18.12.13

Güneş Kokusu Lazım




Bana sıcak günbatımları lazım. Akşamın serinliğini getiren, kızıl rüzgarlar. Her günün sonunda yeniden tazeleneceğim bir ağaç altı. Birkaç dost sesi yahut buzuki.. Klarnet belki, en dokunanından.

Bana ılık sabahlar lazım; kuş sesleri, gündüz düşleri. Kahvaltılar lazım, taze mevsim reçelli, çeşit çeşit peynirli. Bir fincan ılık çay lazım, yarım bırakacağım.

Bana biraz deniz kokusu lazım. İlla ki o lazım! Tuzu, nemi, tüm ağrısı sancısıyla deniz.

Nereye gitsem onda kalacağımı bildiğim bir ev lazım bana. Her odasına kendimi, anılarımı kazıdığım. Şarkılar söyleyip şiirler yazdığım bir ev.

Nerede olduğundan çok nasıl olduğu, nasıl olduğundan çok kimlere yakın durduğu mühim bir ev. 

Öyle ya, insanın içi taşıyorsa karanlık şehirlerin, yüzlerin sisini pusunu, en cennetten köşede bile yokluk var. 



Günün bana söylediği, yaşamak istediğim yeri anlatmam gerektiğiydi. Malum, #BlogFırtınası.. Biraz hastalık filan girdi araya, aksadı. Lakin tamamlanacak diyorsak tamamlanacak! 

Bir de duyuru: 
Yarın Yeditepe Üniversitesi'nde Kurumsal İletişim ve Medya İlişkileri 2013 gerçekleştirilecek. 
İletişim dünyasının meraklılarına duyurulur! Detaylar için tıklayın



12.12.13

Okumalara Doyamamalar


“Zamanımızı, yani ruhlarımızı boşa harcıyoruz; her gün kapılara güm güm vurarak.” diyordu birazdan söz edeceğim kitap. Şu sıra hem benim çokça yakındığım hem de sıklıkla hayatından bunalmış insanların kaleminden okuduğum serzenişlere, bir tuğla da o koyuyordu.

Birkaç zamandır evdeyim ben. Kışın gelmesi de (!) isabet oldu doğrusu. Düzeninden sıkıldığım, bolca küfür savurduğum işleri bir kenara koyma ve kafamı dinleme şansı verdi bana bu ara. Fırsattan istifade çoktandır ihmal ettiğim kitaplığımda aldım soluğu.


Yeni evime henüz taşıyamadığım, dev bir kitaplığım var. Benim için fazlasıyla özel olan eserleri tabii ki getirdim yanımda, birçok yere götürdüğüm gibi. Bu kitapların her birinde bir “exlibris” izi var. Yani Aslı'nın kitaplığı imzası, kitabı aldığım tarih ve kitaplıktaki sıra numarası.. Bugüne kadar yaptığım en güzel işler listesinde ilk 5'e sokarım bu hareketi. Kitapla olağandışı bir ilişki geliştirmiş her okura da naçizane tavsiyemdir. Der, asıl mevzuya geçerim.

Zaman evde geçerken ve havalar bizi evlere kapatmak konusunda ısrar ederken, defalarca okuduğum, benim için çok özel bir kitaptan söz edeyim size. Edeyim ama sizin de hayatınızda böyle kitaplar var mı bilmiyorum, dönem dönem kendini zorla okutan? Akla düştüğünde yataktan kaldıran, uyku katleden, işleri yarım bıraktıran? Onların tadını, hayatta çok az şeyden aldım. İşte o kitaplardan birinden söz edeyim ben.

Zorba'sıyla gönüllerde yeri bambaşkakis bir yazarın, Nikos Kazancakis'in Allah'ın Garibi isimli romanı. 2007'de hayatıma giren, hatta Zorba'dan önce hayatıma dahil olan bu roman, bugün varlığını izleyebileceğiniz Fransisken tarikatının kurucusu Assisili Francesco'nun Tanrı'yı arama yolunu anlatıyor. Böyle “tarikat” sözcüğünün dünyamızdaki kirlenmiş anlamından uzak, asıl anlamına yakın duran bir topluluğun kurucusundan söz ediyorum. Sevgililerine serenat yapan bir aşık iken düşkünlere, yoksullara, günahkarlara kalbini açar ve Tanrı'nın yolundan yürümeye başlar Francesco. Hikayeyi ise onun yoldaşı Leo Kardeş'ten dinleriz.

Kazancakis'in bir notu var kitabın başında, Francesco'nun sözlerini, işlerini bir bir anlatmadığını, kurguladığı eklemelerin de olduğunu, bunu bilgisizlik ya da küstahlık olarak değerlendirmemek gerektiğini belirtiyor. Ve ekliyor: Sanatın buna hakkı vardır. Sadece bir hak da değil bu, aynı zamanda her şeyi bir öze bağlamak görevi. Sanat hikaye ile beslenir ve onu kurnazca sindirerek efsaneye çevirir.

Niko'nun hakkı var! Sayfalarını her araladığımda içimi ısıtan bir yoldaşlık ve hayatı okuma, anlamlandırma kitabı Allah'ın Garibi.


Yıllardır tekrar tekrar ellerimde dolanan, aklımda koşturan iki kitap daha var masamda gördüğünüz gibi. Yaşama Uğraşı ve Sevda Sözleri.. Her ikisi de düşenin dostudur. Onlar, başlı başına başka yazıların konusudur!

#BlogFırtınası - Gün2

10.12.13

Kış Masalı


Bir varmış bir yokmuş. Adamı her aşk gibi en "var" yanından yakalayıp kulağına bir şarkı dökmüş, yok olmuş... 

