26.7.07

gidişardı

Gitmişti.. Aksi düşünülemezdi. Severdi gitmeyi, o gidişinin ardından bir daha geldi tabi.. Ve yine gitti işte.. Konuşurdum onunla, saatlerce, anlamazdım nasıl akmış zaman.. Sabah olurdu, akşam olurdu, gece tanla buluşurdu, ben hiç anlamazdım ne olmuş ne bitmiş, guguk kuşu kaç kere ötmüş, bilmezdim.. Ama belki en iyisi buydu, beni burada kendimle bırakması ve gitmesi dilediği yere.. Acıyla beni yeniden karşı karşıya getirmesi..
Bir de hep aynı soru dönmese beynimde; gelecek mi geri, unutacak mıyım yine saatleri gözlerinde gezinirken..

nefessizdeniz

Tuzlu suyun altında, gözlerimi kırpıştırabiliyorum sadece ama seviyorum o suyun göz bebeklerime değmesini.. Küçücük balıkların ayaklarıma üşüşmesini ve kumun altında uyuduğunu düşündüğüm masal kahramanlarından birinin aniden uyanacağını hayal etmeyi..
Evet.. Ben denizin altındayken, inemeden derine hayal kurmaya başlıyorum sanırım ve sorun da tam olarak burada baş gösteriyor.
Aniden o durgun, sakin gerçekliğe uyanınca, ürperiyorum ve kesiliyor nefesim..

Eksik-şimdilik..

Konuştuğumuz sözler yok seninle, ardında görüntülerin aktığı bir şehir meydanında söyleşmedik hiç. Dinlerken salındığımız, salınırken birbirimize çarptığımız müziklerimiz olmadı. Ben uzaktan izledim seni, izler gibi yaptım uzunca süre. Gözlerimi değdirdim omuz başlarına, dirseklerine, tüm köşelerini gezdim. Seni görmeden yaptıklarım, seni gördüğümde ne yapacağımı bilememelerimi hazırladı, ayaklarımı birbirine doladı, ve ellerimi, dilimi bir de…

...

16.7.07

Biraz Daha

teninin ardında beni tümleyen bir şey var.
sen yokken eksilen o sanırım.
sendelememe sebep olan, beni topallaştıran..

mevsim dönümlerinde gerçekleştirmeyi umduğum hayallerin hayal olarak hayatlarını devam ettirme kararını almalarıyla birlikte, o teninin ardındaki beni tümleyen şeyi de duyamamaya başladım.
ne fenaydı dokunamamak, ne fenaydı özleyip de, özlemek yalnızca...

bir şehre yağan yağmurun altından ıslanan ben, düşlerim cebimde. mevsim dönümlerine tanık olmak bir kez daha, teninden uzak. uzaklar içinde gidip gelirken, "bu hiç bitmez mi?"lere boğmak kendimi, boğulmak istemli. eksikliklerimi sıkıştırıyor ellerim, parmaklarımın arasından damlıyor olmayanlarım. arada kırılıyor düşlerim, dökülüyor yere. kalbim de sıkışıyor bir yandan. sıkışıklıklar arasında kalıyorum, boğuluyorum istemli.

sen yine göz kararınca uzak bir yerde, kulak memesi kıvamında yastıklarda başın. teninin ardında beni tümleyen her şey uykuda. ne hoş başka bir şehrin göğünün altında seninle uyuma fikri, ne güzel sadece seninle olma fikri, nasıl umutlu. ama kilitleniyor her şey bir sözcükte. uzak... düşarçalayan, yalnızlıkdoğuran bir sözcük, durmadan doğum yapan.. sonsuz bir sessizliğin içinde ben, gece hafiften serin, mevsim dönümü... ellerimde yazdan kalan yapraklar ki pek çoğu son nefeste. tıkanıyorum ben yine, onlarla birlikte soluğum kesikçe...

tükenmeyen bir yalnızlık koynumda, uykusuzum ve huzursuz zamanlardır. uzak'ın doğurduğu tümcelerle belada başım, uzak tohumu hislerle... bir mevsim dönümünde seninle olma hayali ve ellerimin arasında kırılan sesler... "hiç mi bitmez?" diyorum "bitecek..." diyorsun "ne zaman?" diyorum "az kaldı..." diyorsun sessizlik iktidara geliyor sonra... "bitmedi mi hala?" diyorum "biraz daha var" diyorsun "ama içim çekiliyor?" diyorum "biliyorum" diyorsun. biliyorsun, sen hep biliyorsun...

