Ana içeriğe atla

"Günde 4 defa istifa ediyorum!"


Dün Twitter hesabım üzerinden bir soru sordum: İşinizi, sektörünüzü değiştirmeyi ne sıklıkla aklınızdan geçiriyorsunuz? dedim. Aldığım yanıtların tamamı "neredeyse her gün" diyordu. 

Sahi, bu kadar ihtiyacımız var mı bu değişime?

Ben, benim çevremdeki birçok insan İstanbul'da yaşıyor. Şehir artık öyle bir hale geldi ki, güneşli bir günde, sabah uyanıp evden sadece yürümek için bile çıksanız, dönüşte dayak yemişsiniz gibi hissediyorsunuz. Kalabalığı, gürültüsü, insanının pürüzlüsü, bu şehirde yaşamayı zor kılıyor.

Bir de bunun üzerine evden işe gidebilmek meselesi, trafiği, metrobüsü, plazasının gelmek - durmak bilmeyen asansörü eklenince, mesai daha başlamadan sıkıntısını gönderiyor. 

Hadi şehir stresi insanın ayarlarını bozuyor da ofisler, işler güçler tek başına bozmuyor mu? Bozmaz olur mu! Aldığım yanıtlardan çoğu, İstanbul'un bu fenalık getiren hallerinden yakınmaktan çok işin kendisinden bunalmaktan söz ediyordu. 

Bize bir şeyler yaptılar...

Sınavlarla filan, bizim hangi işten anladığımızı bulmaya çalıştılar. Bulduklarını sandılar, okullara yerleştirdiler. Belki de sahiden hiçbir zaman arzulamadığımız kariyeri yakalamak için türlü çeşit uzak meseleye hakim olduk. Amacımız bu muydu? Hayır! 

Yola devam ettik. Ait olmadığımız okullar bitti, biz de başlamadan biter gibi olduk. İşler denedik, okuduğumuz, bulaştığımız, öğrendiğimiz, dağıttığımız işler oldu; ait olmadığımız işler... En nihayet öyle böyle birinde tutunduk. Tüm bu "mecburiyetler" arasında tabii ki mutsuzduk. Çünkü ait hissetmiyorduk. 

Kendi tasalarımız yetmezmiş gibi, bir de üzerine insanların, işlerin açmazları eklendi. 

Bitmeyen toplantılar, yok yere yapılan yokuşlar, departmanlar arası çekişmeler... Kendimizi huzurdan yoksun bir yere koyduk. Günümüzün en ayık zamanlarında istemediğimiz bir işi, istemediğimiz bir yerde, istemediğimiz insanlarla yaparken bulduk kendimizi. En azından dün sorduğum soruya aldığım yanıtlar bana bunu gösterdi. 

Sahi, o kadar mutsuz musunuz?
Mutsuz muyuz?

Başlık için Melike'ye teşekkürler!