"Sevgiyi bilmiyorlar, bilmiyorlar!" dedi bir kış akşamı, nefesi yakınmasıyla kesildi. "Bilseler böyle mi yaparlar! Bir görünüp bir kaybolan karabataklardan farksızlar. Farkları yok birbirlerinden, hepsi aynılar. Ama sen başkasın, başkasın değil mi?" Umutla sarıldı, sarıştık. Bir masalın gelişme bölümünü birlikte yazdık. 

Aylar sürdü; yollar, saatler aldı. Dakikalar kısaldı, mevsimler uzadı, bilhassa kış. Ayazı dayadı sanki soğuk yataklarımız bize yetmezmiş gibi. Fondaki şarkı hep alev alevdi, sözleri değişmedi. 

Gün geldi, bahara kavuştu zaman. Zaman kavuştu da eksilmişti var olan. Oyun bozulmuştu, büyüyse çoktan.. Eller bırakıldı, valizler toplandı, gemilere binildi, gemiler demir aldı, demir attı. Kıyı başkaydı, liman başkaydı, su, hava, mevsim başkaydı. Her başlangıç, bir başka bitişe gebeydi. Çünkü aşk daima bir vardı, bir yoktu. Çünkü bir "varlık" hayaline özlem duymakla, "yokluk" zamanındaki sancıya sarılmak arasında kalan aralıktaydı aşk. Yenisi de ondan farksız olacaktı. 

Şarkı, tabii ki hiç değişmedi: 

yabanım, sevgilim, esmerim, sebebim
bir gün bir kış masalında sevip yitirdiğim
şimdi artık korkudan şarkılar mırıldanan
öpüşünle yaralı bir kız çocuğuyum ben



Bu yazı da, Berna'nın ilhamıyla karıştığım #BlogFırtınası'nın ilk yazısı. 
30 gün aralıksız konuşalım bakalım! 

Kar mı o?!

Günlerdir içimizi sıkan karanlık ve kasvetli havalar kendini kara teslim etmek üzere. Herkeste de bir meteoroloji merakı kendini gösteriyor yılın bu demlerinde. "Kar yağacak diyorlar, kar geliyormuş, Balkanlar'dan gelirse pis gelir.." Hepimizde bir hava durumu spikeri edası.. 

Televizyonlar bizim bu halimizi bilir de geri kalır mı, onlar da yapıştırıyor cevabı! Kayarak yolda kalan otomobillere çarpan sürücüler mi istersiniz, patinaj çeken minibüsleri itenler mi, yoksa "karın tadını çıkaran çocuklar" mı? Hepsi her akşam, akşam haberlerinde. Kaçırmak isteseniz de kaçıramazsınız! 

İşte tüm bu çirkin, Allah'ın cezası kar-kış görüntüleri ve içeriklerinden birkaç tık fazlasına gidelim. Yer Hollanda. Hollanda'da hava sıcaklıkları mevsim rekorları kırarken çekilen, kışın en doğal yüzünü önümüze getiren anlar.. Biraz olsun tuz kamyonuna çemkiren amcaları, AKOM'ları kakomları unuttursun diye.. 

Ayrıca dikkat; görüntüler akarken kulağınıza Hans Zimmer dokunabilir, sesini açmayı unutmayın. 


 
Winter from Paul Klaver on Vimeo.

3.12.13

Twitter'dan Nağmeler vol.16



Nedir bu Twitter'dan Nağmeler?! 
Tabii ilkini aylar önce yazdığım için, 16.sını yayınlarken bir durup not düşeyim dedim. 

Efendim, aslında hadise gayet açık olmakla birlikte, Twitter'dan Nağmeler, Aslı'nın kendi kendine karaladığı Twitter mırıldanmalarından başka bir şey değildir. Evrenin kara kara deliklerinde yok olup gitmesin diye kulağından tutup bloguna getirdiği birkaç satırdır, o kadar. 

Orijinaline sadıktır, itibar ediniz, seviniz. 
Ha, Aslı Twitter'ın neresindeymiş dersiniz, takip ediniz: https://twitter.com/asli_aker

---
Hayata geç kalan insanları mutlu etmek zordur, çabalamayın.
/


Hayatın aktığını ve senin yalnızca baktığını fark ettiğin an.. İşte o an, çoktandır ertelediğin neyse onu yap. Yoksa bir daha erteliyorsun.
/


"Akil" sözcüğünü bugün duymuş(!) olmasaydık, bugün "akil adam" peşinde geziyor olmazdık.
/


Ben öldükten sonra ölümle ilgili tweet'lerimi retweet'lemeyin lütfen. Bunu da mesela. #fyi
/


"GS'li Ufuk sevgilisinin çıplak fotoğraflarını internetten sildirdi" haberini kadının çıplak fotoğraflarının galerisiyle vermek.. Milliyet..
/


Seni eksiltiyorlarsa sen de onları azalt.. Hayatından çıkararak.
/


Samimiyet her şeydir, susuzluk hiçbir şey.
/


Her yazar biraz katil.
/


İnsanın çok yazdığını fark etmesi ile kendisi için iki satır yazmadığını fark etmesi aynı ana denk gelirse, o zaman başlıyor düşünmeler.
/


"Acil" kavramını aynı düzlemde buluşup anlamlandırmamız lazım. Yoksa "acil", tek başına gayet rölatif!
/


İnsanlardan geriye sesleri dahi kalmıyor ya, en çok onda anlamsızlaşıyorum ben.
/


Bir insani neden sevmediğimi kolayca unuttuğum gibi, aniden de hatırlıyorum. İşte budur bug'im.
/


Bazı adamların ağzı lastikli, kendileri eskidikçe çeneleri de gevşiyor.
/


AVM dediğin, en nihayetinde umumi tuvalet.
/


Bugün korkusuzluk, gecenin ikisinde sokağın ortasında, elinde tavalarıyla uyuyanları uyandıran bir genç çiftin adımlarında hayat buldu.
/
"Content is king. And I'm his favourite mistress."



