Ana içeriğe atla

Yol Eskişehir'e Düşer...


Geçtiğimiz hafta sonu kendimi hiç gitmediğim bir yere kaçırdım, Eskişehir'e gittim. Kamil Koç'tan bileti kaptım, İbis Hotel'den rezervasyonumu yaptım, bastım gittim! Hiç beklemediğim kadar güzel karşıladı beni Eskişehir.

Bilmediğim yerde olmayı, turist gibi hissetmeyi seviyorum. İşte biraz bu hissin itkisi, biraz tatil arayışı arasında çoktandır aklımda olan Eskişehir'e düştü yolum. 

Kamil Koç'la sorunsuz bir yolculuk geçirdim diyebilirim, uzun zamandır kendileriyle karşılaşmıyorduk, iyi oldu. Belirtmeden geçemeyeceğim ki, İstanbul'un otogar çilesi artık dayanılır gibi değil. Bu yaz hem Esenler'i hem de Harem'i kullandım, ikisi de birbirinden facia. Her gün bir "üçüncü sayfa haberi" nasıl oluyor da bu iki güzide(!) mekandan çıkmıyor, şaşıyorum. Zira bir cinnet anı için gerekli tüm altyapıya sahipler!

Cinnetlerden cennetlere doğru uzanmalı.. 


Tek molayla Eskişehir'e indik. Yaklaşık 4 saat 40 dakikalık bir yolculuktu bu. Molası hayli uzundu, 30 dakika sürdü. Onu da katınca yol uzuyor haliyle. Otomobille çok daha yakın tabii. Ya da yol üstünde içinizin geçtiği yerde mola verdikçe uzun, bilemiyorum. Ama Kamil Koç gayet randımanlıydı.

İner inmez tramvaya binip şerin merkezine doğru gitmem gerektiğini anladım. Hemen bir bilet kaptım bilet satış noktasından. İstanbul'daki akıllı biletlere benziyor bu arkadaşlar da, aktarma özellikleri filan da var. 1.60 TL'ye bir tam Esbilet alabilmeniz mümkün. Atladım tramvaya! 

Yol boyunca bir küçük kız çocuğu gibi sokakları, binaları, reklam panolarını inceledim. Şehir temizdi, aydınlıktı ve trafiksizdi. Hatta bir süre sonra tüm otomobiller ortadan kalktı, tramvay ve yayalara kaldı yol, gözlerime inanamadım! Bu kadar arabasızlık bana fazla gelmişti!

Çarşı'da inip biraz yürüyünce Porsuk'la karşılaştık. Sanki yıllardır birbirimizi görmemişiz gibi ben onu süzdüm, o beni. Oysa ilk defa karşılaşıyorduk. Birkaç pozunu aldıktan sonra karnımı doyurmak üzere meşhur bir yere uzandım, Papağan Çiğbörek'e! 


Eskişehir'e gidilir de Çiğbörek yemeden dönülür mü! Tabii ki gittim, tabii ki yedim! Bir porsiyonunda 5 adet gelen irice börekler gözünüzü korkutmasın, çünkü sahiden aç gittiğinizde 5 değil, 15 tane bile yemeniz mümkün! Yanına da kaptınız mı ayranı, mis! Papağan'a tam not verdikten sonra hesap olarak da 7 lira ödedim bir porsiyon börek ve ayrana. Hem ucuz hem leziz bir karın doyurmacı, aklınızda bulunsun!

Sonra yavaş yavaş yürüyerek otele yerleşme kararı aldım. Yürüdüm. Şehri izliyordum o sırada da. Neredeyse her köşe başında bir minik süs havuzu, heykel.. Şehrin nefes alması için her şey düşünülmüş! Tabii şehrin insanının da.. Hep bahsediyorlardı ya, bu kadarını beklemiyordum! 

İbis Hotel'e vardım, girişimi yaptım, odama çıktım. Temiz, ferah bir otel İbis, odada çay kahve ikramı, kettle'ıyla. Oda fiyatı 1 ya da 2 kişi kalın, fark etmez 139 TL. Kahvaltı bu fiyata dahil değil, tabii gönül ister olsun. 


Otelde biraz oyalandıktan sonra Varuna Gezgin'e geçeyim dedim. Otele geçerken gözüme pek hoş görünmüştü zira, hem methini de işitmiştim. İçeri girdim ve bambaşka bir dünya kapılarını açtı sanki!


Dünya derken abartmıyorum, alt tarafı kafe demeyin Varuna Gezgin / Cafe del Mundo için. Dünyanın her yerlerinden gelmiş plakalar, metal tepsiler süslüyor duvarlarını bu gezginleri pek seven mekanın. Ülkelerin bayrakları da cabası. Gezmeyi bir yaşam biçimi olarak görenlerin işlettiği bu güzel mekanda öyle ki, masa numaraları bile sadece numara değil, ülke isimleriyle çağırılıyor. Sipariş verdiğinizde "Makedonya'ya bir Efes!" işitmeniz kaçınılmaz! Kendinizi huzurlu, bir yandan keşfe çıkmaya meyyal, yollara düşmeye düşkün hissedeceğiniz bu yerde karides kraker yemeyi de ihmal etmeyin. 

Daha sonra bir Porsuk kıyısında akşam yürüyüşü yaptım. Şehrim otomobilsizliği beni benden alıyordu her adımda. Kendimi savunmamı, sağı solu "kesmemi" gerektirecek 4 tekerlekliler yoktu. Huzur vardı. Uzun zamandır aradığım, bulamadığım. Bir minik çay molası, dondurma sonra filan.. Eskişehir'i tatmaya devam ediyordum.

Uzunca bir yürümenin ardından otele doğru yürümeye başladım. Başka bir sokaktan, bu defa barlar sokağından geçerek otele ulaşayım dedim. İstanbul'dan tanıdığımız Peyote'ye, Benzin'e rastladım. Hatta akşam uğrasam mı Peyote'ye desem, içimden geçirsem de yapmadım. Zira hem yolun hem de çocuk merakıyla bir şehri keşfe dalmanın yorgunluğu çökmüştü üzerime, odama kaçtım. 
Ertesi gün... 
O biraz daha sonra!

Yorumlar

  1. Enfes bir şehirdir Eskişehir. Hep orada yaşamak istemişimdir. Şimdiye dek sadece askerde nasip oldu. Sevgiler.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…