27.11.07

BaK!

Benden gördüğünü sandığın şeyi bana yapma..
Önce bir dur, sor, soluklan..
Bir bak bakalım olana bitene, bir de benden dinle..
Sandığın gibi miymiş yaşanan, bir gör evvela..
Sonra yap ne yapacaksan, ister benim gibi, ister..
Kim gelirse eline, yörene o sıra..

20.11.07

Bildiri-Yorum #1

Neler oluyor bir bakalım.. Yurt ve dünya genelindeki gelişmeler yine bizi dürtüklüyor.. Ama ben yörüngemi bilirim! Kim var kim yok etrafımda, onlar neler yapıyor bir göz atalım..

Berna.. Berna uzun zamandır yazıyor.. İyi de yazıyor, iyi'ler üzeri bazen. Sözcükleri alıyor insanı, savuruyor. Onu okumak güzel. Ama artık, onu pek çok insan renkli baskılardan, kağıtlardan okuyor.. Berna artık bir gazetede çalışıyor ve öykülerini seriyor gözlerine insanların; yüreklerini kıvırıyor, büküyor, rahatlatıyor bazen.. Sadece bu da değil yaptığı, becerikli olmayagörsün insan. Reklam senin, halkla kurulması muhtemel ilişki benim, koşturup duruyor. Emeğinin karşılığı bulsun onu, hak ediyor, çoktan..

Seda ve Onur.. Onlar evlendiler! Evet, benim geç işitmemle, kısa süreli yüksek şiddetli bir şoka uğramama yol açsa da bu haber, ayaklarımı yerden kesti ve "Vaay.. Evlilik var Aslı.." dedirtti bana.. Mutlu oldum.. Nikahlarında olamadım şehir dışında olduğum için, lakin kalbim onlarlaydı.. Onların kalpleri birbirlerine ait olsun ve bir ömür sürsünler baş başa..

Erdoğan.. Şimdilerde pek çalışkan! Mezun olmaya yüz tuttuğundan mıdır bilinmez, bırakmıyor kulağını kitapların, kütüphaneden çıkmıyor.. Kulağı bendeyse, aklı derste kalıyor hep.. Atölyelerde bir Efes Extra'ya teslim oluyor, güzelleşiyor.. Sazın teline değdi mi, "üstad" diyor duyanlar, gözlerini indiriyor.. Çok fena, kendine has çok.. Kendi gibi kalmayı becerebilen tek tük adamlardan, nadide..

Ecem.. Ondan doğru düzgün haber alınmıyor. Neden mi? Biz yapay "iletişken"lerle iletişemiyoruz sanırım. Araya telefon dahi girse, bırakın bilgisayarı falan, biz beceremiyoruz konuşmayı. Bizi el ele, göz göze, diz dize olmak paklıyor. Ben onun nefesini duymalıyım onu anlamak için.. Onu bilmek için kıyısında olmalıyım.. Yoksa içimde hep, çıkıştan en yoksun yerde.. Taşındı en son, onu biliyorum.. İyi de yaptı.. İzmir ona sevdalı..

Zeynel.. O sürekli konuşuyor.. Lafa gelince aslan mübarek! Özledim'ler, görüşelim'ler sözde.. Ben dürtmesem kalkıp geleceği yok.. Bu cumartesi Taksim civarında görünecek, biliyorum.. Ne saklayayım, özledim..

Mert.. Prodüktor oldu, çok fena! Radyo programıma bir jingle hazırladı ki dillere destan.. Benim yazdığım ve benim "bestelediğimi sandığım" o "cingıl"ı aldı bu adam, evirdi çevirdi, jazz halini sundu önüme, açık bıraktı ağzımı.. Ve bunların hepsini Bursa'dan yaptı.. Uzaklardan yani.. Ne kadar teşekkür edilse az, varlığı mutlu ediyor..

Aybars.. Aklım artık ona bir daha ulaşamayacağıma, hatta "buralardan çok uzaklarda" olduğuna hükmetmişken.. Ortaya çıktı.. Nefes aldım..

Bunu yapacağım sık sık.. çevreme bir bakacağım, ânı dondurup.. Seviyorum insanlarımı, etrafımda olan, kendi hayatlarını yaşayan, "kendi" gibi olan insanları..
Var'lar..
İyi ki..

17.11.07

Ara

Hayat, "Uyumak" ve "Uyanık kalmak" arasındaki zaman şimdi..
İçi boş..
Dolu ya da, değmiyor ama bana dolu yanı..
Gözüm boşlara alışık..