teninin ardında beni tümleyen şey uykuda. sen yokken eksilen o sanırım, beni topallaştıran... ne somutluğun, ne de diğerleri umrumda... kırık düşler ve hep aynı yalnızlık, kalan bu elimde; ellerimin arasında kırılan, parçalanan, dökülen yerlere... bir mevsim dönümünde seninle olamamak sonra...

8.7.07

Akış

Yolculuk bir düşünme süreci.
Ölçüp biçme, tartma, dökme yeri.
Şayet bir otobüste, vapurda, uçakta ya da trendeyseniz.

Hayatınız, tanık olduğunuz, işittiğiniz, okuduğunuz hayatlar akar gider gözlerinizin önünden ve bir iki sivri dikene takılır gözünüz.
Güzel anılar da olabilir bunlar, kapanmayan yaralar da.
Özlemleriniz de olabilir zihninize düşen, nefret ettikleriniz de.

Her yolculuk, yeni bir keşfe gebedir. sadece bir çift gözün görmeye yetmeyeceği bir keşfe..
şanslıysanız ve bakmanın ötesini gördüyseniz pek çoklarına tabi..

7.7.07

Okan Bayülgen ve İnternet Sözlükleri

kimileri onun online sözlüklere, sizin, benim gibi adamların yazdığı sözlüklere yakınlığını sırf "bana net aleminde cephe alınmasın da şirin görüneyim ben bi'" fikrinden ötürü olduğunu ileri sürüyor.

halbuki okan bayülgen sayıları binleri aşan klavye fatihlerinin cirit attığı bu oluşumların ne kadar kuvvetli, kudretli olduğunu ve pek çok bilgili insanı bir araya getiren sözlük yapılanmaları gibi özgün işlere duyduğu ilgiyi göz önüne sermek için konuşuyor sözlükler hakkında `kanımca`.
tabi belki bir de, sözlük camiasına(!) yakın isimlerle birlikte çalıştığı için dilinde sözlükler bu kadar...

sebebi ne olursa olsun, işe bu taraftan, sözlük yazarlığı konusunda hatrı sayılır bir geçmişe sahip biri olarak baktığımda alkışlanası bir iş yapıyor. bunu online sözlükleri övdüğü için söylemiyorum elbette. sözlükleri, ezbere kötüleyen adamlara karşın, "e adam bir okusaydın da öyle bangırdasaydın" diyebilmesinden dolayı söylüyorum. kendisi hakkında onlarca, yüzlerce belki kötü giri(yahut diğer sözlüklerin dilince entry) yazılmasına karşın ısrarla sözlük taraftarlığı yapmasından dolayı söylüyorum. çünkü sözlükler "belirli bir seviyesi olan adamların" klavye şakırdattığı oluşumlar-bunu asla yazarları göklere çıkarmak, malum yerlerini kabartmak, şişirmek için söylemiyorum-. ve o "belirli bir seviyesi olan adamların" fikri, hakkında yazı yazılan, olumlu-olumsuz eleştiriler içeren giriler/entryler göz önündeki insanlar, "ünlü"ler için altın değerindeler, fark edebilirlerse...

köşe yazarları, medya patronlarının tutturduğu yolda yürümek zorunda kalır bazen, onlar gibi oturur, kalkar, yazarlar. ve belki bu nedenle, bahsi geçen "ünlü"leri yerden yere vururlar, şanslılarsa haksız yere göklere çıkarırlar bazen.

televizyon ve radyo programcıları da keza öyle..

ama sözlüklerin böyle bir derdi yok.. yönetimler pek çok basın yayın organına oranla daha özgür bırakıyorlar yazarlarını, nispeten daha demokratikler. asla demokrattır sözlükler demiyorum, fakat yukarıda bahsettiğim oluşumlara oranla daha demokratikler ve bu da şunu sağlıyor; birbirinden farklı çevrelerde doğup büyümüş, yetişmiş, okumuş adamların göz önünde olan şahıslar hakkındaki kişisel fikirlerini ortaya koymalarına. herhangi bir baskı yahut herhangi bir tekel zihniyetine bağlı kalmadan, holding çatısına sığınmadan.

