29.3.07

Adı Yok Dergisi...


Adı Yok bir gençlik edebiyat dergisi...

11 yıldır yayın hayatına devam eden, üniversite ve lise öğrencilerinden oluşan kadrosu ile amatör yazarlarla sayfalarını paylaşan bir dergi...

Eğer şu anda bu satırları okuyan gözler de yazıyor, ya da etrafında eli kalem tutan bedenler görüyorsa inceleyin derim Adı Yok'u..

Adı Yok yeni yazılar, yeni yazarlar bekliyor...

Hasan'ın Rüyası


Hasan, rüyalar görüp gördüğü her rüyayı unutan bir adam. Hasan, rüyalarında gülümseyip uyandı mı güne küsen bir adam.

İki çocuğu var; biri kız, biri erkek. Erkek evlat askerde, adı Murat. Kızıysa bebeğiyle bir beden Nuran, üç ay var daha bebeğinin çığlığına. Nuran kocasız, kocalı da kocasızlardan. Bir meyhane dönüşü, dönüşlerin en kadersizi olmuş Nuran’ın kocası için.

Nuran’ın kocası ölmüş, bir dört tekerli çarpınca. Öyle hemen de değil, bir kaldırımda kalmış, nefes alıp verirmiş önce. Sonra insaflı bir taksici almış arabasına ama Nuranı’ın kocası alamamış bir nefes daha. Varamadan hastaneye ölmüş. Ölmüş de umutları da beraberinde götürmüş otuzunda, cebinde yüklüce bir para. Nuran’sa yirmi yedisinde bir kadın, bebeğiyle bir beden, üç ay sonra ana. Hasan evli; yani barakalı demek daha uygun aslında. Hasan evli ama, yalan da değil hani, karısı başka bir evde bir hastanın baş ucunda. Para kazanmak tek gayesi. Hastası son demlerinde ama umut kesilmez ya Allah’tan, Hasan’ın karısı duada; “Allah’ım, uzun et Muazzez Hanım’ın ömrünü; uzun et ki, ekmek girsin mutfağıma…”. Kimin yatağı kime merhem bilinmez işte böyle zamanlarda.

Hasan… Eli iş tutar; ormancılıktan balıkçılığa kadar çalışmadığı iş yok. Güler kendine bazen, “Be Hasan, bi’ genel müdür olamadın!” diye. Güler, gülmesi de geçer tez vakitte. Umutsuz da değil Hasan, bir tesbihi var elinde, oltu taşından, çeker de çeker, dualarını düşürmez dilinden.Bir rüya görür yine Hasan bir gece. Yanında değildir karısı, Muazzez Hanım’ın durumu ağırdır çünkü. Kızıysa uyur ön odadaki kanepede, içinde de uyur bebeği. Murat’sa kim bilir kaçıncı nöbetinde doğacak günün.

Nuran’ın kocası “Baba!” der, girer bir kere rüyasına Hasan’ın; “Ben hata ettim baba.”. İçi fena olur Hasan’ın bir itiraf başlangıcında. “İçtim baba, her gece Emin’in meyhanesinde borca içtim, gebe karımın kursağından kesip. O gece de içtim baba, kadehler kalktı kalktı indi masaya, bir bir. Ve ben doğacak çocuğumu verdim masamdaki adama. Geldi, ‘Garanti altına alacağım hayatınızı.’ dedi. ‘Ama benim karım kalamıyor gebe, bebeğini ver bana, olsun yuvamın gülü. Sen de karınla yaşa bahçemdeki müştemilatta.’. ‘Tamam’ dedim baba, ‘karım doğursun, o görmeden senindir bebek.’”.İçi cız etti Hasan’ın, ateş düştü yüreğine. Döndü uykusunda sağdan sola. “Ben bir hata ettim baba.”. Son sözü oldu Nuran’ın kocasının. Nuran’sa koltukta feryatta, “Baba! Gel yanıma!”. Kalktı yataktan Hasan, durdu bir an. Rüyasını anımsar gibi oldu, koştu sonra kızının sesine. Nuran’ın bebeği hayata asılmada. Hasan çaresiz, çıktı sokaklara. Sesi “imdat!” diye bağırırken, soluğu tıkanmada. Nuran’sa “Baba!” diye çığlık atar, ana olmasına on kala.