16.11.07

Sadece Avusturya’nın değil, sanatın da baş şehirlerinden biri… Viyana.



“Az sonra, siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım.” Tanıdık değil mi? O eski Türk filmlerinden fırlama replik.. Evet, siz birazdan bir yolculuğa çıkacaksınız, ben de gökyüzünden sizi izliyor olacağım. Şaka değil! Sizi tarihin ve sanatın kol kola gezindiği bir şehre götürüyorum; Viyana’ya!

Avusturya’nın başkenti Viyana, 9 fedaral eyaletin yüzölçümü bakımından en küçüğü fakat nüfus açısından en kalabalık olanı, yaklaşık 1.650.000 kişi yaşıyor bugün Viyana’da.
1922 yılından beri eyalet olan Viyana, bununla birlikte Avusturya’nın en önemli şehirlerinden biri. Hal böyle iken, Viyana belediye meclisi aynı zamanda eyalet meclisi oluyor, Viyana belediye başkanı da aynı zamanda eyalet başkanı görevini sürdürüyor. Dışarıdan bakıldığında bunun karmaşık bir yapı olduğu söylenebilir, ancak bu durum bile Viyana’nın ne denli yüksek önem arz ettiğinin bir göstergesi elbette.

Tarih boyunca pek çok göçe ve ihtişamlı yönetimlere sahip olmuş bu kentin milattan önce 1200 yılında bir Kelt yerleşim merkezi olduğu bilinmekte. Milattan sonra 2. yüzyılda ise Roma İmparatorluğu’nun sınırında önemli bir şehir haline gelmiş Viyana. O dönemden bugüne gelen pek çok kalıntı bugün birinci bölgedeki metro istasyonlarında görülebilir. Ortaçağın ilk dönemlerinde ise şehir eski ününü ve önemini kaybetmiştir.

Zaman içinde Viyana önemini yitirse de, sınırlarını genişletmiş ve daha da Batı’ya doğru genişlemeye devam etmek isteyen Osmanlı İmparatorluğu’nun hedefi olmuştur. Osmanlı orduları 1529 ve 1683 yıllarında olmak üzere, iki kez Viyana’yı kuşatmış fakat bu kuşatmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 1718 yılında ise iki ülke arasında geniş çaplı bir barış antlaşması imzalanmış ve böylelikle ekonomik ilişkiler de kurulmaya başlanmıştır. Gelecek zamanlardaysa Avrupa'nın Doğu ile ticaretinin büyük bölümü Viyana üzerinden yapılmıştır.


1995 yılından bu yana Avusturya Avrupa Birliği üyesi bir ülkedir. Viyana da elbette, bu büyük ekonomi topluluğunun bir parçasıdır. Avrupa’nın en fazla ziyaret edilen kentlerinden Viyana’nın en göze görünür yanına, o sanat kokan dünyasına gidelim şimdi..

Hepimizin kulaklarına işlemiş o melodiler.. Klasik müziğin en ünlü isimleri en bilinen eserlerini nerede yaptılar dersiniz? Ya da birbirinden ses getiren operalar nerelerde çıktı seyircinin karşısına? Tabi ki orada, Viyana’da!

Beethoven, Mozart, Johannes Brahms, Franz Schubert, Joseph Haydn, Strauss’lar.. İşte tüm bu büyük besteciler Viyana’nın havasını soludular ve o göğe bıraktılar melodilerini. O güzel sesler hem bugüne, hem de tüm dünyanın kulağına ulaştı.



Viyana’nın, Avusturya’nın sanat adına öne çıkan isimleri elbette bu büyük sanatçılarla sınırlı değil. 1791 yılında doğan ünlü tiyatro yazarı Franz Grillparzer, bir dönem Avusturya banknotlarında bile görünmüş aktör Ferdinand Raimund, opera sanatçısı ve oyun yazarı aynı zamanda “Avusturya’nın Shakespeare’i” olarak anılan Johann Nestroy Viyana ve sanatın kesiştiği noktada akla gelen diğer önemli isimler.


Çok büyük olmasa da bu şehir, hem tarihiyle, hem yetiştirdiği insanlarla, hem de bugünüyle hakikaten eşsiz. Ama bunlar karın doyuruyor mu? Tabi ki hayır! Şimdi işte, karnı acıkan okur için, Viyana menüsü..

