Aklına sağlık, repertuara bu şarkıyı alan zevkine sağlık! 

Hatunu bir daha sahnede yakalarsanız, mutlaka dinleyin, izleyin. Bir arkadaşa bakıp onda kalmış gibi hissedeceksiniz, söz.

26.3.15

Anılar unutulur; en kötü yanları da budur.

Sinema söz konusu olduğunda iflah olmaz bir seyirciyim! Yani bu demek değil ki, günde 86 tane film izliyorum, bütün yönetmenleri tanırım, ülke sinemaları hakkında engin bilgiye ermiş, ne varsa yalayıp yutmuşumdur. Aksine. Ben tam bir seyirciyim. Filmleri izleyen ve unutanlardan. Tek yaptığım arada iyi müzik duyduklarımı, iyi senaryo gördüklerimi hafızama kaydetmek. Bir de vakit bulursam buraya. 

Söz konusu film Calvary. Yani bizde bilinen adıyla İtiraf. 2014 yapımı bir film. İrlanda'da yaşayan bir rahip olan James, filmin açılış sahnesinde günah çıkarmaya gelen biri tarafından ölümle tehdit ediliyor. Aralarında geçen bu konuşmadan bir hafta sonra öldürüleceği fikrine kapılan rahibin, bir haftasını izliyoruz filmde. 

Adeta gerçek insanların dünyasında, sanki bir fotoğraf albümüne bakıyormuşuz gibi gezdiriyor bizi yönetmen John Michael McDonagh. İtiraf etmek gerekirse onun da izlediğim ilk filmi. 

Film boyunca çok az kişi görüyorsunuz. IMDB'nin kaynaklık ettiği bilgiye göre sadece 12 kişi. Bu yan karakterlerse sayıları itibariyle oldukça ilginç. Zira 12 kişi olmalarının, 12 havariye bir gönderme olduğu hemen akla geliyor .

Her ne kadar film size az yüz vaat etse de, çok iyi bir senaryo, dolu dolu bir metin izletiyor. Bazı sahnelerde filmi durdurup az önce söyledikleri şey üzerine düşünürken buldum kendimi, yalan yok! 

"Sanat olacağım ben" havalarına girmeden, zarif dokunuşlarla, filmdeki herkesin ve rahip James'in ölüm algısını, her birimizde yerleşik bulunan ölüm kavramını derin derin düşündürüyor film. Ekşisözlük'te filan denk gelebileceğiniz o "zaman kaybı" ya da "zamanınız varsa izleyin" temalı çamur yorumlara da aldanmayın. Kafanız açıkken, açın filmi de, babalar gibi izleyin. Benden 7.5/10.

- İnsanlar niye intihar eder Peder?
- İnsanlar niye mi intihar eder? Hemen konuya giriyorsun. Bir sürü nedeni vardır herhalde. Niye bunu düşündün?
– Bilmem. İçki, depresyon belki de sevişmemektendir.
- Şık ve bakımlı bir adamsın. Bu konuda sorunun olacağı aklıma gelmezdi.
- Konuşma yeteneğim yok. Hiç olmadı.
- Bu sana intihar etme arzusu mu veriyor?
- Her şeyden daha çok sıkıyor. İster intihar olsun, ister orduya katılmak.
- Bunlar zorlayıcı seçimler.
- Katılırsan bir işi öğrenebilirsin.
- Katılmazsan da öğrenebilirsin.
- Çok daha fazla hayatı deneyimleyebilirsin.
- Savaşta çarpışarak esaslı biri olacağını mı sanıyorsun?
- Galiba orduya katılmamı desteklemiyorsunuz.
- Şöyle söyleyelim… Barış zamanında orduya katılan birinde hep doğuştan bir psikopatlık olduğunu düşündüm. Bana kalırsa insanlar orduya, adam öldürmenin nasıl olduğunu öğrenmek için katılıyor. Teşvik edilmesi gereken bir eğilim olduğunu düşünmüyorum, ya sen? 