Aynı gecenin ikinci çığlığı gelir Muazzez Hanım’ın evinden. Hasan’ın karısı uyanır uykusundan, Muazzez Hanım’ın ilacını alır baş ucundan, yatağına doğru uzanır Muazzez Hanım’ın. Muazzez Hanım’ın elleri buzdan, nefesi kesik, gözleri kapalı… “Beyim, hanımım!” diye feryad eder sesi Hasan’ın karısının. Muazzez Hanım en tatlı uykusuna yol almada…Hasan aynı sokakta, etrafında kalabalıklar. İnsanlar Nuran’ı doktora yetiştirme çabasında. Telaş diz boyu, bebe sabırsız ilk nefes için. Tutulur hastane yolu. Tutulur da, Nuran da kapılır bir korkuya. Ağlar, iki gözü iki çeşme. Varırlar hastaneye, indirirler Nuran’ı arabadan. Doğum haneye girer Nuran, girer de duyulmaz bir çığlık daha. Doktor çıkar ter içinde yüzü, eliyse kan. “Olmadı” der, “kurtaramadık bebeği.”.

Ağlar Nuran isyanından. İsyanından bir tek ağlar Nuran. Nuran ağladıkça ağlara dolanır içi dışı.Dolanır durur Hasan, çaresiz. Elinde oltu taşından tesbih, gözlerinde yaşlar sicimden bozma. Haberi alan Hasan’ın karısı girer hastane kapısından, karşısında Hasan.

Olmadı der Hasan, kaybettik.

Olmadı der Hasan’ın karısı, kurtulamadık.

Nuran, analığını kaybeder doğum hanede. Murat’ın dönüşüne kalmış on dokuz gün. Muazzez Hanım’ın canı uçmuş kanatlanıp. Kalmış bir başına Hasan, bir de karısı.

Hasan, rüyalar görüp gördüğü rüyaları unutan bir adam. Hasan, hayalleri gerçek olmaya yüz tutan ama hayallerinden de korkan bir adam. Hasan, bir o rüyasını hatırlar şimdi; bir gece yarısı, masada kadehlerle Nuran’ın kocası, tek onu hatırlar.

Hasan, hayal kurmaz artık, ruhunda gidenlerin sancısı, avucunda kalanlarla kavrulma tasası…

25.3.07

Özüm de benden, közüm de...


Doğum sancısıyla uyandı bir şubat öğle sonrası. Gözyaşı sanıyordu yanaklarından dökülen damlacıkları, oysa göz kapakları terliyordu. Geride bıraktığı günler, gerçekliğinde bıraktığı yarıklar birlik olup rüyasını istila etmişlerdi bu gece. Kaybolduğu sokaklar, ceplerinde müebbetlik suçlar taşıyan adamlarla göz göze gelmeleri, o çok sevdiği caddenin kesilen ağaçlarını ve o ağaçları kesilene dek fark edemeyişine yanmaları, bu öğle sonrası göz kapaklarını terletiyordu.

Ne yapacağını bilmez bir halde kalktı uyuduğu yatağından, neden kalktığını da bilmedi. Yatakta uyuyan adama baktı; güneş karanlığı sildikçe gökyüzünden, sanki siliniyordu yastıktan adam. Umursamadı; ne sinsice yok olan varlığını, ne de yokluğunun getireceklerini. “Var oldu da ne oldu?!” dedi iç sesi, içine ses oldu dili, damağı; çıktı odadan.

En sevdikleri yanı başındaydı kendini koltuğa bıraktığında. Çakmağı, kalemi, yeni aldığı defteri. Sancısı sıklaşıyordu. Canı acıyordu, kalemine uzandı eli. Yüzünü ekşitip vazgeçti. Bir daha yokladı sancı içini, dışını, odanın camını kapladı.

“Siz insanlar; yaşamayı asla öğrenemeyeceksiniz. Bunca zaman şu yerküre nasıl olup da silkelenmedi, atmadı üstünden sizi…” dedi biri, kim bilmedi. Takılıp duruyordu söze, sendeliyordu. Sancı çoğalıyordu. O, sözleri tekrarladıkça sancısı artıyor, sancıdan zevk alıyordu.

