Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2007 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yerden Yüksek

Söz bitti belki, yüzüm silindi, kırıldı aynam. Ama yeni başlıyor onun hikâyesi. Gözleri heyecan dolu, bilmediğinden ürkerken, merakla yaklaşıyor aynı zamanda ona, her neyse. Eline alıyor, içine bakıyor, kokluyor bazen; bazen tadına bakıyor dilinin ucuyla. Ama hep heyecanlı, hep anlatıyor. Ellerini kullanıyor bazen, bazen göz kapaklarını, kirpiklerini. Bazense, sadece üzerine basa basa diline getirdiği “r”lerini kullanıyor beni kendisine kilitlemek için. Hep konuşuyor, hep yetişmeye çalışıyor bir yerlere. Bir ev arzuluyor sıklıkla, evde olma hissi ona güven veriyor belli ki. Ve diğerleri gibi sıkılmıyor ona güven veren bir şeyi başkalarına söylemekten. Korkmuyor deşifre olmaktan, çekinmiyor bilinmekten. Oyunlar oynuyor kendince, yerlerde, yerden yükseklerde. Kahkahaları, güven kokan evin duvarlarına çarpıp çarpıp geri geliyor, büyüyerek daha da. Susuyor sonra, anlaşılabilecek her manada susuyor. Önce bir bardak, ardından elma suyu değiyor dudaklarına. Sudan daha çok sevdiğini söylüyor…

Yalnızlığın Çan Sesleri...

“Karanlık, soğuk, alabildiğine geniş ama şimdi ıssız”dı zaman. Zaman siyah etekli, zarif bir kadındı. Bir beyaz ışık inerdi bazen yer yüzüne; zaman aydınlanırdı. Korkusuzdu, acımasızdı zaman; giderdi. Farklı kimliklerde, farklı bedenlerde işlerdi hayatı; çeker giderdi. Giderdi o ışığın indiği yere.


Sonbahar… Yollar ıslak…
Soğuk kış günlerinden selam getiren rüzgâr kapıda.

Bir kadın…
Bugüne dek yaşanmış tüm sonbaharların yorgunluğunu, kırgınlığını taşıyan; gözleri deniz, elleri çöl bir kadın…

Camlarda yaşlı gözleri var. Gözleri hep camlarda. Camları sever kadın. Yıllardır arayıp da bulamadığı mutluluğu arıyor hâlâ. Camlarda gözleri. Özlemiş belli; gidenleri, kalanları, yok olanları, hiç olmayanları özlemiş. Sesi yok kadının; adı yok. Bir çığlık o ömründe arda kalan.

Bazen çıkar odasından. Kadın kokan o karanlık odadan. İner merdivenlerden, çıkar kapıdan. Fazla uzağa gitmez; gidemez kadın. Bakar son bir kez kapıdan. Çarpar kapıyı, ağlar.

Yaşanmışlıkların ayak sesleri gelir küçük odadan…

Siz Beni Yanlış Anladınız...

Siz beni yanlış anladınız, ben sizi. Daha ilk günden “Her şey karşılıklı.” demiştiniz, işte oluyordu her şey karşılıklı. Yanlış anlaşıyorduk bir güzel. O kadar bardağın dolu yanını görmeye şartlanmıştık ki, “anlaşamıyoruz” diyemiyorduk bir türlü, varmıyordu dilimiz. Bunun yerine, sesi daha ılık olanı seçiyor, “yanlış anlaşıyoruz” diyorduk; bir de sahte gülücük iliştirip sonuna…

Zamanlar geçti, sahte gülücüklerimizden dolayı yargılanmaya başladık biz kendi mahkemelerimizde. Dem karar demiydi, vakit gelmişti. Ya müebbede mahkum olacaktık sahte gülüşlerimizden sebep ya da beraat edecektik. Suni kahkahalarla ve gözyaşlarıyla kutlayacaktık kararı.

Ve nedense, nedense değil aslında, sanırım korkudan, kararı açıklamayı reddetti kendi mahkemelerimizin daimi yargıçları.

Mahkemenin ardından biz yine girdik kol kola. Gülücüklerimiz, ne ilginçtir ki(!), yine sahteydi.

Ve yine yanlış anlaşıyorduk biz. Yanlış manlış anlaşıyorduk biz, kör topal gidiyorduk. Yanlışlar içinde yüzüyorduk.

Siz beni yanl…