ama işe diğer taraftan bakınca, yani şöhret olabilmiş ama algısını geliştirmekte güçlük çeken kimselerin cephesinden sözlüklere baktığımızda farklı bir resim çiziliyor. "ama adam benim hakkımda 'çizgili pantolonu ile palyaçoları andıran adam' yazmış" diyor adam çıkıyor işin içinden, yargıya varıyor, asıyor kesiyor. bu kişisel bir hakaret olmadığı halde, ünlümüzün canını yakıyor, içini sıkıyor. yersizliği meydanda olan bana da bunu açıklamak düşüyor bu kadar yazmışken, ama elim el vermiyor yazmaya çünkü o ünlünün ne yaparsa yapsın beni anlayamayacağını bilmek klavyemi söküyor...

velhasıl, bakmakla kalmayıp görmeyi de başarabilen biri olarak ve bugüne kadar yapmış olduğu işlerle hem kalitesini, bilgisini, hem de kültürel birikimini ve insanlığını ortaya koymuş bir adamın, çoğumuzun müdavimi olduğu, zamanlarını vakfettiği, sözcüklerini armağan ettiği bu oluşumlara destek olduğunu görmek içimi ferahlatıyor. mevzunun aslının bir yerlere ulaştığını bilmek sular serpiyor daralan ruhuma...

6.7.07

Şehrin Mor Çiçekleri ve Yangın

Efkar sardı karanlık geceyi. Gittiği yolları aydınlatmaz ki başucumda yanan mumun kifayetsiz ışığı. Yangınım ona. İçimdeki yangın ona. O şehirleri yok edecek, ağaçları evleri kül edecek yangınım sevdiğime... Çağlıyorum bu gece yine, kulağımda "gitme"li şarkılar...

Gözyaşım düştü ateşe, içimi sızlattı mumun çığlığı. Hiç kendi halime bakmazdım ben, kendime yanmazdım. Gözümden düşürdüğüm yaşıma değil, mumun imdat çağrısına yandım. Yandım, yaktım şehri mumla birlikte. Bu gece bir kibrite baktı...

Bir bakmış, bir yakmış; bir varmış, bir yanmış, bir közmüş, bir sönmüş...

Yar gitmiş uzak şehre, yüreğimi yanında götürmüş. Teninin sıcağının ıslağıma karıştığı saatler sanki rüyaymış, düşmüş.

Bir günmüş, bir dünmüş; bir gülmüş, bir küsmüş...

Işıl ışıldı yeşil gözleri ayrılık saatinden önce; şehir ışıl ışıldı gözleriyle. Bindiği otobüsle birlikte karardı; önce o cadde, sonra bu kent. Gözümden akan yaşlar suladı bu şehrin parklarını o gece.Yakınlarda yangınımın yakacağı parkların mor çiçeklerini suladım gözlerimden akan sevdamla.

Bir açmış, bir kopmuş dalından; bir gülmüş, bir solmuş, bir suymuş canını veren, bir de alan elinden can damarını...

Şarkı dedi ki, o gitti ama senin kadar şanslı değil ki. Gözyaşını sileceği tek yer elinin tersi. Oysa senin göz yaşların, ya bu şehrin çiçeklerini besler(!) ya da kurur annenin omzunda... O ne yapsa? Anne omzu da uzak, yar kucağı da... Akmasın en iyisi sevdiceğin gözyaşları; ıslanmasın ne gözleri, ne elinin tersi...

Bu gece yarısı da şehrimin mor çiçekleri içti beni.

Bu gece de yangınımın ateşi aydınlattı odamı.

İçim hep karanlık oysa, yollar uzun, sarılmak uzakken...

Yeşilin yeşil olduğunu anladığı o güzel gözler, uykudasınız şimdi benden uzak o şehirde.

Oysa dün gözlerimden içeri attınız kıvılcımı, tutuştum ben, şehir yandı.

Bir varmış, bir yokmuş...

Bir yanmış, hep yanmış...