Elini attı kaleme yeniden, “İnsan” yazdı kağıda. “Ne olduğunu biliyor musun? Neden nefes dediğin şey içinde, göğüs kafesin kalkıp iniyor sana sormadan?” kalem yazıyordu… “Gözünün gördüğünün ardında ne var? Çiçeğin kokusunun ruhuna saldığı ne? Adı var mı yaşadığın hayatın? Tadına baktın mı deniz suyunun hiç?” sorular, sorular… Kalem çağlıyordu. Sancısı çoğalıyor, içini yırtıyordu. Doğum yaklaşıyordu.

İnsanım. Özüm de benden, közüm de. Külüm de benden, nihayet. Yanıyorum bir aşk uğruna. Deliyim ben, divane ya da. Kimim bilmem; birilerine göre et parçası, kimilerine göre Yaradan’dan zerreyim. Soluğum vuslatı arzular, her ciğerime varışında, yeniden.
Gözüm görür; rengarenk ışıklar, kara yüzler, yüksek binalar… Dokunamasam da bilir ruhum evrenin benden olduğunu. Adı yok yaşadığım hayatın. Yaşıyorum anladığımca ve biliyorum deniz suyunun tadını.

Cevaplar dökülmüştü kaleminden. Kan ter içindeydi yine. Göz kapakları terliyordu. Kaleminden akıyordu teninin tuzu. Yastığındaki adam silinmişti, kokusu kalmıştı geride. Açtı odanın camlarını, baktı mavi göğe. İçine çekti Şubat’ı. Yükselen göğüs kafesine gitti fikri, aklında kağıda doğurduğu tümceler.

Doğum sancısı susmuştu, doğan doğmuştu. Bir şubat öğle sonrası aradığını bulmuştu.

21.3.07

Pazar Sabahlarında Hayatı İrdeleme Seansları


Doğan her günün umut dolu ışığı sen daha uyurken çalıyor kapını. Duyup uyanman zaman alıyor. Uyanamıyorsun yorgunluğundan, gecelerin karanlığından bir türlü. Açıyorsun gözlerini yatağında, bembeyaz tavana bakarak. Günün ilk sahnesi: tavana beyaz soğukluğunda bir merhaba!

Ayakların çıplak basıyorsun ilk defa yere. İlk dokunuş: beyaz kadar soğuk. Kapı çalıyor; duymuyorsun. Yüzünü yıkamaya gidiyorsun, ürperiyor tenin. Suyun buz gibi olduğunu düşünüp mutfağa yöneliyorsun. “üşürüm yıkarsam yüzümü, daha sonra yıkarım.” diyorsun. Yıkarsın!
Dolabı açıyorsun; elmalar görüyorsun, kıpkırmızı elmalar. Canın çekiyor. “ama daha yeni kalktım, ne elması?” diyor, canının çektiğiyle kalıyorsun. Olsun, yersin sonra. Yersin!

Odana gidiyorsun yeniden, ayakların donuyor. Bir kitap alıp atıyorsun kendini koltuğa. Ayaklarını altına alıyorsun; soğuk ayakların. Kitabı açıp okumaya başlıyorsun. Kapı kırılacak neredeyse, duymuyorsun. Duysan da kalkmazsın; biliyorum. Okumaya başlıyorsun, göz gezdiriyorsun, her neyse…

Kitapta yazanlardan mı, yoksa o anlık dalgınlıklardan faydalanıp görünen ‘irdeleme seansları’ndan mı bilinmez, ne yaptığını soruyorsun kendine; bugüne dek ne yaptığını…
Şairin dediği gibi “işten atılma korkusuyla işe giremeyenler”den, suyun soğuğunun yüreğindeki ateşi söndüreceğinden korkanlardan, ‘sabah elmaları’ ile arası iyi olmayanlardansın. Faydasını ya da zararını bilmeden.

Sen yeni fark ediyorsun bunu. Yaşadığın tüm yıllara, sana öğretmeye çalıştıklarına, bildiğin,duyduğun tüm seslere inat; büyük bir saygısızlıkla! Ertelemelerle dolu şu koca hayatı nasıl olup da yaşayamadığına şaşıyorsun. Yarının senin olmadığını, hatta kimin olduğunu bile bilmediğini öğreniyorsun. Yeni yeni keşfediyorsun kendini bir Pazar sabahı.