Daha önceki bazı Twitter'dan Nağmeler için bakınız

29.11.13

Bir Komşu Nefes



12 Kasım'da İstanbul'dan büyüleyici bir müzisyen geçti.. 
İsmini pek çoklarımızın zihinleri tanımasa da, melodilerini kulaklarımız çok iyi tanıyor. 
İstanbul'dan bir Vassilis Saleas geçti ki ne geçmek!

Müzisyen bir ailenin çocuğu olan Saleas, 9 yaşında öğrenir klarnet çalmayı, amcası ve babasından. Bir çingene çocuğudur Vassilis,  hamurundaki deha 14 yaşında ilk profesyonel kaydını yapmasına imkan verir. Yunanistan'ın pek çok ünlü ismiyle birlikte çalışan müzisyen Türkiye'de de Laço Tayfa, Serkan Çağrı gibi özel sanatçılarla da aynı sahneyi paylaşır.

Kendi tarihime baktığımda hep bir karşı kıyı aşkı görürüm. O tarihe bakan herkes de bu aşkı görür. İnsanından tatlarına, denizinden müziğine bir Yunanistan aşkına tutulmuş, ait olmadığı bir yerin meftunu bir garibim. İşte bu gariplik vesilesiyle tanıştım ben onunla yıllar evvel. Onu dinleyip içlendiğim gecelere girmeyelim. Lakin yazarken, o iç yakan notalarla beni harap etmişliği çoktur. Gün, karşılaşma günüydü.

Jolly Joker, İstanbul'un en güzel konser salonlarından biri, bu buluşmanın ev sahipliğini yapacaktı. Ben başka seviyorum burayı, mekanla sebebini kestiremediğim bir bağım var. Yıllardır hiç bu kadar iştahlı bir kalabalıkla dolup taştığını görmemiştim Jolly Joker'in. Gerçi son zamanlarda orada Leyla the Band konseri izleyen dostlar "nefes alamadık" diyorlar, o ayrı. Ben görmedim işte Saleas konserine kadar..

Uzatmayacağım..

Sahneye yaklaşık 1,5 saat kadar geç çıksa da, çıkmasıyla birlikte hüngür hüngür ağlatmayı başardı.

O gece Show Must Go On'dan İnci Tanem'e, Sarı Odalar'dan Olmasa Mektubun'a kadar birbirinden şahane melodiyi kendi nefesine kattı. Bir de yanına Ziynet Sali ve Hüsnü Şenlendirici'yi aldı ki, işte o sıralarda ayakları yerden kesildi Jolly Joker'deki seyircinin..

Gecedeki bir kıymetli performansı daha not düşmeden olmaz. Hüsnü Şenlendirici "Ben bu sıra bu şarkıya sardım, kim bilir, belki yeni albümümde olur." dedikten sonra derin bir ah çekip Sezen Aksu'nun Kaybolan Yıllar'ını çaldı. Görünen oydu, o şarkı Şenlendirici için gecenin kopuş noktalarından biriydi. Tabii bizim için de..


Saleas'a dönersem, ki pek uzak kalmamalıyım, işte o geceden İnci Tanem yorumu...




Fotoğraflar: Emre Kara'ya teşekkürler! 

28.11.13

Kulaklarınıza Layık 10 Sonbahar Kadını



Hava kendini yağmura verince, istersen yerinde duramayan swing şahaneleri dinle, istersen uçuşan Fransız chanson'ları, mod bir türlü yükselmek bilmiyor. İşte ben de tam bu sırada, son zamanlarda dünyama giren bazı kadın vokallerin, sizi yağmurlu sokaklardan alıp, ta yağmurun göbeğine yerleştirecek şarkılarıyla tanıştırmak istedim. Adeta yağmur sesli bu kadınlar, yaza duyduğunuz özlemi katlarsa sorumluluk kabul etmiyorum!


Skye - I believe
Lykke Li - Until we bleed
Iyeoka - Simply falling
Lucia - Silence
Sarah Jaffe - Better than nothing
Soley - Pretty Face
Noora Noor - Forget what I said
Jessie Ware - Wildest moments
Asa - The way I feel
Bebe - Siempre me quedara

"Bu liste az olmuş, şu olmadan eksik olmuş" diyeniniz varsa, "şu"larınızı beklerim. 

Sıralama da olduğu gibidir, bir ölçütü yoktur, aman. 
Lakin Noora Noor ve Iyeoka başkadır, söylemeden geçemem. 

25.11.13

“Create. Learn. Grow.”



Henkel’den gençlere yaratıcılıklarını ve yeteneklerini göstermek için uluslararası fırsat!

Öğrencilerin ileri görüşlü fikirlerini ve ilgi çekici konseptlerini sunmalarına olanak sağlamak amacıyla uluslararası ölçekte gerçekleştirilen “Henkel Innovation Challenge” bu yıl 7’nci kez düzenlenecek. Türkiye ile birlikte 30 ülkeden öğrenci ekiplerinin davet edildiği yarışmaya katılmak isteyen gençlerin 11 Aralık 2013 tarihine kadar başvuruda bulunmaları gerekiyor.