Sus

senin için şiirler okudum bu gece kendi kendime... sana yollamak istedim şu kadarcık mesafeden, rüyana bulaşsın diye... ama yapmadım...

yapamadım...

sana dair bir şiir bulmak istedim, bulamadım...

ben yazmak istedim, yazamadım...

sana yazayım dedim en sonunda, sadece sana... bir şiir olur belki diye...

sonra sevdamın şiirliği geldi aklıma, bu kez de susamadım...

Tek Kişilik Şehir

Sebepsiz yalnızlıklar dolanır bu şehirde. Çok bildik ancak ıssız sokaklarında fırtınalar kopar yüreklerde, gök uyur. O yürekler gecenin bir yarısı korkusuz açılırken huzur rıhtımından dingin denizlere, yıkılır dağlar, şehir perişan…

Nedir bizi bu kadar silen bu şehrin özünden, nedir bizi bize iten? Kayıp zamanları bulamama çekincesinden sıyrılıp hoyratça harcamak anı ve etaplarını mükemmel bir hızla geçmek yalnızlığın. En tepeye, en ‘yalnız’a varmak; neden? Görmek ama sessiz kalmak, duymak ama yaşamamış saymak, hissetmek ama dokunmamaya yemin etmek ne kadar doğrudur? Bir insan şu İstanbul’da, İstanbul’u ne kadar yaşayabilir duyumsuz?

Cevabını aramayın, sorduğuma da bakmayın. Çok tanıdık yanıtı. Evet, İstanbul’da yaşayabilir insan bu şekilde. Bir bir geçerken yanındaki, sağındaki, solundaki insanları onları umursamadan, saat beşte güneşin soluksuz, yorgun tahta çıkışın görmeden, ‘beyinevi’nin duvarlarının dışındaki sesi duymadan yaşayabilir. ‘Ben’ini unutarak, soyutlanarak ‘ben’inden gider bu yol gittiği yere kadar. Zorla, nedensiz nedenlerle. En kötüsü niye olduğunu düşünmeden gider. Düşünecek vakit mi vardır? 24 saat nedir ki bu doyumsuz şehir için? Alır senden seni, gider senin gibilere satar. “İstanbul, satmak için satın alır.” Ondandır hep Beşiktaş’ta, Kadıköy’de, Sarıyer’de aynı yüzleri gördüğünü hissetmek.

Çıkıp günün en solgun anında atabiliyorsan kendini yeni yapılmış kaldırımlara özgürsün demektir. Ama eğer giderken yanına alacak kimseyi bulamıyorsan, kimse yoksa adımını attığında yanında yalnızsın demektir. En acısı da budur zaten. Yalnız kalmak ve yalnızlığı özgürlük sanmak. Aç olduğumuz, savaşını verdiğimiz özgürlüğü yalnızlığın altına saklamak. Yitirdiğimiz ve yittiğimiz döngünün içinde bilmem kaçıncı daireyi çizmek yeniden. İşte ilk adımıdır bu ‘iç İstanbul yaşamı’nın. Ne karanlık, ne soğuk değil mi? Bu acıtır sizi. Hem İstanbul’u, hem seni.

İstanbul’un uyumlu yanı yok değildir elbet. İstanbul ruhu bencil bir beden gibidir. Uyumludur İstanbul kiracılarıyla. Ama bilinen incitir. İstanbul yakar, ağlatır, yorar belki seni. Nedendir? Çünkü İstanbul bir kaç selam duymak ister sabahları, bir kaç tebessüm maviliğine yansıyan.

Siz siz olun unutmayın bu yanını şu koca şehrin. Başınızı kaldırıp yürüyün sokaklarda, ellerinizde umutlar doğsun her güne. İstanbul kaldıramaz çoğul yalnızlığı. Sizin gibi. Siz de gün gelir ezilirsiziniz ezbere ‘tek’lik altında!

İçinize yenilikler akıtın. Gülen, sevimli yüzler. Sahte olmasınlar, dikkat edin. İstanbul anlar.

2.7.07

İstanbul

Bir fotoğraf.. İstanbul'dan.. Grisiyle, sakladığı coşkusuyla.. İstanbul gibi, İstanbul kadar..

yok'la'ma!