Wiener Schnitzel..
Viyana’nın en meşhur yemeklerinden biri. Öyle ki sadece schnitzel yemek için, akşam yemeklerinde farklı Avrupa ülkelerinden, Viyana’ya giden damak tadına fazlaca düşkün kimseler olduğu söylenir. Peki bu schnitzel’in özelliği ne? Ağırlıklı olarak dana etinin un, yumurta ve sonunda galeta ununa batırılıp kızgın yağda kızartılması ile yapılıyor. Kimi yerlerde domuz, tavuk ya da hindi etinden yapılsa da, makbulünün dana etinden yapılanı olduğu biliniyor. Sıklıkla patatesle servis edilen bu leziz yemeğin yanına şarap çok yakışıyor!



Mmmm.. Kahve!
Kokusuyla bir anda her yanı kaplayan o sımsıcak içecek. Kahve.. Türk kahvesi gibi hani köpüklü, yoğun, leziz; hatırladınız mı? Viyana’nın dünya çapında tanınıp bilinen o kahve kültüründen bahsetmeden olmaz menüyü açmışken.. Osmanlı’nın II. Viyana Kuşatması’nda bozguna uğramasının ardından, geri çekilirken ardında bıraktığı bir şey vardı. Rivayet o ki, içinde kahve çekirdekleri bulunan bir çuval, Osmanlı’nın Viyana’ya bıraktığı miras olmuş. Çuvaldaki kahveyi deve yemi zannederek yakmak isteyenler olsa da Kral Jan III. Sobieski bu çuvalı subayı Georg Franz Kolschitzky'e vermiş. Kolschitzky de böylelikle ilk Viyana kahvesini kurmuş. Pek çok denemenin ardından, süt ve şeker ekleyerek Viyana'nın sembollerinden biri olan bir kahve çeşidi, Melange icat edilmiş.

Ve kahveyle birlikte, belki kahveden sonra.. Viyana’nın pek çok kafesinde rastlanacak birbirinden güzel kekler.
Imperial Torte: Çikolatalı, acıbadem ve fındıklı bir kek. İçi krema dolu! Hem göze hem de damağa fazlasıyla hitap ederken, bolca kalori vaat ediyor..
Linzertorte: Çilek marmeladı ve fındıkla birlikte sunulan bir tatlı. Tereyağı sosu da cabası!
Apfelstrudel: Elmanın baş köşesine oturduğu, bol şekerli ve sıcak servis edilen bir tatlı. Genellikle dondurma ya da kremayla servis ediliyor..

Yedikleriniz, içtikleriniz, gördükleriniz dahi sizin olsun. Ama Viyana’nın keyfini Viyana’da çıkarın. Schönbrunn Sarayı’nın ihtişamının arasından, Belvedere Sarayı’nın buram buram sanat kokan köşelerine sızın. Ya da belki, Karl Kilisesi’nde ruhunuzu dinlendirdikten sonra biraz, Raimund Tiyatrosu’nda alırsınız soluğu; farklı hayatlar izleyebilmek ve kendi hayatınıza kaçamak bakışlar atabilmek için.

Her ne olursa olsun Viyana’nın damağınızda bırakacağı o tattan memnun kalacaksınız.. Hem de çok! Hatta kim bilir, belki seslenirsiz bana doğru, “Hey, şimdi sen uzaklara giderken biz nerede olacağız?”.. Emin olun, bu kez ben sizin yerinize Figlmüller’de enfes schnitzel’imle baş başa olacağım. Tabi ki Viyana’da!

Not: Avrupa Dergisi'nin ilk sayısında yayımlanmıştır.

7.11.07

yar/ım

Bu ara adet edindim bir işe başlayıp bitirememeyi.. Ne konuştuğum sözü bitiriyorum, yarım kalıyor cümleler ağzımda; ne yazdığım yazıyı.. Utanmasam kendimden, ki hâlâ utanıyorum, yürüdüğüm yolu bile yarım bırakacağım.. Belirtmem gerek, kendimden kaçarak bunu dahi yapıyorum bazen..

Havalar soğudu. Kara, kışa dönecek yüzünü artık sabahın altısıyla, akşamın sekizi. Ben de bu saatler arasında titriyor olacağım; kanım çekiliyor, dişlerim birbirini dövüyor olacak. Yaşayacağım. Biraz düşürerek ritmimi ya da aksine ısınmak için artırarak.. Tüm bunları yaparken, yine yarım kalacak bir şeyler; bu yarım olma hâli, bir süre daha devam edecek. Biliyorum..