Henkel’in akademik yılı başlangıç dönemlerinde düzenlediği uluslararası öğrenci yarışması “Henkel Innovation Challenge” bu yıl 7‘nci kez düzenlenecek. Yarışma için Henkel, dünyanın farklı ülkelerinden öğrencilere yeni Henkel ürünleri ve teknolojilerine ilişkin vizyoner fikirlerini ve konseptlerini sunmaları çağrısında bulundu. “Create. Learn. Grow.” (Yarat. Öğren. Kendini Geliştir.) sloganı altında, 11 Aralık 2013 tarihine kadar yenilikçi ve sürdürülebilir fikirlerini www.henkelchallenge.com web sitesi üzerinden göndermek üzere toplamda 30 ülkeden öğrenciler davet edildi. Yarışmaya 12 Avrupa, 9 Asya Pasifik, 3 Latin Amerika ülkesinin yanı sıra ABD, Ortadoğu ve Afrika’dan 5 ülke katılıyor.

“Henkel Innovation Challenge” yarışmasının temel amacını; Henkel’in faaliyet gösterdiği üç iş birimi olan ‘Çamaşır ve Ev Bakım’, ‘Güzellik ve Bakım’, ile ‘Yapıştırıcı Teknolojileri’ alanlarında ileri görüşlü bir ürün veya yeni bir teknoloji geliştirilmesi oluşturuyor. İki kişilik ekipler halinde kayıt yaptıracak olan ve çok farklı disiplinlerden gelen öğrenciler, kreatif ve sürdürülebilirlik bilincine sahip iş geliştirme müdürleri rolünde olacak. Henkel, yarışma boyunca öğrencilere kapsamlı destek sağlayacak. Ekiplere, kayıt işleminin ardından Henkel Şirket İçi Öğrenme Yönetimi’nin bir parçası olan profesyonel e-öğrenim programlarına erişim verilecek. Yarı finale hak kazanan tüm ekiplere, bir mentör olarak hareket edecek ve katılımcılara yenilikçi konseptlerini daha fazla geliştirme konusunda tavsiyelerde bulunacak olan deneyimli bir Henkel yöneticisi eşlik edecek. Böylece genç vizyonerlerin değerli, geniş kapsamlı bir iş deneyimine ve şirket konusunda ayrıntılı bir görüşe sahip olması sağlanacak. Öğrenciler aynı zamanda Henkel’deki yöneticilerle yüz yüze iletişime geçme imkânına sahip olacak.

Yarışma süreci nasıl işliyor?

2014 yılı Şubat ayında en iyi ekipleri belirlemek üzere yarı finaller yapılacak. İki kişilik gruplar, Henkel yöneticilerinden oluşan jüriye fikirlerini sunmak üzere davet edilecek. Kazanan ekip, 31 Mart-3 Nisan 2014 tarihleri arasında Henkel’in Düsseldorf’ta bulunan merkezinde Türkiye’yi temsil ederekgeleceğe yönelik yenilikçi ve sürdürülebilir vizyonlarını sergileyecekler. Konseptlerini ilerletebilmek için bir kez daha üst düzey yöneticilerden koçluk desteği alacaklar. Türkiye finalinde birinciliği kazanan ekibin üyelerine birer Ipad, ikinci olan ekibin üyelerine birer dijital fotoğraf makinası, üçüncü olan ekibin üyelerine ise sürpriz hediyeler verilecek.

“Henkel Innovation Challenge” yarışmasının en iyi üç ekibi, Henkel CEO’su Kasper Rorsted ile kişisel bir toplantıya katılmak üzere davet edilecek. Ayrıca ödül olarak birinci seçilen ekibe toplamda 10 bin Euro, ikinci ekibe 4 bin Euro ve üçüncü ekibe ise 2 bin Euro tutarlarında seyahat çekleri verilecek. Geçtiğimiz yıllarda, pek çok yetenekli ve kariyerine yeni başlayan kişi “Henkel Innovation Challenge” ağı aracılığıyla işe alındı.

Yarışmayla ilgilenen öğrenciler, konu hakkındaki bilgileri www.henkelchallenge.com web sitesinden ve www.facebook.com/henkelchallenge Facebook sayfasından alabilirler. Önceki yıllara ait videolar ise YouTube adresinde bulunuyor.

20.11.13

"Günde 4 defa istifa ediyorum!"


Dün Twitter hesabım üzerinden bir soru sordum: İşinizi, sektörünüzü değiştirmeyi ne sıklıkla aklınızdan geçiriyorsunuz? dedim. Aldığım yanıtların tamamı "neredeyse her gün" diyordu. 

Sahi, bu kadar ihtiyacımız var mı bu değişime?

Ben, benim çevremdeki birçok insan İstanbul'da yaşıyor. Şehir artık öyle bir hale geldi ki, güneşli bir günde, sabah uyanıp evden sadece yürümek için bile çıksanız, dönüşte dayak yemişsiniz gibi hissediyorsunuz. Kalabalığı, gürültüsü, insanının pürüzlüsü, bu şehirde yaşamayı zor kılıyor.

Bir de bunun üzerine evden işe gidebilmek meselesi, trafiği, metrobüsü, plazasının gelmek - durmak bilmeyen asansörü eklenince, mesai daha başlamadan sıkıntısını gönderiyor. 

Hadi şehir stresi insanın ayarlarını bozuyor da ofisler, işler güçler tek başına bozmuyor mu? Bozmaz olur mu! Aldığım yanıtlardan çoğu, İstanbul'un bu fenalık getiren hallerinden yakınmaktan çok işin kendisinden bunalmaktan söz ediyordu. 

Bize bir şeyler yaptılar...

Sınavlarla filan, bizim hangi işten anladığımızı bulmaya çalıştılar. Bulduklarını sandılar, okullara yerleştirdiler. Belki de sahiden hiçbir zaman arzulamadığımız kariyeri yakalamak için türlü çeşit uzak meseleye hakim olduk. Amacımız bu muydu? Hayır! 

