27.4.07

Yerden Yüksek

Söz bitti belki, yüzüm silindi, kırıldı aynam. Ama yeni başlıyor onun hikâyesi. Gözleri heyecan dolu, bilmediğinden ürkerken, merakla yaklaşıyor aynı zamanda ona, her neyse. Eline alıyor, içine bakıyor, kokluyor bazen; bazen tadına bakıyor dilinin ucuyla. Ama hep heyecanlı, hep anlatıyor. Ellerini kullanıyor bazen, bazen göz kapaklarını, kirpiklerini. Bazense, sadece üzerine basa basa diline getirdiği “r”lerini kullanıyor beni kendisine kilitlemek için. Hep konuşuyor, hep yetişmeye çalışıyor bir yerlere.
Bir ev arzuluyor sıklıkla, evde olma hissi ona güven veriyor belli ki. Ve diğerleri gibi sıkılmıyor ona güven veren bir şeyi başkalarına söylemekten. Korkmuyor deşifre olmaktan, çekinmiyor bilinmekten.
Oyunlar oynuyor kendince, yerlerde, yerden yükseklerde. Kahkahaları, güven kokan evin duvarlarına çarpıp çarpıp geri geliyor, büyüyerek daha da. Susuyor sonra, anlaşılabilecek her manada susuyor. Önce bir bardak, ardından elma suyu değiyor dudaklarına. Sudan daha çok sevdiğini söylüyor elma suyunu. Ama bilmiyor elma suyu içerken de su içtiğini. Susuyor sonra, bilinen her mana susuyor yine.
Onu yazarken, onu dinlerken, onunla konuşurken hatta başka zamanların insanları olduğumuz hissine kapılıyorum istemeden. Dilim belki onun diline benzemediğinden, görüntüm onunkinden uzak olduğundan belki, anlaşamadığımızı fark ediyorum bazen. Fark etme’lerime kızıp ‘yok canım’lıyorum kendimi. Halının altı doluyor yine yeni süpürdüklerimle. Oysa konuşuyor hâlâ, coşkuyla, anlatıp duruyor. O gün ne yaptığını, yarın ne yapacağını, yarın için duyduğu heyecanı anlatıyor. Bitmiyor anlatmaları, ben de dua ediyorum bir yandan hiç bitmesin diye.
O yeni yeni seslenmeyi, söylenmeyi öğrendi. O, giydiklerinin adını bile yeni yeni biliyor. Ona kendi yaptığı her şey olağanüstü geliyor şimdilerde. O her daim içinden geleni söylüyor, yapıyor, dur durak bilmeden koşturup duruyor.
O bir insan yavrusu. Adını yazmayı yeni yeni bilen, insana yavruyken nasıl “insan” olduğunu yeniden bildiren.

11.4.07

Yalnızlığın Çan Sesleri...


“Karanlık, soğuk, alabildiğine geniş ama şimdi ıssız”dı zaman. Zaman siyah etekli, zarif bir kadındı. Bir beyaz ışık inerdi bazen yer yüzüne; zaman aydınlanırdı. Korkusuzdu, acımasızdı zaman; giderdi. Farklı kimliklerde, farklı bedenlerde işlerdi hayatı; çeker giderdi. Giderdi o ışığın indiği yere.


Sonbahar… Yollar ıslak…
Soğuk kış günlerinden selam getiren rüzgâr kapıda.

Bir kadın…
Bugüne dek yaşanmış tüm sonbaharların yorgunluğunu, kırgınlığını taşıyan; gözleri deniz, elleri çöl bir kadın…

Camlarda yaşlı gözleri var. Gözleri hep camlarda. Camları sever kadın. Yıllardır arayıp da bulamadığı mutluluğu arıyor hâlâ. Camlarda gözleri. Özlemiş belli; gidenleri, kalanları, yok olanları, hiç olmayanları özlemiş. Sesi yok kadının; adı yok. Bir çığlık o ömründe arda kalan.

Bazen çıkar odasından. Kadın kokan o karanlık odadan. İner merdivenlerden, çıkar kapıdan. Fazla uzağa gitmez; gidemez kadın. Bakar son bir kez kapıdan. Çarpar kapıyı, ağlar.

Yaşanmışlıkların ayak sesleri gelir küçük odadan ve kim bilir kaçıncı kez ocakta unutulan çaydanlığın imdat çağrısı. İşin ilginç yanı çay içilmez kadının evinde. Çünkü çay tek başına içilmez kadına göre.

Çıkar yeniden o gıcırdayan merdivenlerden tanıdığı aksaklığıyla. Yeniden oturur bordo koltuğuna, gözleri camda yine. Yalnızlığın sesi gelir kulağına çatıdan, o duymaya alıştığı yalnızlığın çan sesleri. Tüm hücrelerine süzülür yalnızlık, hiç tatmamış gibi. Yalnızlık dolar kadına. Kadına yalnızlık gelir o sonbahar akşamı. Kadın yalnız, yalnız kadın.

Hep yalnızdı, son gördüğümde de. Camlardaki nefes izlerini silmişti elleriyle, bordo koltuğunu daha da yaklaştırmıştı soğuk pencereye. Başını devirip sol omzuna izlemişti yağmuru. Yalnız. Kulağında tanıdık çan sesleri, uyumuştu. Yalnızlığın çan, zamanın son kez acıtan sesleri kulaklarında, uyumuştu.

Siz Beni Yanlış Anladınız...


Siz beni yanlış anladınız, ben sizi. Daha ilk günden “Her şey karşılıklı.” demiştiniz, işte oluyordu her şey karşılıklı. Yanlış anlaşıyorduk bir güzel. O kadar bardağın dolu yanını görmeye şartlanmıştık ki, “anlaşamıyoruz” diyemiyorduk bir türlü, varmıyordu dilimiz. Bunun yerine, sesi daha ılık olanı seçiyor, “yanlış anlaşıyoruz” diyorduk; bir de sahte gülücük iliştirip sonuna…

Zamanlar geçti, sahte gülücüklerimizden dolayı yargılanmaya başladık biz kendi mahkemelerimizde. Dem karar demiydi, vakit gelmişti. Ya müebbede mahkum olacaktık sahte gülüşlerimizden sebep ya da beraat edecektik. Suni kahkahalarla ve gözyaşlarıyla kutlayacaktık kararı.

Ve nedense, nedense değil aslında, sanırım korkudan, kararı açıklamayı reddetti kendi mahkemelerimizin daimi yargıçları.

Mahkemenin ardından biz yine girdik kol kola. Gülücüklerimiz, ne ilginçtir ki(!), yine sahteydi.

Ve yine yanlış anlaşıyorduk biz. Yanlış manlış anlaşıyorduk biz, kör topal gidiyorduk. Yanlışlar içinde yüzüyorduk.

Siz beni yanlış anlamıştınız, ben sizi.
Her şey karşılıklıydı…

yok'la'ma!