Bu sabah karanlığa uyandım ve şimdi de bu sabahın gecesinde, karanlığın ortasında oturuyorum. Yine yazmaya başladım ve yine yarımlığından bahsediyorum içimdekilerin, çevremdekilerin, içinde bulunduklarımın. Bu yazı, tamamlanacak, hissediyorum. Ama biliyorum ki yardım etmeyecek tamamlanmasına bir şeylerin. Hayat kaldığı yerden, bir gecenin kör yerlerinden ya da bir sabahın ayazından akacak yine, tüm eksikliğiyle. Ben de karışacağım giden zamana.

Yarımlıklar arasında, tamlamaya çalıştıklarım var. Onlar için biraz da direnişim. Yoksa bırakırım, gider hayat natamam bir vaziyette. Ama yok, halen uğruna çabaladıklarım var, bazen beni bile şaşırtan bir biçimde asıldıklarım, bırakmamacasına. Ne kadarı gerçekleşir bilinmez ama ben ediyorum duamı. Teslim oluyor, teslim olurken de tamlamaya çalışıyorum arzuladıklarımı.

Çok konuşuyorum. Şimdilerde, yine eksikliğinden midir bir şeylerin bilmiyorum, açığı kendimle kapatıyorum. En tehlikelisi bu olur bazen, biliyorum, insanın en sarmal haliyle kendine dönüşü en sürprizlisi olur. Ama ben bunu yapıyorum, ne olacağını pek de kestiremeden. Rahatım yalnız, enteresandır; belki de tüm bu belirsizlik, yarımlık hâli güç veriyor bana, olabilecekleri düşünüp tehlikenin boyutlarını ölçüp tasalanmıyorum bir de. Rahatım. Huzurlu değilim ama asla..

Aklımı kurcalıyor gözümün gördüğü insanların fikirleri. Benim hakkımda biraz, biraz ne gördükleri, düşündükleri.. Hayata dair kendi içlerinde besledikleri, olsun diye bekledikleri ya da yürekten olmasın diye diledikleri.. Hepsini bilmek istiyorum içten içe. İçim içime yem oluyor. Çıkıp sormuyorum ama, “Sen nesin, neyim ben” diye. Çünkü farkındayım, konuşuyorum çok. Ve biliyorum, bugüne değin pek de bir şey getirmedi bana konuşmak insanlarla “ben” hakkında, “sen” hakkında, “biz” hakkında; konuşup da varamadık bir yerlere, suskulardan başka. O yüzden biraz da, susuyorum şimdi. Suskulara varmazdan evvel, daha yola bile çıkmadan.. Ama dedim ya, yem oluyor içim içime..

“Öyleyse ne yapıyorsun?” diye soracak aranızdan biri, tüm susma çabalarıma karşın benim haykırışıma davetiye çıkaracak. Bir iki kıvranıp gürleyeceğim ben de, çünkü serde konuşmak var! İnsan olduğumu en çok hissettiren şeyi yapmak, birbiri ardına dizmek sözcükleri, bazen ustaca, acemice bazen.. Sonra vurgulamak hepsini bir bir; havaya, âna mıhlamak. Kulağına değip de ermek işitenin içine, eritmek; eriyerek karışmak kanına işitenin, “bir” olmak.

Tutamayacağım kendimi yine diye korktum şimdi. Şimdi kalkıp ayağa, çıkıp dışarı, karanlıktı soğuktu, aldırmadan.. Bağıra bağıra anlatmak şimdi, konuşmak içimden geldiği gibi. Yarım bırakmadan bu kez.. Yapabilir miyim ki? Yanıtı bende, aleni hem de; hayır. Korktum çünkü bir kez, çünkü bir defa karar verdim susmaya. Bilirim uzun sürmez belki ama kendimle şimdi savaşım, her daim olduğu gibi yine benimle. Farklıca ama bu kez. Ne kadar çekse de canım şimdi sokakta bağırarak, belki fısıldayarak, ama illâ ki anlatmayı içimden geçeni, yapmayacağım. Korktum bir kez, bir kez karar verdim ve kaçıncı kez yarım bıraktım yine bir şeyi..

Aklımı kurcalıyor ne çok şey, bazen başını alıp gidecek aklım sanıyorum, kurcalanmaktan. Sıkılacak, tahammülünün sınırlarında turlayacak, basıp gidecek sonra.. Yapmıyor. Aklım seviyor da biraz kurcalanmayı, ondan belki. Ama fark ediyorum, en çok da yazarken. Ne kadar dağıtsam da kendimi, ilgimi, istiyor canım konuşmak. Dilim açık etmek istiyor her şeyi, herkese bir bir anlatmak. Yarım kalmamak bu kez, tamamlayıp her şeyi, gitmek istiyor içim. Biraz yalnız, biraz uzağa, biraz içinde sevdiğimin..