Yola devam ettik. Ait olmadığımız okullar bitti, biz de başlamadan biter gibi olduk. İşler denedik, okuduğumuz, bulaştığımız, öğrendiğimiz, dağıttığımız işler oldu; ait olmadığımız işler... En nihayet öyle böyle birinde tutunduk. Tüm bu "mecburiyetler" arasında tabii ki mutsuzduk. Çünkü ait hissetmiyorduk. 

Kendi tasalarımız yetmezmiş gibi, bir de üzerine insanların, işlerin açmazları eklendi. 

Bitmeyen toplantılar, yok yere yapılan yokuşlar, departmanlar arası çekişmeler... Kendimizi huzurdan yoksun bir yere koyduk. Günümüzün en ayık zamanlarında istemediğimiz bir işi, istemediğimiz bir yerde, istemediğimiz insanlarla yaparken bulduk kendimizi. En azından dün sorduğum soruya aldığım yanıtlar bana bunu gösterdi. 

Sahi, o kadar mutsuz musunuz?
Mutsuz muyuz?

Başlık için Melike'ye teşekkürler!

19.11.13

Mad Men'cilik Oynarken vol.1




2004'ten bu yana, fasılasız kariyer koşturmacasındayım. Hepimizin hayata tutunduğu dal başka, ben de "yazmak" eylemi üzerinden farklı sektörlere girip çıktım. 2007'den bu yana ise reklam - pazarlama dünyasında, türlü çeşit ajansa değdim dokundum. Son yıllarım ister istemez daha "dijital"... 


Zaman içinde öğrendiğim bazı şeyler var ki, onları yazmak istedim artık bir yerlere. Size mi not düşmek olur bu, tarihe mi not düşmek olur bilemem; lakin en çok kendime not düşmektir. 

Her ajans aynıdır, farkı insan yaratır. 

Dedikodusu, kapışması bitmez yerler bunlar. Kimsenin fısır fısır kapı arkasında söylenmekte, başkalarını çekiştirmekte beis görmediği acayip yerler... Akışları da birbirine benzer. Pek çoğunda brief nasıl alınır bilmeyen müşteri temsilcileri, sanki başka bir gezegende yaşayan, farklı birimleri kullanıyormuş gibi izahat veren (çoğunlukla vermeyen) yazılımcıları, çoğu zaman kendi aleminde yaşayan yaratıcı ekipleri ile rengarenk yerler! Bu arada yazılımcıları varsa oturup bir posta şükretmek şart!

Sözü getireceğim yer şu ki; ajansların genel havası hiç değişmez. Sadece o garip yapıları daha yaşanır, çalışılır kılan insanlar olur zaman zaman. Örneğin nefes aldıran bir kreatif direktör... İşlere dokunuşuyla herkesi hafifletir, müşteriyle diyalogu yeni projelerin kapısını daima açık tutar, üretkenliği ve paylaşımcılığı ile ekip arkadaşlarının önünde değil yanında durur. Rabbim, ne güzel insandır o!


Değişim tepeden gelir, tabandan değil!

İşte bu gibi özellikler sergileyen yöneticiler fark yaratır. Ne yazık ki fark yaratan personeller için bu cümleyi kuramayacağım. Zira onlar genel hava itibariyle bozuk olan bir düzene alt sıralardan giriş yapmışlarsa, listenin bir numarasını göremeden Top 20'ye veda ederler. Çünkü zaten birilerine göre akan bir nehrin bozuk yatağını düzeltmek sıradan bir "personel"e mi kalmıştır? Pis be!

İşte o yüzdendir ki bu "vizyon sahibi dimağların" mutlaka üst düzey pozisyonlarda olması, ajansın düze çıkma sürecinde önemli meselelerden biridir. 

Personel mi? Don't take it personel. 


Herkes işini yapsın!

"Ya Ahmet'in "kreatif performansından" memnun değiliz." 
"Sibel müşteriye gitmesin abi, toplantı notu filan alamıyor, brief veremiyor!"

Hacılar! Sükunet... 

Bir ajansın en büyük gürültüsü, bir ekip elemanının diğer ekip elemanının işi üzerine yaptığı konuşmalar sayesinde duyulur olur. 

Evet, aksaklıklar daima vardır. Zaten ben ilk maddede bu tenkiti yaptım gördüğünüz üzere. Lakin herkes ajans kariyerinin ilk gününde, sadece kendi payına düşen işi yaparken, ilerleyen günlerde bir serzeniş bulutuna dönüşür. Bu kaçınılmazdır. Siz konuşmaktan kaçsanız bile, mutfakta birilerine yakalanır onları dinlersiniz. Zamanla direnişiniz kırılır, konuşanlar kervanına katılırsınız.

Halbuki ne güzel olmaz mı Ahmet tasarımlarını yaparken Sibel toplantı notlarını temize çekse? Hı?



#budahabaşlangıç

10.9.13

Bir Şair Varmış, Bir Kitap Olmuş...


Bazen şiirlere saplanıp kalmak istersin. O zamanlarda bazen Cemal tutar elinden, bazen Edip, bazen İlhan... Ellerinden tutar, usulca kaldırırlar yerinden, zira yürünecek çok yol vardır. 

İşte son zamanlarda bir şiir kitabı tutuyor beni de ellerimden. Evvel Sevda İçinde. "Bir masalın aşık yanı" demiştim vaktiyle, tıpkı öyle. Şiirin aşık yanı bu masalı içinde. 