Kalkıyorsun oturduğun koltuktan, ayaklarına mor çoraplarını giyiyorsun, yıkıyorsun yüzünü o soğuk suyla. Elmana koca bir diş geçiriyorsun. Ve tüm yapamadıklarına inat gidiyorsun odana. Beyaz tavana bakıp gülümseyen yüzünle sıcak bir bakış fırlatıyorsun.

Ama bir bakıyorsun ki tavan gülmüyor sana. Elmandan kurt çıkıyor. Mor çorapların hiç ısıtmamıştı seni bugün daha bir ısıtmıyor. Suyun soğuğu yüzünde hâlâ ve kulağında çalan kapının sesi. Ses donuk, ses yılgın. Emin olmadan açıyorsun kapıyı. Hiçbir şey yok kapıda . kalıyorsun kapıda. Nedenini bilmiyorsun. Sana öyle geldiğini, kapının çalmadığını söylüyorsun kendine. Aynı “sen” oluyorsun! Sen öyle sanıyorsun, kalıyorsun kapıda…

20.3.07


Köprü varmış Topkapı'ya, bir İstanbul gecesi..
fotoğraf: aslı aker

18.3.07

Shakespeare'den Ruha Dokunan Düşünceler




Bir kitap doğdu…

Elimin kalemi kavramayı öğrendiği günden bu yana bir tutku yazmak benim için; keza okumak da gözlerimin işlevini anladığım günden beri bir tutku. Edebiyat ise tutkularıma dokunmama vesile olan bir zemin oldu.

Yazmak, yazmak, yazmak… Yazdıkça, bir önce yazılandan uzaklaşmak, yeni ve daha iyi olana varmak… Denemek, sıkılmak, bırakmak… Geri dönmek, yılmamayı, bazen kendinle, bazen kaleminle savaşmayı öğrenmek… Ve nihayetinde, yine yazmak, yeniden yazmak… Yaptığım buydu şimdiye dek.


Elinizdeki kitap bahsettiğim bütün okumaların, yazmaların ürünü.
Projeyi hayata geçirebilmek için atılan adımlar…
Hiçbir hazırlığa benzemeyen hazırlanmalar başladı. Bir süreç bu; yorucu ama bir o kadar da keyifli bir süreç. Bir kitaba hazırlanmak, bir kitabı oluşturmak…

Öncelikle nerede olduğumu tespit etmeliydim. Genç bir kalemin, çağının ve kendisinden sonraki tüm zamanların en büyük oyun yazarına nereden baktığı, ne gördüğü idi temel hareket noktam; lise yıllarında Shakespeare ile tanışan, oyunlarını okuyan, eserlerinde rol alan, diliyle yoğrulan bir yazarın gördüklerini aktarmaktı.

Onlarca eser arasından seçimler yaparak William Shakespeare’in on üç tiyatro oyunu ve soneleriyle yola çıktım. Üç aya yakın süren çalışmalar esnasında yazar üzerine yazılan kitapları, görüşleri, eleştirileri de okumayı ihmal etmedim.

Nihayetinde Shakespeare’in oyunlarında ve sonelerinde yarattığı karakterlerin dünyalarından, dillerinden ve tabi ki usta yazarın kendi dünyasından gelen insan kokan, hayatı ucundan kıyısından yakalayan ve ruhlara dokunan fikirleri, sözleri derlemeye çalıştım.
Günümüz insanının sıkıştırılmış, hatta olmayan sosyal hayatına bir yerlerden sızabilmeyi hedefledim. Tiyatro izlemeye vakti ya da gönlü olmayanlara, tiyatro metinleri okumaktan keyif almayanlara, sürekli zamansızlıktan yakınıp kitap okuyamayanlara; künyesinde kırkı aşkın eser bulunan bir yazarı, şairi anlatmak ve bunu genç bir gözle, dille aktarmak amacım oldu. Ayrıca her edebi sohbette adı mutlaka geçen Shakespeare’e dair bilmediğimiz, gözümüzden kaçan neler vardı, kim bilir… Biraz da onlara değinip yazarın iç dünyasını gözler önüne sermeye çalıştım. Gerçi zor oldu Shakespeare’in dünyasına girebilmek. Yarattığı yüzlerce karakterden biri oldu bazen, bazen hiçbiri. O nedenle sonelerinde daha kendisiydi yazar, dünyasına alıyordu okuyucuyu.