Yarım kalıyorum sonra ben yine, bitmiyor başladığım cümle, yürüdüğüm sokak.. Susup kalıyorum kendi içimde, yarım..

08112007
0403

Reklam Yazarı Olmak ya da Olmamak..

Şimdilerde sık sık, dönüp dönüp okuduğum bir blog sitesi var.
Zaten bugün itibariyle de takip ettiklerim arasında, görmüş olduğunuz sayfanın solunda bir yerlerde ikamet etmeye başlayacak adresi.

Yazmak'sız yapamayanların, reklam yazarı olmayı hedefleyenlerin ve dahi olmuşların ısrarla kapısını çalması gereken bir site;

http://reklamyazmak.blogspot.com

Eline kalem bulaşan herkes göz atsın, gözü orada kalsın..

1.11.07

S(y)ormaca..

Nedir yaşadığın?
Sana sorulan soruya "Bana bunu ne cüretle sorarsın?" diyecek kadar cesaretin yok. Çünkü zaten sen, hak vermişsin herkese; seni herkes sorgulayabilir türlü sıfatla.. Yaptıklarını açıklamaya tenezzül dahi etmezsin; çünkü saygı duymazsın hiçbir söylediğine, duyduğuna, yaşadığına.. Bir yalanın içinde ancak kendini kandırırsın, diğerlerinin de inandığını varsayarak sana.. Hepsinin sebebi içindeki o güçsüz sen midir yoksa.. Kenarda kalmış zamanlarca, itilmiş biraz da ezilmiş sen..

Kendini yeni öğrenmiş, daha ana yavrusu bir yaban hayvanı edasıyla marifetmiş gibi saldırmak, dişlersin orayı, burayı, beni.. Kanatırsın da.. İstediğini alırsın yani. Ama aldığınla kalırsın ancak. Daha fazlasını bulamazsın istesen de. Çünkü canı yanan bir can'ın verecek hiçbir şeyi kalmaz, tükenmiştir verecekleri, gücü kalmamıştır ya da vermek istese bile fazlasını.. En yaban halinle devam edersin sen yoluna; yine diş geçirerek sağa sola, yine kanatarak birilerinin bir yerlerini..

Nedir yaşadığın?
Sen anlamlandıramadın henüz, eminim. Çünkü biliyorum içindeki o güçsüz seni. Nasıl da yalpalar zaman zaman, nasıl da çırpınır kanıtlamak için olmayan kudretini.. Acırım sana.. İçinden geçenleri bildirmenin acizlik sayıldığı bir bedenin hükmünde olduğum zamanlara da bakar, bakar bakar acırım. Acımalarımın kıyısından da kendime göz atarım, yanarım. Kimse bilmez. Kimse görmez. Kimse duymaz.

Bilirim, duysa da kulaklar bunu, gözler görse de, bilse de zihinler, mühürlü yürekler anlamaz. Zifte bulanmış elleriyle gözlerini kapatan adamlar, susar bakar ancak uzaktan tüm körlükleriyle..


Nedir yaşadığım?
Sustuğum zamanların içinde, çığlık çığlık büyürken yırtıldı ciğerlerim, aktı yatağıma. Kan yoktu, ter yoktu, saf acı.. Elimde kalanın aslında "kalmasa da olurmuş"luk dahi bir değeri yoktu.

Gözlerimin kırmızılığında, tüm tanıklarıyla güç zamanlarımın bir kere daha baktım maviye, dönerken martılar. Kediler etrafımda dolaşırken ve zannederken beni onları ısıtacak bir soba, çoktan soğumuştum ben, buz kesilmiştim çoktan. Etkisiyle damarlarımda gezinen o her yerimi uyuşturanın, sırtımı verdim demir gövdesine ağacın.. Bir şarkıya başladı dilim, belli belirsiz.. Üşüdüm, üşüdükçe söyledim, söyledikçe ağladım. Mavinin tuzundandı gözümden akan, tadındandı mavinin.. Yadırgamadım..

Nedir yanıma kalan?
Zamansız bir mekanda, beyazlar arasında yürüyen, geride bıraktıklarından biraz perişan, ileriye taşıyacaklarını düşündükçe güçlenen bir ben. Elinde kalanla avunmaktan bihaber, hep daha iyisini bilen, daha iyisini gören ve pek çoklarından iyisini hak eden.. Gözleri katran karasına dönmüş adamlardan; yüreği mühürlü, küflü, paslı kadınlardan, daha diri, daha kadın ben..

yok'la'ma!