Bu masaldaki şair İbrahim Öksüz, sesi, tınısı, hatta nefesi şiir bir adam. "Tanısan seversin" cümlesini onun için "tanısan okursun" olarak yeniden düzenleyebilirsin, daha yerinde olur. Ben de vaktiyle tanıdım, okudum onu. Evvel Sevda İçinde ile bir daha.. 

İçinde bulunduğumuz zamanların tüm ahenksizliğine, yarına inanan, yarına tutunan bir umut ve inatla.. Israrla aşkla şiirler okumaya, şiir kitaplarına sarılmaya devam etmek için şiddetle tavsiye olunur. 



1.8.13

Twitter'dan Nağmeler vol. 15


Twitter'dan Nağmeler... Yani Aslı'nın Twitter'da söyleştikleri arasından seçtiklerini dönem dönem yayınlama hali. Maksat söz uçmasın, yazı kalsın.


Samimiyetle ilgili bir alıp veremediğimden çok, verip alamadığım var.

/

Sosyal medya, birileri yaşarken onlara bakan adamlara, "biraz olsun yaşıyormuş" hissini tattırdı. Ondandır cazibesi.

/

Bir insanı sevmeye kalkışmayın. Sevin. Söverken bu kadar düşünmüyorsunuz..

/

İnsan 7'sinde nasıl bakıyorsa, 70'inde de öyle bakıyor. Bakış hep sabit!

/

İlk aklınıza gelen fikir kıymetlidir. Ama en iyi çalışacak olan odur diye bir kural yok. Sabit fikir süründürür.

/

Bazı adamlara anlattığın lafı taşa anlatsan, yarın elinden tutar okula yazdırırsın.

/

Birçok doktoru tenzih ederek soyluyorum ki, doktorlar ve kasaplarin ayni onlugu giymesi tesaduf degildir.

/

Şair demişti ya, en fazla bir yıl sürer yirminci asırlılarda ölüm acısı.. Twitter'a erseydi süreye revizyon verirdi.

/

Bazen gerçekten deve ve hendekle takılsaydım diyorum.

/

Unutmak ve unutturmak kurgusunda yaşayıp giderken, unutkanlığın hastalıktan sayılması ne büyük gaf!

/
 

Bilirsiniz ki, içinizin bir kıyısında med-cezir hiç bitmeyecektir. Orası biraz ölüm gibidir; tutkulu bir ölüm, her gün yeniden..

/

Sevmemeye başlıyoruz, her şeyi, sırayla. En tehlikelisi de bu.

/

Takımdan ayrı düz koşu yalnızlığı.

/

Tek kaygımın, eve gittiğimde Çakmaktaşlar'ı kaçırmış olma ihtimalim olduğu zamanları özlüyorum.O zamanlar böyle "kaygılı" cümleler de yoktu.

/

Uyanır uyanmaz İlhan Berk okumak.. Şiir ihtiyaçtır, belirir ansızın. Ertelemeyin.

/

Yedigi, ictigi, sahip olduguyla degil, gezdigiyle hava atan adam. Beni uzen sensin.

/

Eskiden Moda'da bir duvar vardi. Mucizenin ta kendisiydi.

/

Bazı kadınların fazlaca tripli olması beni dahi geriyorken, hayatlarındaki erkeklerin daralma katsayılarını tahayyül edemiyorum.

/

Boğulmak için, gerçekten soluğunun kesilmesine gerek yoktur.
/

Adını duymadığın ajans, yazarın, tasarımcının, müşteri temsilcisinin jr'ını arıyorsa, adını duymamış gibi yapmaya devam et kapısından geçme.

/

İçinize sinmiyorsa bastırmayın. Öyle sinmez.

/

Aptala aptalsin diyemedigin anda basliyor daralma.

/
 

Tavırdır insanı insan yapan bazen ve insanlığındandır adamın tavrına hayran olunması.. Çıkma işin içinden, kal orada.

/

Karşınızda bir "değersiz" olduğunu hissederseniz, ona değer katmaya kalkışmayın. Gidin ağaç dikin.

/


Pavese ne derse güzel der, yine haksız değil: Kadınlar güçsüz olana kendini bir ödül, güçlü olana bir eşya gibi sunar.

/

Çok başlılık ifadesinin TDK'da olmamasının sebebi çok başlılığın kendisi mi...

/

Teyzenin "inci caps" videosu paylaştığı yere Facebook denir.

/

Hayır şair, kahvaltının değil, buzukinin mutlulukla bir ilgisi var.

/

Bir yerde daima o soru var: Pes etmeden önce denedin mi?

/

Hayati boyunca "idare edilmis" insan var. Tabii bir de "idare edilmis" bir hayat..

/

Selamlaşmak, insan türünü özel kılmaz. Zaten selamlaşırsa, türünün ispatı hayata gelmiş olur. Özellikle böyle yazdım ki kafan karışsın. Dedim ki yani, "selam verdin diye adam olmadın, adam olduğun için selam verdin." Bu da böyle bir anımdır.

/

"İki kalas bir heves" sözü tiyatro için söylendiyse de tiyatro içinde kalmamıştır.











27.6.13

Karıncalar Gibi...

Karıncalar gibiydik.. Bir ıslak küp şekeri bir o köşeye, bir öbür köşeye koyuyorlardı. Gün içinde, saat içinde değişiyordu yönümüz, davamız, gündemimiz.. Bu sırada altımızı oyuyorlardı. Biz inançla yürüyorduk. Sadece yürüyorduk.

21.5.13

Biz Kazanacağız!