Ve sonuna yaklaştım günden güne. Omuzlarımda hissettiğim sorumluluk gün geçtikçe daha da yükleniyordu bedenime. Ama zevk alıyordum her şeyden önce; Shakespeare’i anlatmaktan, düşüncelerimi paylaşmaktan.

İçeride onunla birlikte onlarca hayat var, onlarca duygu, söz… İçeride insan, değişip geliştiğini sandığımız ama yüzyıllardır aynı kalan dünya var.

Işık girmeye başladı yavaş yavaş,aralık kapıdan.

Mevlana'dan Ruha Dokunan Düşünceler


Söz aydınlanırken…

Yazmak tutkusunun bir diğer durağında kalem, bir diğer yazma sevdasında. Gönlümü tatlandıran, içime tatmadığım ballar akıtıp beni yükselten, her dizede içime huzur salıp beni dingin uykulara yatıran ya da aksine sorgulamalara sürükleyen o…
Dünyanın şiirinin ardındaki destandı onun gördüğü, söylediği. İnsanın içindeki insana ulaşmaktı gayesi. Aşka giden, aşkla bezeli yolda, karşısına çıkan yolculara da anlattı aşkının büyüsünü, yüceliğini, hakikatini…
Mevlana…
İsmi kıtaları aşan bir derya o.
Varlık, oluş, dünya, insan ve daha nice konular hakkında insan olma duyarlılığı ve bilinciyle ile bir felsefe oluşturmuş bir şair, düşünür, mutasavvıf.
Mevlana’dan “ruha dokunan düşünceler” derlemek, içsel bir yolculuğa çıkıp kendimi keşfetme süreciydi benim için. İnsan, varlık, evren kesitleri üzerinde bir bilimsel araştırmaydı adeta bu çalışma. Çünkü her okuduğum cümle benim gözümde hayat buluyor, içimi dolduruyordu. Oturmayan taşlarımı yerine yerleştiriyor, gönlümün belki de hiç görmediği dünyalara kapılarını açıyordu, bir bir…
Mesnevi’yi okurken, kendimi benden önce hayatı tadan âlimlerin yanı başında buldum. Kimi zaman onlarla aynı sofrada oturup tasavvufu konuştum, düşündüm, sustum.
Aşk’ın özünü yaktım içimde, tutuşturdum Rubailerini okurken; aşk oldum.
İtiraf etmek gerekirse, kalemim vasıfsız kaldı bazen onun karşısında. Uzunca süre küstü kalem bana. Böyle olunca da okudum onu sadece, saatlerce, günlerce…
Kendime dönüp de kalemi elime aldığımdaysa ele geçirmişti beni o dil, o ahenk, aşk…
Eserlerine, onun aşkına âşık olup çıktım sonunda!

Mevlana’dan Ruha Dokunan Düşünceler, büyük düşünürün her sözcüğü insan izi eserlerinden derlendi. Zaman zaman aklımı başımdan alan, kimi zaman da gözlerimi açan o eserlerden…
Genç bir bakış açısı ve o genç zihnin Mevlana algılayışı ile, coşkulanmanıza olanak verip sizi göklerde bir sefere çıkaracak, diğer âlemler üzerine düşünürken anahtar olacak bir çalışma oldu elinizdeki kitap.
Kalem yazmaya devam ederken mürekkebin sayfaya bıraktığı izin, aslında benim aynadaki görüntümden hiçbir farkı olmadığını fark ettim. Ama o iz öyle bir iz ki, hem bendendi, hem de benim “inandığım”dan. Zaten kalemin elimdeki raksı da ondandı, mürekkebin sözü de…
İnsanın öncesi, şimdi’si ve sonrasının seyrine hazırsa yürekle göz, sayfalar söylemeye başladı bile aydınlanan bir söz…

“Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

yok'la'ma!