-İsa Mesih de böyle düşünmüyordu. Ve Tanrı’nın “öldürmeyeceksin” emri sayfanın en altındaki, öldürmenin sorun olmadığı örneğini ima eden kısma nazaran önemsiz kalıyor.

/

Özür dilemek, geçmiş günahlarımın kefaretini ödemek istiyorum. Tüm günahlarımın geçmişte kaldığını düşünsem de. Aksi hâlde günah olmazlardı. Kötü düşünce olurlardı sadece. Aklının içinde dolaşıp duran.

/

- Yeterince iyi bakarsan güzelliği her yerde bulabilirsin derler.
- Bence çoğu şeyde güzelliği bulabiliyorsun. Ama her şeyde değil. Bu mantıksız olurdu.


/

Gerçekten ne zaman yaşlanırsın biliyor musun? Etrafındakiler “ölüm” kelimesini kullanmadığında.

/

- Dostum olduğunu sanmıştım.
- Dostun, henüz edinmediğin düşmanındır sadece.

18.3.15

Günaydın!

Bu 18 Mart'ın birçok yerde karşıma çıkan gündemi, açıkçası beni hem yaraladı hem düşündürdü. 

Ülke tarihinin en mühim savaşlarından, daha da önemlisi birlik-kuvvet sembollerinden, yüzlerce cana mal olmuş büyük bir zaferden söz ederken, herkesin "hiç olmazsa" yiten canlara saygı duymasını umut ediyor insan. Sonra çok geçmeden, bugün yaşadığımız yerde, yine bugün doğum günü olan, daha 19 yaşında toprağına sarınmış bir evlat düşüyor akla. 

Diyorsun ki kendi kendine, bu ülke ne geçmişine, ne ölülerine sahip çıktı. Dirilerine sahip çıkıp saygı duyması beklenebilir mi? Elbette hayır!

18 Mart Çanakkale Zaferi'nin 100. yılında, birilerinin kafasına bir şeyler dank etti. Diyorlar ki, "Atatürk'ün adını anmaya çekiniyorsunuz, böyle şey olur mu?!"

Günaydın sevgili gönül dostları, günaydın. 

Son 7 yılımı çeşit çeşit reklam ajanslarında geçirdim. Hatta bir süre marka cephesinde de silah tuttum(!).. Her milli bayramın karın ağırısıdır bu. Cumhuriyet dönemine ilişkin her ulusal hadise anılacakken, ciğerlere saplanan bir sızıdır bu. 

Ülkenin idarecilerinden, onların düşünüş biçiminden adeta korkan ve "hedef" olmak yerine değerlerinden eksilmeyi seçen onlarca büyük kurum, kuruluş var ki.. Aklınız durur. 

Tarih 20 Ekim'dir. Bir marka yöneticisinden şöyle bir mail alırsınız, "Facebook'ta paylaşacağımız Cumhuriyet Bayramı iletisinin görselinde sadece bayrak kullanalım. Tşk."

Ya da 20 Nisan'a denk gelen bir toplantıda: "İlanda sadece çocuklar olsun, mutlu, gülen çocuklar.. Yalnız çocukların kolu-bacağının görünmemesine de özen gösterelim olur mu? Bayrak ya da Atatürk kesinlikle istemiyoruz.."

Sanki bu ülkede bazı şeyler ağaç kovuğundan çıkmış gibi.
Sanki Mustafa Kemal, bu ülkenin şu anki idarecilerinin o koltuklarda oturmasını sağlayan düzeni temin etmemiş gibi.

Şu sektörde iş yapan, birazcık dürüst olan herkesten en az 5 tane böyle hikaye duyarsınız, bende de daha neleri var. 

Ama bulunduğunuz yapı, ona kazandırmakla yükümlü olduğunuz para, ödemek zorunda olduğunuz ev kirası yüzünden gıkınızı çıkaramazsınız. 

Karşınızdaki marka yöneticisi de durumu bilir, zaten onlarda durum "birilerinin hassas damarına dokunmamak" için kırmızı alarm seviyesindedir. Yoksa öbür ihaleler nasıl gelir, pazardaki pay nasıl yükselir.. 