Futbol eşittir şiddet ve o da eşittir holiganizm denklemine; 
Bu denklemin olağan kabul edilmesine; 
Çocukların, kadınların, yaşlıların, didişmek için değil, keyif için gelenlerin futboldan uzaklaşmaya başlamasına; 
Sadece kendilerinin haklı olduğunu düşünenlere, empati yoksunlarına; 
Gördüğüm doğruları söylerken bile bir tarafın düşmanı ilan edilmeye; 
Her söylenen söze, her eleştiriye geçmişten bir karşılık bulunmasına, her şeyin bir ‘hesaptan düşme’ gibi gösterilmesine; 
Yasalara aykırı eylemleri kendi kulübü yapınca susanlara, hatta destek verenlere; 
Önceliği gazetecilik mesleği değil tuttuğu takım olan meslektaşlarıma; 
‘Bunu neden şu zaman yapmadınız da şimdi yapıyorsunuz’ diye satır aralarında art niyet arayanlara, satır aralarına art niyet saklayanlara; 
Sahaya yabancı madde atanların değil buna hedef olanların tahrikinden bahsedilmesine; 
Aleyhlerine yapıldığını düşündükleri her hakem hatasını görünmez düşmanlara bağlayanlara, 
Bir aile ortamından uzak, herkesin birbirini arkadan hançerlemeye çalıştığı halihazırdaki durumda hâlâ bir ‘futbol ailesinden’ bahsedenlere; 
Aynı gemide olduğumuzu iddia ederek yaptıklarına bizi de ortak etmeye çalışanlara; 
Birbirlerinin adını bile anamaz hale gelmiş yöneticilere; 
Futbolu bahane ederek kurulan ve hiçbir zaman içeriğini bilemeyeceğimiz ve bilmek de istemediğimiz karanlık ilişkilere; 
Türkiye ’de verilen her cezaya deklarasyonla yanıt verip yurtdışından benzer yaptırımlar geldiğinde kuzu kuzu kabullenenlere; 
Uluslararası alanda yapılan rezilliklere karşı duranları vatan haini ilan edenlere; 
Hakemlere, gözlemcilere saldırmayı, küfür etmeyi demokratik hak sayanlara; 
Türk futbolunun olumlu ve olumsuz önyargıların cenneti olmasına; 
Kendi kulüplerine ceza verilmesini hep yanlı tutum olarak görenlere; 
Hukukun değil renklerin ağır basmasına; 
Maç devam ederken kural değiştirilmesine; 
Masa başında maç bağlamaya çalışanlara; 
Sadece kendi emeğine saygı gösterilmesini isteyenlere; 
Başkasına sıkılan biber gazını haklı kendisine sıkılanları haksız görenlere; 
Her bahaneyle herkese biber gazı sıkanlara; 
Irkçılığı, ayrımcılığı, nefret suçlarını futbol sahalarına sokanlara, onu mazur gösterenlere; 
Düzelsin diye yasa çıkarıp onu uygulamayana, uyguladığında da keyfine ve kendi siyasetine göre uygulayana; 
Futbolun bir hukuksuzluk cenneti olmasına ve giderek mutsuzluk yaratan bir oyun haline gelmesine; 
Yeter diyorum! 
Siz söylemeden ben söyleyeyim: 
Bu taraflı bir yazıdır! 
Ben utanma duygusunun, medeniyetin, adaletin, vicdanın tarafında olduğumu buradan haykırıyorum... 
Benimle aynı tarafta olanları ayağa kalkmaya ve haykırmaya davet ediyorum. 
Benimle aynı tarafta olanlarla birlikte eyleme geçiyoruz. Bu şiddet bitene kadar eylemlerimiz artarak devam edecektir. 
Futbol yeniden hayatımızdaki bir keyif olana kadar, durmadan, susmadan, sert adımlarla yürüyeceğiz. 
Siz de tarafınızı seçin. 
Medeniyetin, adaletin ve vicdanın tarafında olun. 
Biz daha kalabalığız. 
Ve bu tek ihtimalli bir maç. 
Hiç kuşkunuz olmasın... 
Biz kazanacağız!


Yazının orijinal metnini okumak ve bu sese destek olmak isterseniz: 

23.2.13

kul yapısı bir aile yapısı(!)

"türk aile yapısıyla örtüşmeyen programlar için şifre uygulanacak."





bu güzelim açıklamayı kadın ve aileden sorumlu devlet bakanı yapmış.
belli ki birileri pek içerlemiş sevişme sahneleri(!) fışkıran "yastık üstü" dizilere...


önce biri bana şu türk aile yapısını bir anlatsın, gözünüzü seveyim. benim ailemde gördüğümse bahsedilen, yakın çevremde benzer bir yapı var, aklı başında olduğunu düşündüğüm pek çok insan da benzer bir "aile yapısının" kıyısından geçmiş, köşesine değmiş. sorun yok gibi bu yakada.



onların sözünü ettiği tertemiz "türk aile yapısı"nın göz önüne, su yüzüne çıkmaya başladığı yerlere bir bakmak gerek ama. örneğin gazetelere, halkın birbirinden, halkın olan bitenden, üstün alttan, altın üstten üstün körü de olsa haberdar olmasını sağlayan kitle iletişim aracına. açalım üçüncü sayfaları, bir göz gezdirelim. karısının telefonuna gelen yanlış mesaj yüzünden dehşet saçan koca, gelinine sarkan kayınpeder, baldızına atlayan adam, yeğenine taciz eden teyze, hala...



kapatalım gazeteyi. "yahu bunlar da... olmayacak işler..." diyelim yüzümüzü buruşturup "ipsiz sapsız çulsuz ahlaksız adamlar" diye kızar gibi yapalım o ailelere ve yapılarına.



televizyonu açalım. "öğle kuşağı" diye bildiğimiz ana haber bültenine dek süren o emsalsiz kuşakta yayınlanan kadın programlarına, adam programlarına bakalım. ben bir köşede bu programların neden cinsiyete göre ayrıldığını sorgularken mehmet bey hanife hanım'a talip olsun. hanife hanım 'tabi bi çay içelim mehmet bey'le desin. çay içsinler. stüdyoya gelsinler. hanife hanım mehmet bey'in maaşını küçük bulsun, mehmet bey hanife hanım'ın memelerini. olmaz desin ikisi de. ahmet bey atlasın oradan, "onların işi olmadıysa hanife hanım bi' de bana baksın!" hanife bir çay daha içsin. onun çaydan, bizimse olan bitenden bulansın midelerimiz.