Yorumlar

  1. Ben çocukluktan itibaren resim yapmaya meraklıydım. İyiydi de resmim. Öyle ki, millet lisede bilgisayar, Almanca, Fransızca filan seçerken kredili sistemde ben gidip iki dönem resim seçtim. Desen çalışması, endüstriyel tasarım, heykel filan yaptım, yaptık. Bir avuç deli... Lise ikiye geçtiğimde dal seçmem lazımdı. Dersleri iyi her çocuk gibi, o zamanlar adı konmamış "mahalle baskısı" beni sayısalcı yaptı. Oysa ki resim kadar dile de kabiliyetim vardı, ezberim kuvvetli olduğu için tarih, coğrafyam da iyiydi. Ama MF'ci oldum. Bir de o dönem işletme okumak modaydı. "Neyse" dedim "Resmim iyi, sayısaldan mimarlığa filan yürürüm". Nereye yürüyorsun, lise matematiğiyle, o puanlarla mümkün mü diyen olmadı. ODTÜ'de (Mimar Sinan'da da olan) Endüstriyel Tasarım bölümünü gezdirdiler sonra bir gün. Aşık oldum. Benden bir sene önce ilk kez ÖYS puanıyla öğrenci almıştı bölüm, ondan önce ÖSS üstü özel yetenek sınavıyla alıyormuş üstelik. Zaten yetenekliydim ama onun kursuna filan koşa koşa giderdim öyle olsaydı. Ama tren kaçmıştı, bölüm mimarlık fakültesinde olduğu için matematik puanıyla alır hale gelmişti. "Neyse ya, kimya seviyorum"a döndü iş. Lisedeki kimya hocalarımın hepsini çok sevmiştim, dersi de. Büyü gibiydi zaten, 15-16 yaşındasın hidroklorik asitle sodyum hidroksiti (ilki tuz ruhu, ikincisi kostik, ikisi de tek tek ölümcül) karıştırınca tuzlu su oluyordu. Buna hayran olmayıp ne olacaktım ki? ODTÜ'yü ÖSS'de çişim geldiği için erken çıkmak zorunda kaldığımdan 1 puanla kaçırıp Hacettepe'ye girdim. The rest is history. Şimdi 11 senelik ilaç sektörü tecrübem var ama spor yorumcusu olmaya çalışıyorum. İş bulmak için Ankara'yı bırakıp İstanbul'a yerleşeli 9 sene oldu. Evlendim, çocuğum oldu. 34 yaşında kariyer değiştirmeye çalışıyorum. Mutsuz muyum? Evet, işimden, 16 yaşında "millet ne der" diye bölüm seçip, cesaret edip bırakamayıp bu noktaya geldiğim için mutsuzum. Maddi açıdan da tatminkar sayılabilecek bir noktada olmama rağmen. Her sabah sürünerek çıkıyorum çünkü yataktan...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hepimizin hayatlarında benzer izler bıraktı bu "yazılı olmayan, bizzat deneysel" baskılar. Senin yaşadığın ruh sıkışmalarını tahmin edebiliyorum. Ben de benzer hatalar yapıp benzer duvarlara tosladım. O sebeple sordum dünkü sorularımı. Senin yorumunsa, hakikaten yorumun ötesine geçip hadisenin özünü anlatan, yazının "ek" parçası oldu.
      Sağ olasın.

      Hayata, harcanmış değil de kazanılmış olarak bakmaya ikna etmemiz gerek kendimizi; hala, inatla.


      Ben seni kimyacı bilmem hem, düpedüz de spor yorumcusu bilirim!
      Herkes de öyle bilsin!

      Sil
    2. Bilerek ve isteyerek yapmadığımı gördüğüm seçimlerin sonuçlarında geldiğim nokta pişmanlık değil. Her seçim seni yeni bir yola sokuyor "seçilmemiş yol"u seçmek her yiğidin harcı değil. Ve kimse senin yerine, senin adına fiilen seçim yapmamışsa suçu kimsede aramanın da alemi yok. Suç varsa sendedir.

      Ve her seçimin de tamamen doğru veya tamamen yanlış olması söz konusu değil. Ben bugün lanet ettiğim üniversite branşı seçimim olmasa bugün çok mutlu olduğum az sayıda şeye de sahip olmayacaktım, eşim ve kızım gibi :)

      Ama insanoğlunun çirkinliği, yine de merak ediyor, başka şeyler yapabilmiş olsaydı ne durumda olacağını. Ve komşunun tavuğu komşuya kaz göründüğünden, genelde de sahip olunmayanın cazibesi mutsuzluk vesilesine dönüşüyor. Ne yazık ki...

      Sil
  2. Şu anda kimse istediği mesleği yapmıyor, yapamıyor. İş hayatında herkes çok mutsuz. Bir de aile hayatında mutsuzluk varsa bu daha da kötü. İşin sonu stresten intihara kadar gidiyor. Bizim şirkette de herkes gerektiği ilgiyi göremediğini düşündüğü için işi bırakmak için fırsat kolluyor. Kısacası herkes mutsuz evet...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…