Velhasıl, sizin bugün 18 Mart'ta fark ettiğiniz şey, aylar yıllardır sürüp gidiyor. 

Görüntüler, isimler siliniyor, hafızalarımıza kastedercesine. Hepimiz silineceğiz bir gün yeryüzünden, ona şüphe de yok. 

Ömrün sonunda nasıl anıldığımız mühim, dimdik duran omurgalı fikirlerimiz, haysiyetimiz.

Lakin bilin ki, şu lanet zamanda yaşıyor ve görüyoruz ki hepimiz eksildik. 
Günaydın.

17.3.15

Vaktiyle Ayarımızı Kaçırmayı Başarmış 7 Çelik Şarkısı


Şimdi öyle cıbıl cıbıl envai çeşit enstrümana sarılıp poz veren adam, pek çoğumuzun çocukluk, ilk gençlik yıllarının popstarı. "Yapma annem bunu kendine" demek istese de, "bırak n'aparsa yapsın" deyiveriyor diller ileri demokratik yanlarımızı sızlatarak

Oysa ne ilk aşkların, ne yaşanmamış aşkların, ne yaz aşklarının sızısı var şu şarkılarda! 
Hep de aşk sızısı mı var arkadaş, hep mi aşk acısı! 

Hatırlayamazsanız şarkıların isimlerine tıklayın, dinleyin. 
Benden size güzellik. 


Afedersin

O şahane introsuyla anımsayacağınız bu şarkıda Çelik, bir imkansız aşk hikayesiyle karşımıza çıkıyor. İşin gırgırı bir yana, 1995 yılında yayınlanan Benimle Kal albümü, o dönem her yeri kasıp kavururken, bizim yazlık siteyi de ihmal etmemişti tabii. Bu şarkıyı ne zaman duysam, akşam saat 6 sularında güneş batarken, nüfusu azalan havuzda buluyorum kendimi. Kafeteryadan bu şarkı yükseliyor, ben güneş kaybolduğu için ince ince titriyor, şarkıya eşlik ediyorum. Hep bu çalıyor hep!


Hercai

Bir pop yıldızının efkarlı hayatından kesitler sunan klibiyle hafızalara kazınan şarkı, sokaktan çevireceğimiz 10 kişiden en az 5'i tarafından hala ve ısrarla ezbere söylenebilir. Şarkının klibinde dönemin en popüler alışveriş merkezi Akmerkez ve ilerleyen yıllarda başka bir popçunun gerçek eşi olacak Tuğba Altıntop da karşınıza çıkabilir, dikkat. 


Dilberim

Arabesk damarı kuvvetli bir Çelik şarkısı daha. Afedersin ve Hercai'nin de olduğu Benimle Kal albümünden bu şarkı, ki albümde neredeyse her şarkı ayrı hit! Bu şarkı sayesinde nice genç kızımız, aşkına Dilberim diye seslendi, sızlandı zamanında. Bir küçük travma hepimizin hayatında. 


Bu Şehirde

Sene '96. Yaman Sevda diyen Çelik, onun yanına, rock soslu bir iş sıkıştırmış ki düzenleme şahanesidir gözümde hala. Çelik'in kanımca kalması gereken sulardan biriyken, çabucak çıktığı bir tarza mensup şu şarkı. Yazıktır. Her klibinde olduğu gibi, bu klipte de Çelik konser görüntülerini bol bol kullanır, bayar.


Veda Etmem

Şahane slow! Sevgiliye "anam babam iki gözüm her şeyimsin" diyen şarkı, yürek dağlar. Sene 1998, klipte fönlü Çelik ve Doğa Bekleriz; hani şu, kulaklarını Japon yapıştırıcısıyla yapıştıran manken. Böyle gereksiz detayları silemediğimiz hafızalar bizi öldürecek! Her hasretin bir vuslatı var ulan. 


Sevdan Gözümün Bebeği

Denizler altında, televizyonda Çelik'i izleyen denizkızı hanım kızımızı izlediğimiz enfes kliple dimağlara kazınan muhteşem Çelik şarkısı. Hem yerli hem dibine kadar pop. Üstüne bir de ilan-ı aşklar filan havada uçuşuyor. Daha n'olsun! Allah'tan belamızı mı istiyoruz acaba?!