"aile değil ki bunlar canım henüz, aile olmak isteyen insanlar sadece" diye avutalık kendimizi, onları da aklayalım.

televizyonu kapamayalım. haberler bitsin, gazeteden derme çatma korkunçlukları bir kulağımızla işitelim, seyredelim.

televizyonu kapamayalım. haber arkasını mesken edinmiş, kışları saçma ve salak yazları tekrardan ibaret dizilere bakalım. koca bir sezon kıvranan aşıklar sezon sonunda "yalancıktan" sevişsin. yastık da tanık olsun bu gerçeğe "aralarında". ötekisi saten geceliğiyle girsin koynuna dalağı böbreği patlamış aşığının. başka da vukuat olmasın! koca yayın döneminde, onlarca dizide, tonlarca aşık olsun da bunların yalnız ikisi sevişsin! az sevişiyorlar diye oluyor bunca tantana bence, biraz daha sıklaştırsalar durumu göze batmayacak halbuki. ama yok. onlar sevişmiyor, iki koklaştılar mı da birilerinin sirenleri ötüp "şifre şifre" diye bıngıldamaya başlıyorlar. neymiş, türk aile yapısı. türk ailesi böyle seyrek sevişse, kahvede alay konusu olur o adam, kısır mı bu kadın diye aile zoruyla yuvalar yıkılır oysa. en başta tabi, böyle kalabalık bir populasyon olmaz şuncacık toprak parçasında!

bu, şifre korkutmacası sansürün, sansürden daha fazlasının habercisi.
yapısını sevdiğim türk ailesi azıcık açsın gözünü de, görsün.


24.1.13

Hürriyet

Gitti, anıtı dikildi Uğur'un bir köşesine İstanbul'un.. 
Birkaç metre ötesinde Hrant katledildi. 
Oysa, Abide-i Hürriyet'ti bir üst caddenin adı. 

Sadece adı..

Yoksa bir Abide-i Hürriyet, bunca sessiz kalır mıydı!

8.1.13

Taze frikik vs. Namus cinayeti

Hayır, artık şaşırmıyorum da, insan etine bakış açım değişecek, ondan korkuyorum.

Neden bahsettiğim başlıktan gün gibi kendini açık etse de, derinleştirmekte fayda var.

Gazetecilik online oldu, mertlik bozuldu! Ha ne kadar vardı, onu başka bir gün tartışırız. Lakin her gün yüz binlercesi matbaalarda basılan, milyonlarca göz tarafından okunan, dokunulan o gazeteler, sizler sahiden mübarektiniz! Her biriniz adeta bir okunmuş pirinç, bir su damlası kadar kutsaldınız! Ne zaman internetle tanıştınız, kendinizi bozdunuz. Sadece arka sayfalarınızda ve yetişkin eğlence servisleri(!) ilanlarında sergilediğiniz kadın bedenlerini, galeri galeri, beşer onar, tomar tomar pazarlamaya başladınız!

Yetmedi, “seksi fotoğrafları için tıkladığımız” galerilerinizde, iki fotoğraf arasına bir reklam aldınız, kazancınızı katladınız. O sırada ne o kadınlar, ne onların özel hayatları, ne de yayınladığınız fotoğrafları çeken fotoğrafçıların telifleri umrunuzdaydı!

Bugün memleketin “en çok ben okunuyorum, internetin fıstığı benim, binicem üstüne, vurucam kırbacı” diye böbürlenerek ortalıkta dolanan online gazetelerinin her biri bu tuzağı kendi elleriyle hazırlıyor, ona itinayla düşüyor, okurlarını da düşürüyor. Türlü çeşit vücut salgısını klavyeye akıtmak için aportta bekleyen adamlara da gün doğuyor, iki gram insan bucağı görecekler diye.

Çok okunandan ziyade, çok “tıklanan” mevzubahis gazetelerin bu “soft porn” hali bana batadursun, onlar yeni memeli galerileri hazırlamaya devam ederken –ki bu memeli insandır-, bir taraftan da şiddete maruz kalan kadınları, kız çocuklarını çirkin anasayfalarına malzeme yapıyor, akılları sıra şiddete sövüyor, lanet okuyorlar. Şiddet gören kadınları, çocukları afişe ediyor, cansız bedenlerini, darp görmüş hallerinin fotoğraflarını, memeli galerilerinin yanına iliştiriyor, “en çok ben tık’lanacağım” savaşına bir güzel malzeme ediyorlar.

Bu kafanın en büyük malzemesi “bir sonraki karedeki ünlü kadının iç çamaşırı”, “kocasının sokak ortasında vahşice katlettiği Nurten, kuzenlerinin tecavüzüne uğrayan Sinem, amcalarının azmettirmesiyle öldürülen Gülcan”

Onların düzeninde her zaman “vah gidene”.
Kalanların seksi fotoğrafları için tıklayınız.

Taze frikik, namus cinayeti - Aslı Aker - Ucyuzotuzuc.com

yok'la'ma!