Kızımız Olacaktı

Her ne kadar İzel'den dinlemeye alışkın olsak da biz bunu, kapı gibi Çelik şarkısı işte. Kendisi de söyledi sonradan sonradan. Doğacak çocuğumuzun ismine dahi karar verdiğimiz yerde direkten dönen aşklarımızın üzerine, buzlu rakı niyetine. 




4.3.15

Reklamdan Tarkan'ı alın geri neyi kalır ki?


Bazı reklamlar var, korkarım onlar amaçlarına hizmet etmekten ziyade, reklamverenlerinin parasını yemeyi seviyor. 

Dün akşam Özgür'le oturuyoruz. Şu malum reklam başladı televizyonda. Tarkan arz-ı endam ediyor. Özgür de jingle'ın her versiyonunu biliyor, maşallah. 

"Bu reklamın hangi markaya ait olduğunu biliyor musun?" diye sordum. 

Saniye düşünmeden cevap verdi: Dyo!

Ben gülmeye başlayınca reklamın sonuna bakmak için yüzünü televizyona döndü ve şok! 

Bir önceki kampanyasına bakalım bu markanın, o da aynı jingle'a yaslanıyordu. Fahir Atakoğlu, MFÖ, Özcan Deniz, Halil Sezai, Manga filan, kim duyduysa gelmişti kampanyanın filmlerine. O zaman da durum aynıydı, herkes jingle'ı ezbere biliyordu ama o kadar. 

Hiç olmadı Tarkan'ın arkasına bi' yerine bir logo, jingle'ın bir yerine marka adı sokuştursaydınız da biliçaltımıza sızsaydınız, o kadar para yatırmışsınız.

Öte yandan bir de gerçeklere bakmak lazım. Örneğin eve ütü masası alınacaksa, bu seçimi evde ütü yapan kişi, olasılıkla evin kadını yapar. Olur da evi boyatacaksanız, bu noktada renk seçimini genelde evin halkı, boya markası seçimini ise evi boyayacak usta yapar. Ustaların bu yıl Tarkan'dan ne kadar etkileneceklerini ayrıca merak ediyor, yıl sonunda Filli Boya'nın rakipleri arasındaki yerini görmeyi dört gözle bekliyorum. 

Konuyla ilişkili - ilişkisiz not: Bu yılki kampanyanın lansmanı öncesi, Filli Boya'nın Özgecan'ın öldürülmesine istinaden binasını siyah örtülerle kapatıp tepki reklamları yayınlamasını da manidar buluyorum ayrıca. Belirtmek gerek, hemen ardından Tarkan'lı filmlerin lansmanı olmasa, toplumda farkındalık yaratmak adına yaptıklarını şık bulabilirdim belki ama, zamanlama şahaneleri nedeniyle dev puan kaybettiler bana göre. Şükür ki kimse markalarını pek bilmiyor!

3.3.15

Kendinden Haber Ver!

Yaşayıp giderken insan kendini güncel tutmayı atlıyor ya, ne fena. Bazen devreleri kapatmak iyi de bu süreyi çok uzatmamakta fayda var. 

Geçtiğimiz iki - üç ay müzikle iç içe geçti. Tiyatro Sonsuz'un kabaresi Yalana Gel'in müziklerini Oğuz'la birlikte yaptıktan sonra, baktık ki biz müzik üretirken iyi hissediyoruz, bu yolda biraz devam edelim dedik. İyi solistler ve müzisyenlerle bir araya gelmeye başladık, yeni yeni şarkılar yazıyoruz.

Söz konusu üretimle ilgili gelişmeleri de ince ince Soundcloud hesabımda paylaşıyor olacağım, takipte kalırsanız mutlu edersiniz. 

Öte yandan bir proje daha var başladığım, o da bir tür yol - yeme içme günlüğü. Belli bir hedefi var. Son dönemecindeyim artık, yarın öbür gün duyururum mutlaka. 

Senden n'aber?

yok'la'ma!